İNSANLIK, GÜZELLİKLERE DAHA YAKIN

GÜNÜMÜZ İNSANLIĞININ SORUNLARI GÖZÜMÜZÜ KORKUTMAMALI

 

İnsanların, tek yaratıcı olan Yüce Yaradan tarafından yaratıldığının delillerinden birisi de, insanların özelliklerinin ve sorunlarının –en azından bilinen tarihte- hiç değişmediğidir.

Kutsal kitaplarda, Hz. Âdem’in çocukları Habil ve Kabil arasındaki kavga ve sebepleri anlatılır. Bu anlatılanların bilimsel bir ispatı yok diyenler çıkabilir. Bu sebeple, biz de bilinen tarihteki yazılı eserlerden kısa örnekler vereceğiz.

ABD Cumhurbaşkanlığına, arka arkaya iki defa aday olan ve kaybeden Adlai Stevenson, aynı zamanda bilgili bir hatip idi. Nejat Muallimoğlu’nun aktardığına göre, muhtemelen 1955 yılında, Illionis Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunlarına bir konuşma yapması istenildiğinde, bizim konumuz açısından örnek olacak şu sözleri söyler. ‘Son günlerde Hıristiyan azizi Paul’un Karantiyalılar’a, onlardaki ahlâki yozlaşma hakkında söylediklerini bir defa daha okudum. Gerçekte günümüzdeki ahlâki yozlaşma hastalığının örneklerini çok daha önceki çağlarda da görüyoruz. Yaklaşık 4.700 sene önce, bir Asuri kitabesinde şu satırlar yazıldı: “Bu son günlerde dünyamız soysuzlaşmaya doğru kayıyor. Rüşvet ve yozlaşma her tarafta. Çocuklar ebeveynlerine itaat etmiyor. Herkes kitap yazmak istiyor. Ve öyle görünüyor ki, dünyanın sonu yaklaşmakta.”

Eğer yukarıdaki sözlerin kaynağını belirtmeden, kendi fikrimmiş gibi yazsa idim, okuyucularımın çoğunluğu, günümüzü anlatıyor diyebilirdi.  Demek ki, sorunlarımız hep aynı imiş.

Hitit kitabelerinde de, benzer serzenişler var. Onlar da, çocuklardan şikâyetçiler. Hitit kitabelerinde, ilaveten, fiyat artışlarıyla ilgili şikâyetler var. Benzer tartışmalar, bundan 2500 yıl önce, hem Antik Helen’de hem de Güney Asya’daki fikir akımları arasında da yapılmış.

Hıristiyanlığın yeni yayılmaya başladığı dönemdeki şikâyetlerin benzerleri, daha da şiddetli haliyle, Hıristiyanlığın en görkemli dönemlerinde de yaşanmış. Benzer şikâyetler, Müslümanlıkla ilgili olarak da yapılmış. Sahabelerden Ebu Zer’in, yine bir sahabe olan Halife Muaviye ile kavgaları güzel bir örnektir. Ayrıca benzer şikâyetleri, Yusuf Has Hacip’in 1069 da yazdığı Kutadgubilig adlı eserinde de görebiliyoruz.

Beyit 6458- Helalin adı kaldı, göreni yok; haram kapışıldı, doyanı yok.

Beyit 6466- Halktan vefa gitti, cefa kaldı; aranıldığında güvenilecek bir kimse kalmadı.

Yukarıdaki beyitler, Türklerin kitleler halinde Müslüman oldukları dönemde kaleme alınmış. Yani, Müslüman olmanın heyecanının halen hissedildiği bir ortamda ve İslâm’ın bin yıl bayraktarlığını yapmış Türkler arasındaki yaşanan olayların sonucunda yazılmış.

Türklerin en görkemli devletinin padişahı olan Muhteşem Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) dönemindeki bir olay, o dönemdeki insanlığın durumu hakkında bize bilgi verecek niteliktedir. Sultan Süleyman, 1534 yılında Bağdat’ı fethettiğinde, Türklerin meşhur divan şairi Fuzuli’yi tanıştırırlar. Padişah, Fuzuli’yi İstanbul’a davet eder ve Bağdat’tan ayrılır. Aradan bir süre geçtikten sonra Fuzuli, İstanbul’a padişahı görmeye gider. Ancak kimseye dert anlatamaz ve saraya alınmaz. Geri döner. Meşhur divanının başlangıcına şu beyti ekler: “Selam verdim, rüşvet değildir deyi almadılar.”

Daha önce yayınladığımız bazı yazılarımızda bahsettiğimiz, Cemel Vakası ve Sıffın Savaşlarının, Müslüman sahabeler arasında geçtiğini dikkate aldığımızda,  aslında günümüz insanlığının daha iyi durumda olduğunu görebiliriz.

Kitle iletişim ve ulaşım araçlarındaki hızlı gelişmeler, insanlık için çabalayan bizler için, güzel fırsatlar oluşturmaktadır. İnsanlardaki mal biriktirme hırsı ve dünya zevklerine tamah, dünya barışını korumamıza faydalı olabilir.

Tarihte güzel anılmak isteyen ve Yüce Yaradan’ın sevgisine mazhar olmayı hedefleyen şahısların oluşturabilecekleri güzel örnekler, insanlar için yol gösterici olabilir. Bilindiği gibi, insanlar tek kimlikli değiller. Hemen her insanın içerisinde, hem evliyalık hem de eşkıyalık vardır. Bunların hangisinin, insan davranışında etkili olacağı tam olarak bilinemez. Ama oluşturacağımız güzel örneklerle, insanlara yol göstererek, evliyalık tarafını etkili kılacak insanların sayıları artırılabilir.

Zaten de biz, insanların, yani kendimizin yapısını değiştiremeyiz. Bizim özelliklerimizi değiştirmek, sadece ve sadece Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Bizim yapabileceğimiz, insanları dürüstlüğe yönlendirecek güzel sistemler kurmak, güzel örnekler oluşturarak insanları ikna etmeye çalışmaktır. Böylece, güzelliklerin, üzüm salkımı gibi çoğalmasına vesile olmaya gayret etmektir. Gerisi, insanın kendisine ve insanın davranışlarına karşılık olarak, Yüce Yaradan’ın tavrına bağlıdır.

İnsanlığın geleceğiyle ilgili yapılacaklar, elbette ayrıntılara ihtiyaç duyar. Ayrıntılarla ilgili düşüncelerimi, bu sitede yayınladığım yaklaşık 600 civarındaki makalelerimin birçoğunda ifade ettim. İnşallah, bundan sonrasında da, değişik alanlarla ilgili olarak, çözüm konularındaki fikirlerimi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLIK, GÜZELLİKLERE DAHA YAKIN için yorumlar kapalı

NİETZCHE’NİN ‘ÜST İNSANI’ ÜZERİNE

NİETZCHE’NİN ‘ÜST İNSANI’ ÜZERİNE

 

Nietzche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı eserinde, üst insan olmanın yolunu şöyle tarif eder: “Merhamet, vicdan ve affetmek gibi insanın iç tiranları ile mücadele edin; güçsüzleri ezin, onların gövdelerinin üzerinden yükseklere uzanın. Çünkü sizler, yüksek bir türün çocuklarısınız, çünkü sizin idealiniz, üst insandır.”

Nietzche’nin ilham kaynağının, Darwin’in “Türlerin Kökeni ve Doğal Seçilim” adlı eserinin olduğunda fikir birliği vardır. Darwin, hayvanları inceleyerek, kendince bir görüş oluşturmaya çalışmıştır. Hayvanların hayatta kalma mücadelelerini kendince yorumlamıştır.

Darwin de, bizler de biliyoruz ki, hayvanlar acıktıklarında, hayatta kalmak için sadece karınlarını doyuracak kadar bir başka hayvanı avlarlar. Karınları tok iken, avladıkları hayvanın diğer arkadaşları yanlarından geçseler, dönüp bakmazlar. Hâlbuki Nietzche’nin üst insanı, tok iken daha tehlikelidir. Daha çok şeye sahip olmak için, Nietzche’nin bütün tavsiyelerini eksiksiz yerine getirmeye çalışır. Sadece bir insan gurubuna karşı değil, bunlarla bir ilgisi olmayan ama kendileri için engel gördükleri bütün insan ve guruplarına karşı merhametsizce ve vicdansızca davranmaktan çekinmezler.

Darwin de, bizler de biliyoruz ki, hayvanlar, hayatları tehdit altında iken tehlikelidirler. Bir aslan bile, bir insandan tehdit görmezse ve aç değilse, o insana durup dururken saldırmaz. Hâlbuki Nietzche’nin üst insanı, kendilerine karşı hiçbir tehdit yokken, bile saldırabilirler. Bazen daha meşhur olmak için, bazen “benim kim olduğumu anlasınlar” düşüncesiyle insanlar için tehdit oluştururlar.

Tarihe baktığımızda, bu durumun çok sayıda örneklerini görmekteyiz. Hem işlenen ferdi suçların hem de çıkarılan savaşların önemli bir bölümü, Nietzche’nin övdüğü, tok ve güçlü pozisyonda olup, kendisini üst insan zannedenler tarafından oluşturulmuştur.

Albert Camus’a göre insan, kendisi olmayı reddeden tek hayvandır. Bu açıdan konuya yaklaşılırsa, insanların içlerinde isyankârlık anlayışının olduğu görülür. Maddi refahı ve makamı artan insanların çoğu, ruhen tatminsiz bir duruma düşmektedir. Yani maddi standardı artan çoğu insanın, ruhi standardı düşmektedir. Ruhi standardı düşenlerde isyankârlık artmaktadır.

İsyankârlık duygusu, en çok Nietzche’nin üst insanında kendisini gösterir. Günlük geçim derdinde olan insan daha kanaatkârdır. Oysaki kendilerini ülkesinin en önemli insanı zanneden bazı siyasiler, “alkış hastası” ve “konuşma hastası” olduklarından, kendilerinin, dünyanın da en önemli kişisi olması gerektiğini düşünmeye başlarlar. Kendisini, yaşayan insanların en önemlisi olarak görmeye başlayan bir insan veya siyasi lider, bilinen tarihin en etkili kişisi olmayı düşünmeye başlar. Dolayısıyla, hangi konumda olurlarsa olsunlar hep isyankârdırlar.

Konumuna isyankâr olan bir insan, Nietzche’nin tavsiyelerini aynen uygulamakla kalmaz, ilaveler yapar. Sadece güçsüzleri ezmekle yetinmez. Güçlüleri de etkisiz hale getirmeye çalışır ki, kendi önü açılsın. Normal bir insan için söylenen “bükemediğin bileği öpeceksin” sözü, onun için geçersizdir. O, bükemediği bileğe karşı, her türlü hileye başvurarak, mücadele eder.

Kendisini en önemli adam olarak gören bir insan ve siyasi liderin, bükemediği bileğe karşı yapacağı birinci hamle, fitne çıkarmaktır. Hem kendi ülkesinin insanları arasında, hem de bükemedikleri insanlar arasında fitne çıkarmaya çalışırlar. “Çalışırlar” dediğime bakmayın, fitne çıkarmak, böylelerinin bildiği en iyi iştir. Çünkü mevcut konumlarına oluşturdukları fitneler sayesinde gelmişlerdir. Hem kendi astları arasında hem de rakipleri ve rakip ekipler arasında fitne çıkararak, aradan sıyrılmışlardır.

Bazen, “sureti haktan” görünürler. Yani, güçlülerle birlikte hareket ediyormuş gibi intiba oluştururlar. Bazen yalanlar uydurarak, karşılarındaki güçlü gurubun arasını bozmaya çalışırlar. Kendi konumlarına yakın gördükleri diğer insanları ve siyasi liderleri de rakip olarak değerlendirirler. Onlara da güvenmezler. Ama çok güveniyormuş gibi davranırlar. Bu davranışlar, onlar için çok kolaydır. Zaten fitne çıkarmak ve yalan, yaşamlarının bir parçası haline gelmiştir. Yüce Yaradan, böylelerini bize şöyle tanıtıyor:

Haşr 14: “Size hepsi toplanarak savaş yapamazlar, ancak müstahkem mevkilerde veya duvarlar, siperler arkasından yaparlar. Aralarında çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmez bir topluluk olmalarındandır.”

Ayette anlatılan topluluk, Allah’ı inkâr edenlerdir. Kendilerinin üst insan olduklarını zanneden, kendilerini ülkelerinin ve dünyanın en önemli insanı olarak gören insanların ve siyasilerin durumu, ayette anlatılanlardan daha kötüdür. Kendilerini üst insan zannedenlerin aralarındaki çekişme, daha şiddetlidir. Kalpleri daha dağınıktır. Hiç akıl erdirmezler.

Böylelerinin fitneleri; düşünen, karşılaştıkları konuları sorgulayıp araştırmadan karar vermeyen, kendilerine ilim gelmiş olan, birbirini kardeş gören ihlaslı insanlara etki yapmaz. Yeter ki, Allah’ın ipine sarılsınlar. Yüce Yaradan, bu konuda ihlaslı insanları rahatlatacak şekilde şöyle destek veriyor:

İsra Suresi 65: “Doğrusu benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin (şeytanın), hiçbir hâkimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.”

Allah indinde, kulları arasındaki fark, Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uyma becerisindedir. Nietzche’nin tanımladığı anlamda üst insan diye bir şey yoktur. Böyleleri, insanlık için tehlikeli, boş ve kibirli insanlardır.

Allah’ım, kibirlenmekten Sana sığınırız.

Allah’ım, Senin ihlaslı kullarından olabilmemiz ve insanlığa hizmet edebilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ve irade gücü ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | NİETZCHE’NİN ‘ÜST İNSANI’ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

PARA VE MAKAM, HER ŞEYDİR DİYENLERE

PARA VEYA MAKAM HER ŞEYDİR DİYENLER, BİR GÜN BUNLARA DAHA ÇOK SAHİP OLMAK İSTEYEN YAKINLARI TARAFINDAN HARCANIRLAR

 

(Not: Bu yazı Haziran 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

İnsanlar güçlü olmak için, para ve makam peşinde koşarlar. Bunları elde edebilmek için de, kimseye acımamak gerektiğini düşünürler. Kendilerine göre haklıdırlar. Çünkü kendilerinden daha zengin veya daha üst makamda olanlar, kendilerine acımamaktadırlar.

Böyleleri, hayvanlar âlemindeki mücadeleyi kendilerine örnek alırlar. Güçlü olan hayvanların, güçsüzlere acımadıklarını söylerler. “Doğanın kanunu böyle” derler.

Ama örnek aldıklarının, hayvanlar olduğunu hiç düşünmezler. Doğa kanunu dediklerini, yakından incelemezler. Hâlbuki Allah, her hayvana bir görev vermiştir. Hepsinin insanlar açısından faydalı bir işlevi vardır.

Bazı hayvanların diğerlerinden fazla çoğalmaları, tabiatın dengesini bozar. Bu sebeple Allah, hayvanlar âleminde böyle bir düzen kurmuştur. Yiyeceğini kendisi taşıyamayacak olanların dahi rızkını vermiştir.

Bu düzende, hiçbir hayvan zevk için veya kendisinin güçlü olduğunu göstermek için avını öldürmez. Karnı tok iken aynı av yanından geçse, ona dokunmaz. Avladığı hayvanı yiyip karnını doyurduktan sonra, kenara çekilir. Aynı avdan kalanları, diğer hayvan gurupları onun gözü önünde yerler. Hiçbirine “bunu ben avladım, siz dokunamazsınız” demez.

Bu açılardan bakılınca, insanların birçoğu, örnek aldıkları hayvanlardan daha bencil bir davranış sergilerler. Fakat düştükleri bu feci konumu hiç akıllarına getirmezler. Aksine, yaptıkları ufak-tefek iyilikleri abartarak, kendilerinin nasıl güzel bir insan olduklarını hayal ederler.

Henüz yolun başlarındakiler de, zirveye ulaşmak için acılara katlanmak gerektir diye düşünürler. Kendilerine yapılan haksızlıklara sabrederler. Kendilerini ezenlere katlanmayı sabretmek olarak algılarlar.

Hâlbuki sabır, katlanmak değildir. Aksine sabır, hayatın güçlüklerine göğüs germektir. Güce ulaşmak için ahlâkın kestirme yollarına başvurmak, zayıflığın işaretidir. Bu zayıflık, iki yöndendir.

Birincisi, insanın kendisi açısındandır. Mücadelenin en zor olanı olan nefsiyle mücadelede, kolay olanı seçmiştir. Yani zayıf tabiatlı olduğunu göstermiştir.

İkincisi, yaşadığı olayların doğası açısındandır. Kendisini ezenlere bir şey yapamayınca, o da kendinden daha güçsüzleri ezerek intikam aldığını düşünmüştür. ”Biz buralara kolay gelmedik” diyerek, kendinden güçsüzleri ezmeyi bir hak olarak görmüştür.

Hâlbuki ezmek için yaptığı her hareket, kendisine kin ve nefret olarak geri gelmiştir. Ama kendi kini ve nefreti, bunları görmesini engellemektedir. Kendi peşine taktığı her kin ve nefret, onun zayıflığıdır.

Zirveye çıktığında, dağın her tarafı kin ve nefretle kaplanmıştır. Zirvenin aşağısındakiler içerisinde, kendisi gibi hırslı çok sayıda insan mevcuttur. İşte ipini onlar çeker. İpinin çekildiğinin farkına bile varmaz. O, halen, çevresindekilerin dalkavukluklarını görmeden, onlara güvenmeyi sürdürmektedir.

Darbeler almaya başladığında, çevresine güveni azalır. Öyle ki, dünyada güvenilir bir insan kalmadığını düşünür. Bunu söylerken, kendisini güvenilir insan olarak tanımlar. Bunları Allah bize şöyle anlatır: A’raf Suresi 30: “Bir kısmına hidayet buyurdu, bir kısmına da sapıklık hak oldu; çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanı dost edindiler. Bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.”

Hâlbuki geçmişte yaşadıklarını bir düşünse çevresindeki insanları nasıl ezdiğini, onları nasıl korkuttuğunu, nasıl konuşturmayıp susturduğunu görecektir. Kendisinin onlardan daha güvenilmez tavırlar sergilediğini anlayacaktır. Ama düşünemez.

Çünkü Allah Kur’an’ı Keriminde Zumer Suresi 9. ayette: “……Ancak özü temiz olanlar (temiz akıllılar) düşünürler (anlarlar).” demektedir.

Allah’ım, kendilerine hayvanları örnek alan ve hayvanlardan daha kötü davranan kullarına merhamet et, onların kalplerini nurunla fetheyle, gönüllerini güzelliklere aç Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | PARA VE MAKAM, HER ŞEYDİR DİYENLERE için yorumlar kapalı

MİMARLIK VE İSLÂM ANLAYIŞLARI ARASINDAKİ BENZERLİK

MİMARLIK VE İSLÂM ANLAYIŞLARI ARASINDAKİ BENZERLİK

 

Bilindiği gibi, gerçek anlamıyla mimarlık, hem sanattır hem de tekniktir. İyi bir mimar, iki alanda da bilgi ve kabiliyet sahibi olmalıdır. Tek başına tekniği, yani binanın fonksiyonel olmasını hedefleyenler, binanın yapım bilgisinin dışına çıkamazlar. Dolayısıyla, estetiği olan bir eser oluşturamazlar. Eğer bir mimar, sadece sanatı hedeflerse, insanların işlerine yaramayan bir eser oluşturmaktan ileri gidemez. Demek ki, daha başarılı bir mimar olabilmek için, sanat ile tekniği birleştirmeleri gerekmektedir. Veya sanat ile tekniği birlikte işleyecek bir ekip olarak çalışmalıdırlar.

Avrupa’nın en meşhur mimarları, Rönesans dönemindeki mimarlardır. Rönesans döneminin mimarları, daha çok, sanatçılar arasından çıkmıştır. Bu dönemdeki ressam veya heykeltıraşların arasından, fonksiyonelliği de dikkate alanlar, mimarlıkta başarılı olmuşlardır. Bu durumun tersi de olmuştur. Pozitif bilimle uğraşırken başarılı bir mimar olanlara en güzel örnek, İngiliz Christopher Wren’dir. Wren, en büyük İngiliz mimar olarak kabul edilmesine rağmen, ilk mesleği matematiktir. Osmanlı Türklerinin en meşhur mimarı, Mimar Sinan’dır. Sinan’ın ilk mesleği, dülgerlik, yani ahşap işlemeciliği ve oymacılığıdır. Daha sonra, gemi yapımında çalışmıştır. Ordu ile seferlere çıktığında, gittiği yerlerdeki mimari eserleri inceleyerek, teknik alandaki bilgisini geliştirmiştir.

Mimarlıktaki sanat ve teknik ikiliği gibi, İslâm’da, beden ve ruh şeklinde ikilik kendisini gösterir. Beden fonksiyoneldir. İnsanların işlerine yarayacak maddi fonksiyonları gerçekleştirir. Ruh ise, işin, zarafet, incelik ve sanat kısmıdır. İslâm’daki ikiliğe bir başka açıdan baktığımızda, hem düşünce hem de hayat tarzı olduğunu görürüz.

Yukarıda ifade ettiğimiz İslâm’daki bu anlayış, mimari alanda güzel eserler verilmesinde etkili olmuş olabilir. Bilhassa, Müslümanlığı kabulden sonra Türk mimarisinin başarısında, bu ikili anlayışın daha fazla tesirinin olması ihtimali kuvvetlidir. Bilindiği gibi, günümüze kadar ayakta kalmış İslâm kaynaklı mimari eserler içerisinden, bütün Türk devletlerinin yaptığı eserleri çıkarırsak, geriye önemli bir şey kalmaz.

Bu konudaki düşüncelerimi, Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımın “Türklerde Bilim, Sanat ve Mimarlık” adlı bölümünde paylaşmıştım. Bu bölümde, Türklerin, sadece Anadolu ve Balkanlarda yaptığı eserleri ele almadık. Orta Asya, Ortadoğu, Mısır gibi bölgelerde verdikleri eserlerden de örnekler sunmuştuk. Türklerin, gittikleri her bölgede meydana getirdikleri eserlerinin, görsel olarak ve fonksiyonel açıdan birbirinden farklı olduğunu belirtmiştik. Verdiğimiz bu örneklerin bir kısmını, diğer devletlerin ortaya koydukları eserlerle karşılaştırmaya çalıştık. Bu karşılaştırmaları, hem fonksiyonellik hem de sanatsal bakış açısından ifa ettik. Böylece Müslüman Türklerin mimari eserlerinin hem fonksiyonel hem de görsel açıdan insanlar hitap etme hususunda, çağdaşlarından daha başarılı olduğunu gözler önüne sermiştik.

Müslüman Türklerin mimari eserlerinin, diğer İslâm eserlerine göre daha başarılı olmasının sebepleri, sadece maddi güç ile açıklanamaz. Benzer maddi güç, diğer İslâm devletlerinin bazılarında da olmuştur. Dolayısıyla, sebepleri, Türklerin o dönemlerdeki düşünce yapılarında aramak gerekir. Genel kabul gören bir anlayışa göre Türkler, hem analitik hem de mistik düşünmekteydiler. Günümüz biliminin açıklamasına göre, beynin sağ ve sol loblarını birlikte kullanma, Türklerde daha yaygındı. Bilindiği gibi, Avrupalılar, ağırlıklı olarak analitik düşünürler. Doğulu milletler ise, ağırlıklı olarak mistik düşünürler. Muhtemeldir ki, Türkler, coğrafi olarak, doğu ve batı arasında hareketli oldukları ve iki tarafla da temasları oldukları için böyle bir farklılaşma olmuştur.

Demek ki, yaşadıkları şartlar gereği olarak, Türkler, mistik ve analitik düşünceyi bir arada değerlendirerek, birleştirmeye çalışmışlardır. Müslüman Türklerin mimari eserlerini, genel olarak incelediğimizde, eserlerin çoğunda, fonksiyonelliğin ve insanlara mesaj verme eğiliminin daha ağır bastığını gözlemlemekteyiz. Örneğin, Kiliseler, daha çok mistik bir yapıdadır. Camiler ise, daha çok fonksiyoneldir. Diğer bir anlatımla, Cami, insana yöneliktir. Kilise ise, daha çok Tanrı’ya yönelikmiş gibidir.

Bu durum, İslâm anlayışı ile uyuşmaktadır. İslâm, bir düşünce tarzı olmakla birlikte, daha ziyade bir hayat tarzıdır. Bilindiği gibi, İslâm’ın Mekke’deki hali, mistisizm ağırlıklıdır. Medine’de ise, siyaset ve devlet yönetimi eklenmiştir. Tarihi olaylara baktığımızda, devlet yönetiminin, Türklerin asıl işleri olduğunu görürüz. Müslümanlığı kabul eden Türkler, bu kabiliyetlerine mistisizmi eklemişlerdir. Yahya Kemal Beyatlı’nın ifadesine göre, Türk’ün kahramanlığı, İslâm’ın sonsuzluk duygusu ile birleşerek daha bir anlamlanmıştır.

İslâm, hem ilham hem tecrübedir. Konuya bu açıdan yaklaşınca, Fransız Türkolog Jean Paul Roux’nun Türkler hakkındaki kanaatleri dikkati çekmektedir. İki bin yıllık Türk tarihini inceleyen Roux, şöyle demektedir: “Türkler, çevrelerinden aldıklarını, kendi inançlarıyla birleştirerek, onları geliştirip, daha ileriye taşıdılar.”

Son iki bin yıl içerisinde, bilinen dünyanın önemli bir bölümüne dağılarak, gittikleri yerleri vatan yapıp, yaşamlarını sürdüren tek millet olmaları, Türklere böyle bir avantaj sağlamış olabilir. Türkler, vardıkları yerlerdeki sanatkârları ve yöneticileri kendi hedefleri doğrultusunda değerlendirmişlerdir. Bazen, yönettikleri insanların ilhamlarını kendi tecrübeleriyle birleştirmişler, bazen, kendi ilhamlarını onların tecrübeleriyle mecz etmişler. Sonuçta ortaya, hem işe yarayan hem de görsel yönü olan eserler çıkarmışlardır. Konuya yönetim açısından baktığımızda ise, ortaya, farklı kökenden gelen halkların bir arada huzur içerisinde yaşadıkları bir uygarlık anlayışı çıkmıştır.

Avrupalıların, keşiflerden sonra zenginleşmelerine karşılık, Türklerin giderek fakirleşmeleri, onların güzel mimari eserler vermelerinin önünü kesmiştir. Ancak, her türlü aleyhte şartlara rağmen, devletin ayakta kalmasının sebeplerinden birisi İslâm’daki beden ve ruh ayrımının hayata uygulanmasıdır. Bu uygulama, mistik ve analitik düşüncenin birlikte kullanılmasına vesile olmuştur.

Günümüz insanlığının da, ortak uygarlık için, ihtiyacı olan anlayış budur. Gün içerisinde karşılaştığımız herhangi bir meseleye, hem analitik hem de mistik bakış açısıyla, aynı anda yaklaşıldığı sürece, insanlık daha huzurlu olacaktır.

Genel kategorisine gönderildi | MİMARLIK VE İSLÂM ANLAYIŞLARI ARASINDAKİ BENZERLİK için yorumlar kapalı

ŞEYTANIN VESVESELERİNDEN KORUNMA YOLLARI ÜZERİNE

ŞEYTANIN VESVESELERİNDEN KORUNMA YOLLARI ÜZERİNE

 

Bu sitede şeytan hususunda iki ayrı makale yayınlamıştık. İlk makalemiz, “İslâm’da Şeytan Konusu” hakkında idi. Bu yazımızda, şeytanın neden insanlara musallat olduğu konusunda Kur’an ayetlerinden istifade ederek, fikirlerimizi ifade etmiştik. Yüce Yaradan’ın, meleklerden sonra yarattığını, meleklerden de, insanlara saygı göstermelerini istediğini görmüştük. Aslında bir melek olan şeytanın, Yüce Yaradan’ın bu isteğine karşı çıkmasıyla gelişen olaylar sonucu, insanlar ile şeytan birbirlerine düşman konuma gelmişti.

Birbirine düşman olan bu iki gurubun çatışmasında, Yüce Yaradan –bu makalemizde verdiğimiz Kur’an ayetlerinden anlaşıldığına göre- taraf olmamıştır. Her iki tarafa da özgürlük vermiştir. Ancak, insanlara karşı rahmetinden dolayı, her fırsatta insanları uyarmıştır. Fakat insanları, şeytana karşı koruma altına almamıştır. Yüce Yaradan, yine de insanlara şeytandan korunmanın yollarını göstermiştir. Şeytan ve şürekâsına karşı, özgür iradeleriyle ve ciddiyetle mücadele eden insanlara ise, Allah, rahmetiyle muamele etmiştir. Dolayısıyla böyle insanları lütfuyla korumuştur.

Bu sitede şeytan konusunda yayınladığımız bir diğer makalemiz “Şeytan, Hayatı Anlamlandıran Olgudur” şeklindeydi. Bu yazımızda şu fikre varmıştık:

“Eğer şeytan olmasaydı, insanlar, melek gibi olurlardı. Bu durumda, hem insanın hem de kâinatın yaratılmasındaki anlam çok değişirdi. Hattâ Yüce Yaradan’ın, Kur’an’da bahsedilen isim ve sıfatlarının bazısı anlamsızlaşırdı. Dolayısıyla Allah’ın mutlak kemali ve güzelliği tam olarak tecelli etmemiş olurdu ve bu durum Yüce Yaradan’ın hikmetine uygun düşmezdi.

Demek ki, insanın tamamen masum olması, yaratılış maksadına da uymuyor. Hattâ şeytanın olmaması, ahiret hayatının da varlığının anlamını düşürüyor. Cennet ve cehennemin anlamı kalmıyor.”

Şeytan, hayatımıza anlam kattığına göre, şeytanla mücadelemizin de, bu hayatta yapabileceğimiz en anlamlı işlerden olacağı açıktır. Bu mücadeleden galip çıkabilirsek, hem şimdi yaşadığımız hayatı anlamlandırmış oluruz, hem de ahiret hayatımızda huzuru bulma ihtimalimiz artar.

Peki, insan olarak bizler, Nisa Suresi 28inci ayetteki ifadeyle, zayıf yaratıldığımıza göre, şeytanla mücadele ederken nasıl bir yol takip etmeliyiz? Öncelikle moralimizi bozmamalıyız. Çünkü Nisa Suresi 76ıncı ayetiyle Yüce Yaradan, bizlere bildirdiğine göre, şeytanın hileleri de zayıftır.

Eğer bizler, yani şeytana karşı mücadele ederek, hem hayatımızı anlamlandırmak hem de ahirete umutla bakmak isteyenler, birlikte çabalarsak, şeytanın zayıf hileleri etkisiz kalır. Şeytanın elindeki en önemli silâh, insanlara vesvese vermektir. Bir diğer silâh ise, bizlerin şükredenlerden olmamızı engellemektir. Bunun için, bize, içi boş vaatlerde bulunur. Bizleri, İsra Suresi 64üncü ayette anlatıldığı gibi, aldatmaktan başka bir vaatte bulunmaz.

İnsan, kendi başına, şeytan ile mücadelesinde başarılı olamayabilir. Ancak başarma yolunda, önce, kendimiz mücadeleyi başlatmalıyız. Sonra, Yüce Yaradan’dan, bize verdiği zihin açıklığını, irade gücünü, mücadele azmini artırmasını niyaz etmeliyiz. Sabır ve sebat vermesi için dua etmeliyiz. Daha sonra, aynı yapıdaki kardeşlerimizle samimi bir şekilde görüşmeliyiz. İçten pazarlıklı davranmamalıyız. Çünkü kardeşlerimiz bilmese bile, Yüce Yaradan her düşüncemizi ve yaptığımızı biliyor. Eğer biz, içten pazarlıklı davranırsak, Yüce Yaradan, şeytanla mücadelemizde, bize olan lütfunu ve rahmetini keser, bizi şeytanla başbaşa bırakır.

Eğer bizlere, içimizden bazılarına karşı, onlardan umulmayacak tipte yanlış bilgiler verilirse, bu fikirlere itibar etmemeliyiz. Hiç vakit kaybetmeden, içimizdeki vesvesenin gerçeğini öğrenmek için gayret etmeliyiz. Gerçek hakkında şüpheye düşersek, kendi kendimize düşünerek sorgulamalıyız. Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl, vicdan ve iradeyi kullanmaya gayret etmeliyiz. İçimize düşen vesvesenin sonuçlarından sonraki adımlarının neler olabileceğine dair akıl yürütmeliyiz. Bu akıl yürütmeler sonunda, hem kendimizin hem de birlikte olduğumuz insanların faydasına olacağına inandığımız işleri yapmalıyız. Yine de kararsız kalırsak, kardeşlerimize danışmaktan çekinmemeliyiz.

Bu hususta Nisa Suresi 83üncü ayet bize yol göstermektedir: “Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.”

Bizlerin sergilediğimiz birlikteliğimize rağmen, içimizden şeytanın vesvesesine yenilenler çıkabilir. Bu duruma düşenlerin cezasını, Yüce Yaradan şöyle aktarıyor:

İsra Suresi 63: Allah buyurdu ki: “Haydi git! Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki, cezanız cehennemdir, hem de mükemmel bir ceza. “.

Ayete göre, şeytan da ceza alıyor. Aslında, şeytan, Araf Suresi 13üncü ayete göre, verilecek cezayı baştan kabul etmiş durumda. 13: (Allah) buyurdu: “Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.”

Demek oluyor ki, şeytan zaten ceza alacak. Bu durumda, şeytanın yaptığı şey, yanına yoldaş bulmaya çalışmaktır. Eğer, bizler birbirimize sarılır, düşünerek ve sorgulayarak hareket edersek, şeytanın değil, bizim yoldaşlarımız artacaktır. Bizim yoldaşlarımızın sayısı ve kalitesi arttıkça, şeytan ve şürekâsının hileleri daha da zayıflayacaktır. Böylece karşılaşacağımız zorluklar azalacaktır.

Eğer bizlerin içerisinde, Yüce Yaradan’ın ilim verdikleri insanlar var ise, bunların durumu daha ciddidir. İlim verilen veya bazı hakikatleri yaşayarak gören insanlar, şeytana uyarlarsa, cezaları diğer sıradan insanlara göre daha fazladır. Bu insanlar, zaten ceza alacağı kesin olan şeytana yenilerek, kendi güzel geleceklerini kendi elleriyle mahvetmiş olurlar. Hem bu dünyalarını hem de ahiretlerini kaybederler.

Allah’ım, şeytan ve taraftarlarına karşı yaptığımız savaşta kazanabilmemiz için, bizlere verdiğin zihin açıklığını artır, irademizi ve mücadele gücümüzü artır. Bizim gibi düşünenlerle olan kardeşliğimizi artır.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ŞEYTANIN VESVESELERİNDEN KORUNMA YOLLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

KAPİTALİZM İLE TEKNOLOJİ ARASINDAKİ KISIR DÖNGÜ

KAPİTALİZM İLE TEKNOLOJİ ARASINDAKİ KISIR DÖNGÜ

 

Bilindiği gibi, insanlar bireysel menfaatleri için çaba gösterirler. Bu durum, en azından, bilinen tarih boyunca böyle olmuştur. Ancak toplumlar, bireysel menfaat mücadelesine sınırlar koymaya çalışmışlardır. Kapitalist anlayış ise, bu sınırlamaları kaldırmıştır. Kendi menfaati peşine düşen insanların içerisinden, her ne şekilde olursa olsun, maddeten güçlenme başarısını gösterenlerin, toplumu da yukarıya çekeceği fikrini savunmuştur.

Bazı insanlar için, tek hedefin zenginleşmek olması, rekabeti körüklemiştir. Rekabet ise, bir taraftan hile yarışına dönüşmekle birlikte, diğer yandan teknolojinin gelişmesine vesile olmuştur. Teknolojinin gelişmesi de, kapitalistlerin zenginlemelerine zemin hazırlamıştır. Böylece, kapitalizm ile teknoloji arasında bir döngü oluşmuştur.

Bu ikili birbirlerini tetiklemelerine rağmen, birbirlerinin sorunlarına faydaları olmamıştır. Ne, kapitalizm anlayışı, teknolojinin oluşturduğu sorunları çözebilmiştir, ne de, teknolojik gelişmeler, kapitalizmin eksiği olan eşitsizlik meselesine çözüm üretebilmiştir. Dolayısıyla aralarındaki döngü, kısır bir döngü halini almıştır.

Günümüzde, kapitalistlerin ve kapitalist olmak isteyen siyasilerin güçleri, devletlerin gücünü de kontrol altına almıştır. Bu sebeple, dünya genelinde, sıkıntılı bir ortam vardır. Kapitalistler olmasa, teknoloji sıçrama yapamayacak, teknoloji sıçrama yapmazsa, kapitalizm anlayışı ayakta kalamayacak durumdadır.

Kapitalistlerin anlattıkları liberal ekonomi tanımları, kulağa hoş gelmektedir. Ancak liberal ekonominin uygulanışı sonrasında, insanlar arasındaki eşitsizlik giderek artmıştır. İnsanlığın sorunlarına da, belirli bir gurubu rahat yaşatma dışında, bir çare olamamıştır.

Kapitalizmin ekonomi kuramcıları, 1930’larda sanayi alanındaki teknolojik gelişmeleri övmekteydiler. Teknolojideki bu gelişmelerin, insan hayatını çok kolaylaştıracağını ve 2030’lara gelindiğinde, haftada 15 saat çalışmalarının, hayat standartlarını sürdürmeleri için, yeteceğini iddia ediyorlardı. Sanayi sahasındaki teknolojik gelişmeler, kapitalizmin kitabını yazanların bile tahmininden daha hızlı oldu. Ama çalışma saatlerindeki düşüş beklenenin yarısı kadar bile olmadı. Hattâ kolay para kazanan finans sektöründe, çalışma saatleri artış gösterdi.

Kapitalizmin savunucuları, muhtemelen, kapitalizmin temel anlayışını dikkate almadan, tahmin yürütmüşlerdi. Kapitalizmdeki, daha çok bireysel menfaat elde etme hırsını hesaba katmamışlardı. Bu nedenle daha çok kazanan guruplar, çalışmak için daha fazla zaman ayırdılar. Dolayısıyla, gelişen teknolojinin insanlara gereğince faydasının olmamasının temelinde, kapitalizmin anlatısındaki çelişki var.

İlginç olan, 1930’lardan yüz yıl sonrasında, çalışma hayatı hususunda yine benzer savunmaların yapılmakta oluşudur. Bu defa bu iddiaların temelinde, teknolojideki farklı gelişmeler var. Bazıları, bilişim teknolojisindeki hızlı gelişmelerin bu sonuçları doğuracağını söylüyorlar. Bazıları ise, biyoteknoloji ve yapay zekâ çalışmalarındaki ilerlemelerin, insanları işsiz bırakacağını veya çalışma saatlerinin mecburen azalacağını düşünüyorlar. Bu fikir giderek dünya genelinde yaygınlaşıyor.

Bu fikrin savunucularının verdiği belirgin bir örnek var. Şöyle diyorlar: “Yüz yıl önce otomobiller çoğalmaya başlayınca, işini kaybeden at arabası sürücüleri, ya araba sürmeyi öğrendiler veya otomobil fabrikasında çalışmaya başladılar. Atlar ise, tamamen sistemin dışına itildiler. İşte bilişim teknolojilerindeki, biyoteknolojideki gelişmeler, yapay zekâ çalışmaları, günümüz insanlarını, yüz yıl önceki atlarda görüldüğü gibi, sistemin dışına itebilir. İnsanlar işsiz kalabilir.”

Yukarıdaki iddiaların da dikkat etmediği husus, kapitalizmin, insanlarda oluşturduğu, aşırı kâr etme ve daha çok kazanma hırsının artmakta oluşudur. İşsiz kalma konusunda haklı olabilirler. Fakat işsizliğin sebeplerinin en önemlileri, biyoteknolojideki gelişmeler veya yapay zekâ olmayacaktır. Zengin ile fakirlerin varlıklarının arasının her geçen gün açılması ve zenginliğin, üreterek değil, sanal ekonomik ortam sayesinde elde edilir olması gibi sebeplerle işsizlik artacaktır. Ayrıca, sorumluluk sahibi olarak yetiştirilmeyen, her istediği yapılan, anne-babaları ayrı yaşasın veya bir arada olsunlar, ebeveynlerini birbirine kırdırarak geçimini sağlayan, eskilere göre daha tembel olan nesiller, mevcut işlerde bile çalışmak istemeyeceklerinden işsizlik olabilecektir.

Son dönemlerde hızla gelişen teknoloji, insanlığın sorunlarına çok az çözüm üretebilmiştir. Teknolojik gelişmelerin en faydalı olduğu alan sağlıktır. Fakat sağlık alanındaki gelişmelerin faydaları, fakir ülkeler için çok yetersizdir. Diğer ülkelerde ise, yeni sorunlar oluşturmaktadır. Çocuklar kreşlerde, ömrü uzayan büyükler ise huzur evlerinde sevgiden ve mutluluktan uzak yaşamaktadırlar. Anne ve babalar ise, her tarafa yetişebilmek için çok daha fazla çalışmak zorundadırlar ve genellikle mutsuzdurlar.

Teknolojinin bozduğu ekolojik sistemi düzeltmek için, yine teknolojiden medet umulmaktadır. Hâlbuki çevreyle ilgili sorunu çözmek için, ek olarak ve kâr getirmeyen para harcamak, teknolojinin gelişmesinde en büyük paya sahip olan kapitalistlerin menfaatlerine terstir. Bu yapıdaki zenginlerden, yapacakları çevre yatırımından ayrıca para kazanmadan, insanlığın faydasına çaba göstermelerini beklemek için, kapitalizmin anlayışında köklü bir değişiklik olmalıdır. Diğer bir ifadeyle, kapitalizm kendisini inkâr etmelidir.

Biz, öncelikle, kapitalizm-teknoloji kısır döngüsünden kurtulmanın yollarını aramalıyız. Kanaatkâr insanlar yetiştirebilmek için, parası olanın değil, şahsiyeti olanın itibar gördüğü ortamlar oluşturmaya çalışmalıyız. Daha çok para kazanma hırsıyla, yeni teknolojileri oluşturmak isteyenlere değil, yeni bir buluş yapmanın zevkini tatmak için ve kendi ruhunu tatmin için çabalayanlara destek vermeye çalışmalıyız.

Çözmemiz gereken sorunlardan birisi de, teknolojilerin uygulanması hususundaki tavırlarımız dır. Teknolojiyi geliştirenler, çok iyi niyetli insanlar olabilirler. Fakat geliştirilen teknolojinin, insanlığın hayrına değil de, şahsi veya gurup menfaati doğrultusunda kullanılması durumu, insanlığın sıkça yaşadığı bir vakıadır. Geliştirilen teknolojilerin, insanlığın faydasına kullanılabilmesi, devletlerin, kurumların ve gurupların ortak tavırlarıyla mümkündür.

Sosyal kategorisine gönderildi | KAPİTALİZM İLE TEKNOLOJİ ARASINDAKİ KISIR DÖNGÜ için yorumlar kapalı

MEDENİYET VE MADDİ GÜÇ İLİŞKİSİ

MEDENİYET VE İNSANIN MADDEYE BAĞIMLILIĞININ İLİŞKİSİ

 

1492 keşifleri sonrasında sömürgeler oluşturan Avrupalılar, maddeten güçlendiler. 1500 yılındaki Avrupa’ya ve Avrupa’nın fiziki kaynaklarına bakan hiç kimse, onların maddeten bu kadar güçlenebileceğini düşünemezdi. Güçlendikçe medeniyette ilerleyen Avrupalılar, 1914 yılında tarihin o güne kadar gördüğü en kapsamlı savaşı başlattılar.

Dünya Savaşını çıkaran bu medeni ülkeleri eleştiren Mehmet Akif Ersoy, “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ifadesini kullanmıştır. Fakat Avrupalılar ve maddeten kalkınmış ülkeler, böylesine eleştirilere kulaklarını tıkamışlardır. İlk büyük savaşın üzerinden 20 yıl geçince hemen çok daha kapsamlı olan II. Dünya Savaşını çıkardılar. Bu savaş, insanlığa, bilinen tarihteki en büyük acıları yaşattı.

Mehmet Akif, medeniyeti hem manevi yükselme hem de teknik gelişme olarak düşünmüştür. Fakat öyle olmamıştır. Bir taraftan evrim teorisinin savunucuları, diğer yandan Nietzche gibi düşünürlerin etkisiyle, manevi temel sarsılmış, yıkılmaya yüz tutmuştur. Dolayısıyla Batı Medeniyeti, tek ayak üzerinde durmaya çalışmaktadır.

Batı anlayışı, medeniyet ile kültürü birbirinden ayırmıştır. Medeniyeti, sadece doğaya ve eşyaya hükmetmeye çalışan teknik gelişme çabası olarak görmüştür. Kültürü ise, manevi duyguların ve tavırların bileşimi olarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirmeler açısından bakılınca, medeni insan tanımı yanlış olur. Medeni toplum tanımı daha gerçekçi olur. Aynı bakış açısına göre, kültürlü toplum terimi de yanlıştır. Kültürlü toplum değil, kültürlü insan olur.

Batı anlayışının yukarıda ifade ettiğimiz tanımına göre, günümüzde en medeni toplum, ABD’de yaşayanlardır. ABD toplumu, günümüz rakamlarına göre, kişi başına tüketimi en çok olandır. Aynı zamanda israf açısından da, dünya birincisidir. Bu veriler gösteriyor ki, bir toplum medeniyette ilerledikçe, insanlarının maddeye olan bağımlılığı artmaktadır. Kendilerini yönetim tarafında gören insanları, hayat mücadelesini, tüketme becerisi olarak değerlendirmektedir. İsrafı ise, maddi gücün doğal bir sonucu olarak görmekte, israf olarak bakmamaktadır. ABD toplumundaki maddeten daha güçsün olan insanların bile birçoğu, orta ve üst seviyedekilere özenmektedir.

ABD’de görülen bu durumun benzeri, tarihteki bazı imparatorluklarda da görülmüştür. Avrupalıların kurduğu ilk imparatorluk, Roma Devletidir. Asya’da da imparatorluklar olmuştur. Fakat kendilerini devletin sahibi gören insanların, günümüz ABD toplumuna en çok benzeyeni Roma İmparatorluğunun yönetim gurubudur. Diğer devletlerde, sadece iktidardaki yönetim gurubu israf ederken, Roma Devletinde iktidarıyla muhalefetiyle bütün yönetim gurubu tüketim ve israfın öncüsü olmuştur. Belki de bu sebeple, Romalılar, tarihe, kültürsüz ama yüksek medeniyet oluşturan bir gurup olarak geçmiştir. Uyguladıkları resmi kölelik sistemi, insanları, halk (pleb) ve yöneticiler (patrici) olarak ayırmaları, kültürsüzlüklerinin en önemli göstergesidir. Arenalardaki gladyatör gösterileri ile esirleri, vahşi ve aç hayvanlara parçalattırırlarken zevklenmeleri de kültürsüzlüğün göstergelerindendir.

Avrupa’nın maddeten güçlenmesini sağlayan 1492 keşifleridir. Bu keşifler sonrasında yeni bir dünya ile karşılaşıldı. Yeni keşfedilen bu dünyanın toplumları, medeniyette, Avrupalıların çok gerisinde idiler. Ama insanları kültürde ileriydiler. Medeni Avrupa’nın, Amerika Kıtasına ulaşan insanları, altın için kendi arkadaşlarını öldürdüler. Kızılderililer, İnkalar ve Mayaların kültürlü insanları, onların bu tavırlarını büyük bir şaşkınlık içerisinde seyrettiler. Medeni Avrupa’nın insanlarına, “şu dağların arkalarında altın tarlaları var” diyerek, onların binbir meşakkatle yollara düşmelerini ihtihza ile izlediler.

Avrupalılar ise; Kızılderililer, İnkalar ve Mayalar gibi Amerika Kıtasının yerlilerini, insan olarak bile görmüyorlardı. Fakat Avrupalı düşünürlerin ve insanlarının birçoğunun günümüzde geldikleri anlayışa göre, insanlık açısından, yerliler, o dönemdeki Avrupalı maceraperestlerden ve yöneticilerden daha ileri idiler.

Günümüzde, birçok insanın medeniyet ve kültür konusundaki düşüncelerinde değişim vardır. Ancak, medeniyetin ilerlemesiyle hızlanan maddeye bağımlılık halen devam etmektedir. Eski tarihte ve keşifler sonrasında yapılanlar ayıplanırken, günümüzde benzer uygulamalar, daha ince yöntemlerle sürmektedir.

Maddi güce bağımlılık, insanlığın güzel geleceğini tehdit etmektedir. Medeniyet ilerledikçe, insanların dostlarının sayısı azalıyor veya hiç dostu olmuyor. İnsanlar yalnızlaşıyor.

Medeniyet ilerledikçe, yani maddi güce bağımlılık arttıkça, ergenlikten itibaren tiyatro oynayan insanların sayısı artıyor. Maddi güce bağımlılık arttıkça yani medeniyet ilerledikçe, hırsızlık, dolandırıcılık, rüşvet, soysuzluk, şiddet kullanımı artıyor.

Medeniyet, insanın yaşamını kolaylaştıran bütün gelişmelerine rağmen, insanları mutlu edemiyorsa, bilimin, insanların kökeni ve yapısıyla ilgili olarak söyledikleri anlamsızlaşır.

Maddi gücün artmasına paralel gelişen medeniyet, insanlığın var oluşunu anlamsızlaştıracak yönde ilerliyor.

Medeniyet ilerledikçe, bir gurubun maddi gücü artıyor. Maddi güç arttıkça, toplumun medeniyet seviyesi artıyor. Sorun “tavuk ve yumurta” konusuna dönüşüyor. Görülen o ki, insanlık bu kısır döngüden, maddeten güçlenme ile değil, ruhen yükselme ile çıkabilir.

Sosyal kategorisine gönderildi | MEDENİYET VE MADDİ GÜÇ İLİŞKİSİ için yorumlar kapalı

DİN VE BİLİMİN ALANLARI KARIŞMAMALI

DİN VE BİLİM,  ALANLARINDAN VE BİRBİRİNDEN AYRILIRSA

 

Bu sitede din ve bilim üzerine yazdığımız makalelerimizde bazı açılardan fikirlerimizi ifade etmiştik. Bu yazımızda, din ve bilimin birbirinden ayrılması veya birbirinin alanına girmesi durumunda neler olabileceğini incelemeye çalışacağız.

Bilindiği gibi, din, “niçin” sorusuna, bilim ise “nasıl” sorusuna cevap arar. Bu nedenle bilim, doğayı ve insanın biyolojik yapısını inceleyerek sistemin nasıl işlediğini anlamaya çalışır. Din ise, evrenin ve insanın niçin yaratıldığını, insanın iç dünyasının ve hayatın var olmasının sebeplerini açıklamaya çalışır. Eğer din ve bilim, birbirlerinin alanlarına girerlerse, ikisinin de cevapları anlamsızlaşır.

Din, kâinatın yaratılış sebebini açıklamak yerine, evrende görülen olayların nasıl oluştuğunu, dini bakış açısıyla açıklamaya çalışırsa, mantıktan uzaklaşır. Meselâ, petrolün ve madenlerin oluşumunu açıklamak, dinin işi değildir. Din, bunların niçin oluşturulduğu hususunda fikir yürütmelidir. Dinin, evrendeki görüntüler üzerine, bunların nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışması, bir nevi dogmadır. Yani, hakikatle ilgisi olmayan, ama mutlak kabul edilmesi istenilen, yanlış bir bilgidir.

Din, insanın iç dünyasının niçin yaratıldığını açıklamaya çalışır. Fakat insanın iç dünyasının nasıl işlediğini ayrıntılara girerek açıklamaya kalkışırsa, mistisizm başlar. Din adamları arasında, mezardaki bir ölünün berzahtaki (ruhlar âlemi anlamında) konumunu keşfetme yarışı başlar. Bunun sonucu olarak, eski tarihte, iptidai dinlerde görülen büyü, ayin ve manevi şarkılar, din olarak algılanır. Tarihteki büyücülerin yerini, şeyhler, azizler, veliler alır. Yapılan ayinler, insanların kendilerine eziyet etmeleri şekline dönüşür.

Din, her konuya müdahale ederek insana özgürlük alanı bırakmazsa, yine mistisizm hâkim olur. İnsanların fikirlerini söylemeleri için engel oluşturmuş olur. Bu ortam, içten pazarlıklı insanların çoğalmasına vesile olur. Böylece insanların birbirlerini kandırmaları kolaylaşır.

Din, insanlara, salih amel işlemelerini, yani güzel işler yapmalarını öğütler. Böylece, hem toplumsal, hem de bireysel huzuru sağlamaya çalışır. Eğer böyle yapmayıp, toplumsal faaliyeti sağlamak ve ferdin huzurunu temin etmek için, salih amel işleme emrini bırakıp, ayinler, sohbetler gibi faaliyetlerle insanı ve toplumu yönetmeye kalkışırsa, bilimin dini eleştirmesine zemin hazırlar.

Din, insanlara, şahsi faaliyetlerindeki güzelliklerle, insanlara hizmet etmekle sevap kazanmalarını öğütler. Fakat bu anlayışı terk ederek, bazı özel zamanlarda yapılacak özel dualarla sevap kazanmayı öğütlerse, ilâhi kökenli din olmaktan çıkar, sevapmetre dini olur. Bilimin sayısal yöntemleriyle benzeşir.

Din, kendi alanını bırakır, nasıl sorusuna cevap ararsa, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, dini hakikatlerden uzaklaşır. Böylece gericiliğe sebep olur.

Bilindiği gibi, bilim, nasıl sorusuna cevap arar. Kâinatta mevcut olan yapının nasıl işlediğini araştırır. Örneğin, insanın biyolojik yapısının nasıl işlediğini inceler. Ama bu incelemelerindeki bulgularından kibirlenip, hayatın oluşumu hakkında fikir yürütürse, bilim, kendisiyle çelişerek dogma oluşturur. İnsanın bütün davranışlarını, vücudun salgıladığı bazı hormonların yönlendirdiğini veya bazı elektrik akımı geçişlerinin beynin faaliyetini organize ettiğini iddia ederse, komik durumlara düşer. İnsanlara mutlu olmaları için çikolata yemelerini tavsiye etmek zorunda kalır. Çünkü hayat ve insani duygular hakkında her şeyi bulacağı iddiası, bilimi kibirlendirmiştir. Bu kibir, bilimi, hakikatle ilgisi olmayan bir hususa inanmamız için, bizi zorlamaya yönlendirir. Böylece bilim, kendisinin savunduklarının ve yanlışlanabilirlik özelliğinin tam zıddını yapmış olur.

Bilim, kâinatın işleyişini araştırırken, ilk oluşumun nasıl başladığı hususunda fikir yürütürse, yanlışa düşer. Dogmaya sebep olur. Çünkü insanlardan inanmalarını istediği, evrenin oluşumunun nasıl olduğunun ispatı –teori olarak bile- mümkün değildir. Dolayısıyla, bilimsel bir tarafı olamaz. Ama bilim, bu anlattıklarına inanmamızı isterse, hakikatle ilgisi olmayan bir hususta bizi zorlamış olur. Evrenin oluşumunu tespit ettiği iddiasında bulunan bilimin düştüğü bir başka hata, evrenin oluşumundaki Tanrı faktörü yerine, insanları, ilk sebep fikri üzerine yoğunlaştırmış olur. Böylece insanları, ateizme doğru yönlendirir.

Bilim, psikoloji adı altında, insan ruhunu incelemeye çalışabilir. Ancak bu hususta, kendince mutlak kurallar ve teoriler oluşturduğunu iddia ederse, kendisiyle çelişir. Böyle bir durumda, bilimin ulaştığı nokta, ruhsuz bir psikoloji olur. Böylece bilim, insandaki özgür düşünce ve haysiyet gibi konuları maddeye indirgeyerek yok hükmünde saymış olur. Hâlbuki ruh, özgürlük ve haysiyet gibi kavramlar, bilimin analitik yöntemleriyle irdelenemezler. İrdelenirse, komik durumlara düşülür. İnandığı bir dava uğruna hayatını feda eden insan ile menfaati uğruna inandığı davasını satan insanı hangi hormonlar ve psikolojik analiz belirler. Psikanalist Wilhelm Stekel, yaptığı araştırmaların sonucunda, şair ile sinir hastası arasında hiçbir fark olmadığı kanaatine varmıştır. Ulaştığı bu fikrin bilimsel bir anlatımı var mıdır?

Bilim, genel anlamda mekanik bir bakış açısı üretir. Bilimin bu bakışı ile bazı dini gurupların evrene bakışı arasında temelde bir fark yoktur. Bir zamanlar bir Kilise Konsili, kendisini bilimin yerine koyup, kâinatın merkezinin dünya olduğunun kararını almıştı. Hattâ papaz Giordano Bruno, “güneş dünyanın etrafında dönmüyor, dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için, Kilise tarafından 1600 yılında ölüme mahkûm edilmişti.

O halde, dinin, insanları gericiliğe, bilimin ise, ateistliğe yönlendirmemesi için, din ve bilim kendi alanlarında ve birbiriyle çatışmadan el ele yürümelidir.

Genel kategorisine gönderildi | DİN VE BİLİMİN ALANLARI KARIŞMAMALI için yorumlar kapalı

MARKSİZMİN ÇELİŞKİLERİ ÜZERİNE

MARKSİZMİN ÇELİŞKİLERİ ÜZERİNE

 

Önceki yazımızda, dinlerdeki değişime örnek olarak, İsevilik ile Hıristiyanlık arasındaki farkın sonuçlarını irdelemiştik. Çünkü dinler içerisinde, insanlık tarihi üzerinde en etkili olan değişim İsevilik ile Hıristiyanlık arasındaki farktan kaynaklanmıştı. Bu yazımızda, fikirlerdeki değişime örnek olarak, Marksizm ile komünizm arasındaki farkları inceleyeceğiz. Bilindiği gibi Marksizm, fikri akımlarının içerisinde, insanlık tarihi açısından en etkili sonuçları olandır.

Karl Marks, kapitalizmde gördüğü aksaklıkları, kendince düzeltmek istemiştir. Bu sebeple karşıt bir sistem kurmaya çalışmıştır. En azından kendisinin iddiası bu yöndedir.

Marks’ın kurduğu sisteme bakılınca, kapitalizm ile aynı temele oturduğu görülür. Savunduğu sistem de, tıpkı kapitalizm gibi materyalist temele dayanmaktadır. Marks da, insanların, sadece maddi menfaat düşüncesiyle hareket ettiğine inanır. Bu sebeple, insanlık tarihinin, ekonomik menfaat mücadelesi olduğunu iddia etmiştir.

Marks’ın düşüncesinin temellerinden birisi de, asıl olanın toplum olduğudur. Bu nedenle bireyi önemsemez. Aileyi ise reddeder. Kurtuluşun toplumla geleceğine inanır.

Çok kısa olarak aktardığımız ve burada bahsetmediğimiz fikirlerine ve uygulamalarına baktığımızda, materyalist anlayışa göre zıtlıklar olduğunu görmekteyiz. Bu farklardan bazılarını aşağıda ele almaya çalışacağız.

Marksistler, bulundukları ülkelerde iktidara gelebilmek için bazı fikri savunmalar yaptılar. Bu savunmalar hemen her ülkede aynı yönde oldu. İktidar olabilmek için, insan haklarını ve vatandaşlık haklarının savunuculuğunu yaptılar. Hâlbuki bu savunmaları, insanlık tarihinin ekonomik menfaat üzerine olduğu şeklindeki fikirleriyle çelişmektedir.

Marksistler, iktidara gelebilmek için mücadele yürüttükleri dönemlerde, hem düşünce özgürlüğünden hem de kişilerin hürriyetinden bahsettiler. Bununla da kalmadılar, ülkelerindeki mevcut iktidarın baskılarına karşı çıkarken, mesken mahremiyetini savundular. Bu söylemleri, ferdi ve aileyi yok sayan ve toplumu kutsayan anlayışları ile çelişmektedir.

İktidara gelmek için, kendi fikirlerine zıt savunmalar yapan Marksistler, iktidara geldiklerinde, kendi savundukları fikri sisteme döndüler. Fakat kendi fikir sistemleriyle, insanları çalışmaya yönlendiremediklerini gördüler. Bunun üzerine, insanları çalıştırabilmek için, manevi teşvikler verdiler. Bazı fabrikalarda, işçiler içerisinden “ayın işçisi” seçimleri yaparak, panolarda sergilediler. Ülkelerin geçmiş tarihindeki kahramanlık yapmış yönetici veya generallerin adını taşıyan nişanlar verdiler. SSCB’de verilen General Kutuzov nişanı bunlardan birisidir. Marksist yöneticilerin verdikleri bu nişanlar ve diğer uygulamaları, insanların yalnızca menfaat düşüncesiyle hareket ettiği şeklindeki, kendi iddialarını çürütmektedir.

Marksizm, iktidara gelme mücadelesi sırasında, ülkedeki hukuku, “muktedirlerin hukuku” olarak niteledi. İktidara geldikleri ilk dönemlerde, kendilerinin uyguladıkları hukuka karşı çok ciddi tepkiler olduğunu gördüler. Önceleri halkı ikna etme yolunu seçtiler. Halkı ikna edebilmek için, kendi uyguladıkları hukuku savunmaya çalıştılar. Savunmaya çalıştıkça, daha da battılar. Battıkça, kendileri de, itiraz ettikleri “muktedir “hukukunu” oluşturmuş oldular.

Marksistler, iktidara gelebilmek için, çarlara, krallara, sultanlara karşı çıktılar. Hattâ, ön saflarda uzun süre kalmış siyasi liderlere de cephe aldılar. Bütün bunların, tek adam yönetimi olduğunu söylediler. Buna karşılık, halkın iktidarı fikrini savundular. İktidara geldikleri ilk ülke olan Rusya’daki mücadeleleri sırasında, “iktidar Sovyetlere” yani “iktidar halk meclislerine” söylemini geliştirdiler.

Fakat Marksizmin uygulandığı bütün ülkelerde, “lider kültü” oluşturulduğu acı bir şekilde görüldü. Öylesine bir lider kültü oluşturdular ki, kanunların yapımında bile, ülkedeki diğer muktedirlerin etkisi çok az oldu. Partinin liderinin yani tek adamın onayı olmadan hiçbir kanun yapılamadı. Komünist parti adına ülkeyi yöneten kişi, en bilge insan olarak takdim edildi. Böylece, itiraz ettikleri bütün tek adam yönetimlerinden daha sert ve daha katı bir idari sistem oluşturarak, Marksizm’i, daha başlangıcında tarihe gömdüler.

Markszim, evliliğe ve mülkiyete karşı çıkmakla kalmıyor, toplumsal ahlâkı da reddediyordu. Bizzat Marks, ailenin yok olması ve insanın toplumsallaşmasını savunuyordu. Böylece insan, tamamen sosyal bir varlık haline gelecekti. Dolayısıyla, ailede var olan bütün sosyal, ahlâki ve maddi esaslar, topluma geçecekti. Fransız Marksist Simone de Beauvoir, aile efsanesi ve annelik içgüdüsü efsanesinin ortadan kalkmasını savunuyordu. Marks ise, çocuklar konusunda şöyle söylüyordu. “Her iki cinsiyetten çocukları, ailelerinden olduğu kadar hiç kimseden daha fazla korumak gerekmez.”

Fakat iktidara geldiklerinde, ülkelerinde işler kötüye gitmeye başlayınca, bütün bu fikri savunmalarının tersine hareket etmek mecburiyetinde kaldılar. Hem aileyi, hem de küçük de olsa mülkiyeti kabul ettiler. Çünkü Paul Kennedy’nin yayınladığı, 1915 ile 1928 yılları arasındaki bir istatistiğe göre düşüş net bir şekilde görülüyordu. Bu dönemde Rusya’daki bir işçinin verimliliği, bir Japon işçicine göre 14 kat azalmıştı. Farkın bu kadar açılmasının bir sebebi, Japonlardaki çalışma hırsı olsa bile düşüş fazlaydı. Bütün bunları gören SSCB yönetimi, karşı çıktıkları “devlet” fikrini bile kabul ettiler.

Marksistler, vatan kavramının ve kardeşlik duygusunun burjuvazi aldatması olduğunu iddia ediyorlardı. Ama iktidara geldikten sonra karşılaştıkları ilk savaşta fikir değiştirdiler. Vatan savunmasının kutsallığından bahsederek, kendi düşüncelerinin tam tersini uyguladılar. Kardeşlik fikirlerinde de değişime uğradılar. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Marksist partiler kurulmaya başlayınca, birbirlerini, kardeş partiler olarak ilan ettiler. Böylece, itiraz ettikleri kardeşlik fikrine, kendileri sarıldılar.

Marksistler, hukukta suçluluk kuralına itiraz ettiler. Fakat kendi kurdukları mahkemelerin ve hukuk sisteminin tarafsız olduğunu savunabilmek için, karşı çıktıkları suçluluk kuralına sarıldılar.

Marks, kapitalizme karşı çıkarken, iktidarların bu yolla halkı ve insanları ezdiğini söylüyordu. Bu fikri savunurken, aynı anda, Kapitalist Avrupa’nın keşifler sırasında yaptıklarını haklı buluyordu. Sadece o olayları değil, Batılıların Asya’da yaptıklarına da bu gözle bakıyordu. Ona göre, Doğu, genelleşmiş köleliktir. Dolayısıyla, kendi rehavetine bırakılamaz. Gerekirse zorla, Batıya bağlanmalıdır. Nitekim Marks ve benzer düşüncedekiler, Çarların, Asya’yı topraklarına katmasını, Fransa’nın Cezayir’i işgalini, ABD’nin, Kaliforniya’yı Meksika’dan almasını, “oralara uygarlığın götürülmesi” olarak nitelemişler ve alkışlamışlardır.

Marks ve takipçilerinin bu söylemleri, sömürü düzenine karşı savundukları fikirleriyle taban tabana zıttır. Bu çelişkilerinin temel sebebi, doğulu toplumların değişmezliği şeklindeki inançlarıdır. Belki de “onlar kendiliklerinden başaramayacaklarına göre, mecburen böyle olması gerekir” diye düşünmüş olabilirler. Eğer böyle düşünmüşlerse, bu iddiaları temelsizdir, bölgeyi tanımamaktır.

Yazımızın başlangıcında ifade ettiğimiz gibi, bu makalemizde Marksizm’in fikri ve uygulamaları arasındaki farkları ele aldık. Böyle farklılıklar Marksizm kadar insanlık tarihinde etkili olmasa bile, diğer fikir akımlarında ve dinlerde de mevcuttur. Hayatın gerçekleri ve insanların nefsani davranışları karşısında, her fikir ve din, saflığından bir şeyler kaybetmiştir. Ancak Marksizm’deki farklılığın bir sebebi de, fikrindeki iç çelişkilerdir.

Sosyal kategorisine gönderildi | MARKSİZMİN ÇELİŞKİLERİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İSEVİLİK VE HIRİSTİYANLIK ÜZERİNE

İSEVİLİK İLE HIRİSTİYANLIK ARASINDAKİ FARKIN SONUÇLARI ÜZERİNE

 

Bilindiği gibi, hiçbir fikir ve hiçbir din, ilk çıkıştaki saf şekliyle kalmamıştır. Hepsi değişikliğe uğramıştır. Fikri akımlardaki değişikliklerin bir kısmı, geliştirilen düşüncelerin hayali nitelikte olmasından kaynaklanmıştır. Diğer değişimler, hayatın gerçekleri ve insanların nefsani davranışları sonucu oluşmuştur. Hayatın gerçekleri ile insanın nefsi birleşince, hiçbir dinin ve fikrin ilk saf halinde kalmasın mümkün olmamıştır.

Bir makale sınırları içerisinde, bütün fikir ve dinlerdeki değişimleri inceleme imkânı olmadığından, bu yazımızda, İsevilik ile Hıristiyanlığın arasındaki farkın sonuçlarını irdeleyeceğiz. Bir başka makalemizde, Marksizm ile komünizm arasındaki farkı inceleyeceğiz.

Diğer din ve fikirler dururken, İsevilik ile Hıristiyanlık arasındaki farkı irdelememizin üç sebebi vardır. Birincisi, aradaki farkın, Hz. İsa peygamberimizin vefatından hemen sonra başlamış olmasıdır. İkincisi, bu farkın, bilinen insanlık tarihinde, toplumsal çelişkilerin en çok görüldüğü olayları kapsamasıdır. Üçüncüsü, aradaki farkın, bilinen insanlık tarihinin en etkili olaylarını oluşturmasıdır.

Diğer ilâhi kaynaklı dinler, Musevilik (Yahudilik) ve Muhammedilik (Müslümanlık) olarak ifade edilebilir. Ancak bunlarda görülen değişimler, insanlık tarihi açısından, İsevilik-Hıristiyanlık arasında görülen farklılık kadar etkili olmamıştır.

Yukarıda, Müslümanlığın diğer adını Muhammedilik olarak ifade etmemin, önemli bir sebebi var. Günümüzde Müslüman denilince, sadece, Hz. Muhammed peygamberimizin getirdiği şeriata uyan, benim gibi insanlar akla gelmektedir. Oysaki bütün ilâhi kaynaklı dinlerin peygamberleri ve onun ilk inananları da, aslında, Müslümandır. Böyle olduklarını Kur’an’dan anlıyoruz. Aşağıdaki bazı Kur’an ayetleri, Müslüman sıfatının sadece, son peygamberimiz olan Hz. Muhammed’in ümmetine verilmesinin yanlışlığına düşmememiz için, bizlere yol göstermektedir.

Bakara Suresi 2/133: Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakup’a ölüm hali gelip çattığı zaman, oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman, oğulları; “Senin Allah’ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın Allah’ına, tek olan o Allah’a ibadet edeceğiz. Biz ancak O’na boyun eğen Müslümanlarız.” dediler.

Yunus Suresi 10/84: Musa dedi ki: “Ey kavmim! Siz gerçekten Allah’a iman ettinizse, O’na samimiyetle teslim olan Müslümanlardan oldunuzsa, artık O’na güvenin!”

Ali İmran Suresi 3/52: İsa onların inkârlarını hissedince: “Allah yolunda yardımcılarım kim?” dedi. Havariler: “Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah’a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak Müslümanlarız.” dediler.

Demek ki, bütün ilâhi kaynaklı dinlerin peygamberleri Müslümandır. Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın peygamberlerinin getirdiği bütün dinlerin inananları, Allah’a teslim olan Müslümanlardır.

İsevilik ile Hıristiyanlık arasında, incelemeye değecek kadar büyük farkın oluşmasının sebebi, kurucularının farklı olmasıdır. İseviliğin kurucusu, Hz. İsa peygamberimizdir. Hıristiyanlığın kurucusu ise, Kilisedir. Hz. İsa’nın tarihi ile Kilisenin tarihi birbirinden çok farklıdır. Bu farkların neler oldukları hakkında, çok sayıda Batılı düşünür yeterince kitaplar yazmışlardır. Yazılan bunca eseri, özetlediğini düşündüğümüz cümleyi Nietzche şöyle kurmuştur: “Son Hıristiyan çarmıhta ölmüştür.”

Hıristiyanlık anlayışındaki değişimler veya günümüzdeki hatalar konusunda, biz de, bu sitede yayınladığımız çok sayıda makalemizde, düşüncelerimizi ifade ettik. Bu nedenle, bu kısa yazımızda, farklar hususuna değinmeyeceğiz. Aradaki farkın, İseviliğin ilâhi olmasına karşılık, Hıristiyanlığın, insani olduğunu vurgulamakla yetineceğiz. Konuyu irdeleyen yazarlar, şahsi din anlayışı ile teolojiyi birbirinden ayırmışlardır. Bu ayrımı net bir şekilde ortaya koyanlardan birisi de, Bertarnd Russell’dır. Russell’a göre, şahsi din vecdden, teoloji ise, matematikten gelir.

Bu yazımızın amacı, aradaki farkın sonuçlarına dikkat çekmektir. Ayrıca, farkı mümkün olduğu kadar azaltacak temeller üzerine fikir yürütmektir.

1492 keşiflerinden sonra Hıristiyanlık âlemi, dünyanın çok geniş kısmını fethetti. Çok az para ve güç harcanarak yapılan bu fetihlerin büyük kısmı, yerli halkın imhasıyla sonuçlandı. Gittikleri her yeni yere, Kilisenin Hıristiyanlık anlayışı, zorlama yoluyla da olsa, kabul ettirilmeye çalışıldı. Doğrudan fethedemedikleri yerlere ise, kötülük tohumları saçmak için gayret sarf edildi. Bütün bunlar olurken, Kilisenin -genel anlamda- ses çıkarmaması, bazen ise desteklemesi, İsevilik dini ile Kilisenin dininin ne kadar farklı olduğunun ve bu farkın insanlığa ne kadar büyük acılar yaşattığının göstergesidir.  

İnsanlığın geldiği bu durumun toparlanması için, hepimize sorumluluk düşmektedir. Fakat Kiliseninki elbette daha fazladır. Kilisenin de, bunu başarabilecek aklı, vicdanı vardır. Yeter ki, iradelerine daha çok hâkim olsunlar. Yeter ki, bilinen mevcut ilâhi kaynakları, kendi kalplerinin süzgecinden geçirsinler. Çalışmalarında ayrıntıya girmesinler. Diğer din mensuplarının bazılarının tarihte görülen hatalarına takılmasınlar. Ayrıntılara girmeden ve güvenilir bir kutsal kitap önderliğinde geliştirilecek fikirler üzerinde ortak kanaate varmak, daha kolaydır. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü boşa söylenmemiştir.

İncillerin güvenirliliği olmadığı hususu, genel kabul görmüş bir düşüncedir. Bu sebeple, Hz. İsa peygamberimizin görevlendirilme sebeplerini Kur’an’dan öğrenmemiz, en sağlıklı olandır. Kendisi de İsrailoğullarından olan bu yeni peygamberin gönderiliş sebeplerinden birini, Kur’an şöyle açıklar:

Maide Suresi5/46: “O peygamberlerin ardından, yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur olan, kendinden önceki Tevrat’ı tasdik eden ve Allah’tan korkanlar için bir hidayet rehberi ve bir öğüt olan İncil’i verdik.”

Bu ayet Musevilere yöneliktir. Kendilerine, Hz. Musa peygamberimize gönderilen kutsal kitap olan Tevrat’ı doğrulayan yeni bir peygamber gönderdiğini bildirmektedir. Bu peygamberi de, Hz. Meryem’in oğlu İsa olarak tanıtmaktadır. Bu yeni peygamberine de, içinde hidayet ve nur olan yeni bir kutsal kitabı, yani İncil’i verdiğini ifade etmektedir. Yüce Yaradan bu ayetinde, yeni peygamberi ile eskilerinin arasında bir fark olmadığını vurgulamaktadır. Bu sebeple Tevrat’a inananların, artık İncil’e inanmalarını istemektedir.

Yüce Yaradan, bir taraftan eskilerin İncil’e inanmalarını isterken, bir yandan da aşağıdaki ayetle, İncil ehline sorumluluklarını hatırlatmaktadır.

5/47: “İncil ehli de Allah’ın ona (Hz. İsa’ya) indirdikleriyle hükmetsinler. Kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”

İncil ehli ile kastedilen, Hz. İsa peygamberimizden sonra gelen ve onun yolunu takip ettiğini söyleyen şahıslar olmakla birlikte, hükmetme sözünden anlaşıldığına göre, dini temsil eden insanlardır. Demek ki “biz, Hz. İsa peygamberimizin yolundan gidiyoruz” diyebilmek için, Allah’ın ona indirdiği ile hükmedilmesi şart. Başka şeylerle hükmedenleri, Yüce Yaradan, fasıklar olarak tanımlıyor. Fasıklar, Allah’ın emir ve yasaklarına, bilerek uymayan ve günah işleyen kimselerdir.

Aşağıdaki ayete baktığımızda, yeni gelen kitabın ehlinin yani İncil ehlinin, Yüce Yaradan’ın Hz. İsa peygamberimize indirdikleriyle hükmetmedikleri anlaşılıyor.

Nisa Suresi 4/171: “Ey kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında ancak doğru olanı söyleyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah’ın elçisi, Meryem’e atmış olduğu kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. Allah’a ve peygamberlerine inanın (Allah) üçtür demeyin. Kendi yararınız için buna son verin. Muhakkak ki Allah tek bir ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yüce (münezzeh)dir. Göklerdeki ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.”

Ayetin içerisindeki uyarının ilginç yanı, bu yanlışlıktan dönmenin, kitap ehlinin kendi yararı için gerekli olduğu ifadesidir. Yani, kitap ehli, dini, kendi uydurdukları şekilde anlatmaya devam ederse, bundan zarar görecek olanlar, öncelikle kendileri olacaktır. Ancak, Allah’ın tek olduğuna ve O’nun bütün peygamberlerine inananlara, Tanrı üçtür diyen gurubun yanlış düşüncelerinden dolayı, bir zarar dokunmayacaktır.

Bu durum aşağıdaki ayetle net olarak ortaya konmuştur.

Nisa Suresi 4/152: “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler ve onlar arasında ayırım yapmayanlara (Allah) pek yakında mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

Demek ki, yanlıştan dönebilmek için, İseviliği kavramak gerekmektedir. İsevilik, her şeyden önce, sadece Hz. İsa’dan evvel gelenleri değil, kendisinden sonra gelecek peygamberi de kabul etmektir. Çünkü gelecek peygamberin müjdesini, bizzat Hz. İsa peygamberimiz vermiştir.

Saff Suresi 61/6: Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrailoğulları! ben size Allah’ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak (geldim).” demişti. Fakat onlara apaçık delillerle gelince “Bu, apaçık bir büyüdür.” dediler.

Hz. İsa peygamberimiz, hem kendisinden öncekileri tasdik etmiş, hem de kendisinden sonra gelecek peygamberin müjdesini vermiştir. Dolayısıyla İsevi olmak, hem Hz. İsa’dan önce gelenleri, hem de sonra gelen peygamberi kabul etmektir. Ayetteki peygamberin ismi için ifade edilen Ahmed sözü, bir isim olarak değil, kelime manası ile değerlendirilirse,  gelecek peygamberin övgüye layık olacağı anlamı çıkar.

Hepimiz, yapacağımız çalışmalarımızda, kendilerine ilim verdiği ve bize göre mucize olan bazı olayları gösterdiği halde, inkâr etmeye kalkışacaklara, Yüce Yaradan’ın yaptığı şu uyarıya azami dikkati göstermeliyiz.

Maide Suresi 112inci ayette Havariler, Hz. İsa peygamberimize “Rabbin bize gökten sofra indirebilir mi” derler. Sonraki ayetlerde aktarılan ve Hz. İsa ile Havarilerin arasında geçen konuşmalardan sonra, Hz. İsa dua eder. Bu duaya Yüce Yaradan şöyle cevap verir.

115: Allah buyurdu ki: “Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azabı yaparım”.

Böylesine acı bir azaba uğramamak için, Hıristiyanlığı -başka bir şeye değil- İseviliğe doğru yaklaştırmaya çalışmak yeterli olabilir. Gerisi, sadece güzel düşünüp güzel işler yapmaktır.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | İSEVİLİK VE HIRİSTİYANLIK ÜZERİNE için yorumlar kapalı