DİN VE MATERYALİZM AÇISINDAN ÇALIŞMA

DİN, ÇALIŞARAK, MATERYALİZM, ÇALIŞMADAN KAZANMAMIZI İSTER

 

Günümüzde yaşayan tek Tanrılı dinler, Musevilik (Yahudilik), Hıristiyanlık (İsevilik) ve Müslümanlıktır (Muhammedilik). Her üç dinin de inandığı Tanrı aynıdır. Hepsinde Tanrının, insanlardan istekleri birbirine benzer. Bu benzerlik çalışma konusunda da görülmektedir.

Önce Hz. Musa peygamberimize gönderilen on emire bakalım. Aslında gönderilen sadece on emir değildir. Yüzlerce yol gösterici ayet vardır. Ama tıpkı İslâmiyet’teki büyük günahların Enam Suresi 151-152 ayetlerde bahsedildiği gibi, Eski Ahit’teki emirler de bir araya getirilerek on emir oluşturulmuştur.

On emir içerisinde sebt (şabat) günü hariç, altı gün çalışacaksın denilir. Bu altı gün bütün işlerini görmesi yedinci gün dinlenmesi istenilir. Demek ki Musevilikte, çalışma esastır. Diğer taraftan yine on emir içerisindeki “çalmayacaksın” emri de çalışmanın önemini vurgular. Çalmamak, başkasının sırtından geçinmemektir. Başkasının hakkını yememektir. Kendi hak ettiğin ise, ancak çalışmayla elde edilir. Demek ki, Rabbimiz, Hz. Musa peygamberimizin aracılığıyla, bizden çalışmamızı ve çalışarak geçinmemizi istemektedir.

Hz. İsa peygamberimize gönderilen Yeni Ahit yani İncil, birbirinden farklı kitaplar halindedir. Ancak bazı ortak ayetleri vardır. Bunlardan birisi de Hz. İsa peygamberimizin şu sözüdür: “Yeryüzünün terinde ekmeğini yiyeceksin.” Demek ki Baba bildiğimiz Tanrımız, Hz. İsa peygamberimiz aracılığıyla, bizden çalışarak geçimimizi sağlamamızı istemektedir.

Hz. Muhammed peygamberimize gönderilen ve değişmeyen tek kutsal kitap olan Kur’an’da Necm Suresi 39uncu ayette “insan için şüphesiz, çalışmasından başka yoktur” denilmektedir. Aynı surenin devamındaki ayetlerde, bu çalışmanın karşılığını ahirette verileceği ifade edilir. Bu beyanlardan anlaşılan, geçimimizi çalışarak sağlayacağız, ama zar zor geçinsek bile, bu çalışmamızın karşılığını ahirette alabileceğiz. Yeter ki, Allah’ımızın Hz. Muhammed peygamberimiz aracılığıyla indirdiği Kur’an’da gösterilen yoldan ve kendimiz çalışarak kazanç sağlayalım.

Kur’an ayetlerinden anladığımıza göre, çalışmaktan maksat, tek başına maddi üretim değildir. Çalışma, ahlâki bir anlayışla birlikte olmalıdır. Çalışma, günaha karşı bir korunma vesilesi olmalıdır. Çalışma, fikirde hür olmanın temel kaynağıdır. Çalışma, insanı “insan” yapmanın güzergâhıdır.

Çalışmakla önceki paragrafta ifade ettiğimiz faydaların sağlanabilmesi için, çalışma kavramına, materyalist pencereden değil, din açısından bakmak gerekir.

Materyalizm, çalışmaya külfet olarak bakar. Çalışmanın sadece sonuçlarıyla ilgilenir. Gerek kapitalizm ve gerekse Marksizm, çalışmayı, ahlâki bir olgu olarak görmez. Bilim de, çalışmayı ahlâki değil, külfet olarak gördüğü için, tıpkı materyalizm gibi, yalnızca sonuçlarıyla ilgilenir. Bilim de, materyalizm de, aynı sonuçlara daha az çalışarak ulaşmanın yollarını arar.

1930’lu yıllarda, kapitalizmin ekonomi bilimcileri, çalışma hayatının geleceğini kurguluyorlardı. Materyalist düşüncedeki ekonomi bilimcilerine göre, gelişen teknoloji verimliliği artıracak ve insanlar daha çok kazanacaktı. Dolayısıyla daha az çalışarak aynı sonuca ulaşabileceklerdi. Makineleşme hızlandıkça, çalışma saatleri azalacaktı.

1929 ekonomik buhranının en ünlü ekonomi bilimcisi Keynes dâhil, çok sayıda mühendis ve bilim insanı, 2030 yılına gelindiğinde, haftalık çalışma saatlerinin onbeş saate kadar düşeceğini hesaplıyorlardı. Bu sebeple, insanların kalan uzun boş zamanlarında sıkılacaklarını düşünerek, can sıkıntısını azaltacak yöntemler üzerine çok sayıda fikirler üretilmeye başlanmıştı. Bu hususta kitaplar bile yazılmıştı. Fakat düşündükleri olmadı. Olamazdı da. Çünkü materyalist anlayıştaki insanın, hep daha fazla kazanmanın peşine düşmesi, materyalizmin doğası gereğiydi.

Günümüzdeki ekonomistler, çalışmadan para kazanma hırsındaki insanlara yeni yöntemler buldular. Sanal ekonomik ortamlar oluşturdular. Materyalist anlayışa uygun olacak şekilde, insanlara oturdukları yerden para kazandırmanın yollarını geliştirdiler. Bunu sağlamak için bilimi ve teknolojiyi kendi amaçlarına hizmet ettirdiler. Ekonomi dehâlarının maksatları, oturduğu yerden para kazananlardaki daha çok kazanma hırsını tetikleyerek, aslında kendilerinin oturdukları yerden kazanmalarıdır.

Her ekonomik buhran, insanlığa pahalıya mal oldu. Zengin ile fakir arasını açtı. İnsanlığın arasına nifak soktu. Ekonomik buhranların oluşma sürelerini ise kısalttı. Dolayısıyla insanlığın içerisine bıraktıkları bombanın gücünü daha hızlı artırmaya başladılar.

İnsanlığın güzel geleceğiyle ilgili umutlarımızın oluşabilmesi, çalışma konusuna dini açıdan yaklaşmakla sağlanabilir. Buna da, önce din insanları önderlik ederlerse, güzelliklere daha çabuk ulaşabiliriz. Yüce Yaradan’ın çalışma konusundaki tavsiyelerini dinlersek, hem bu dünyada huzurumuz artar, hem de ahirette karşılığını alırız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | DİN VE MATERYALİZM AÇISINDAN ÇALIŞMA için yorumlar kapalı

İSLÂM, SADECE DİNİ DUYGULAR MIDIR?

İSLÂM, SADECE DİNİ DUYGULAR MIDIR?

 

Hz. İsa’dan sonra Havariler, Hıristiyanlığı anlatırken, dini duyguları öne çıkardılar. Hz. İsa’nın, “benim hükümdarlığım, bu dünyada değildir” sözünü, dünyevi bütün isteklerin reddi gibi aktardılar. Sonuçta Hıristiyanlık, “salt din” olarak algılandı. Dolayısıyla, toplum düzeninin nasıl oluşacağı üzerine fikirler yeterince oluşmadı. Romalı yöneticiler üzerinde hiçbir anlayış değişikliği oluşturmadı. Devletteki yönetim anlayışı aynen devam etti.

Hıristiyanlığın bu şekilde aktarılmasının muhtemel sebebi, Yahudilik anlayışına karşı gösterilen tepkidir. Bilindiği gibi Musevilik, o dönemlerde tamamen “dünyevi bir din” haline getirilmişti. Zaten bazı Hıristiyanlar, İslâmiyet’teki topluma yönelik emirleri görünce, İslâm’ı, Yahudiliğin devamı bir din olmakla eleştirdiler.

Hıristiyanlığın uygulamaları salt din şeklinde olunca, en önemli toplumsal sorun olan fakirliğin azaltılabilmesi için gerekli adımlar atılamadı. Hıristiyanlığın etkin olduğu toplumlardaki fertler arasında zenginlik farkı giderek daha da açıldı. Bu durumun sebeplerinden birisi, dini anlayıştaki değişim olmuştur. Hıristiyanlık sadece kişisel inanç olarak algılandıkça, ticari hayatında farklı davranmanın Hıristiyanlığa aykırı olmadığı fikri gelişti. Din, sadece ahirete ait duygular haline geldi. Dünyevi konularda, makyavelist (menfaate ulaşmak için her yol mubahtır anlayışındaki) davranışlar normal olarak algılandı. Bu anlayış, kapitalizmin fikrinin oluşumunu kolaylaştırdı. Kapitalizm anlayışı, fakirler ile zenginlerin sadece maddi güçlerinin değil, yaşam tarzlarının ve fikirlerinin de farklılaşmasına sebep oldu. Kapitalist anlayış, fakirliğin, kişinin beceriksizliğinin sonucu olduğu inancını güçlendirdi. Bazılarının zengin olabilmesi için, bazılarının fakir kalması gerektiği fikri yaygınlaştı. Dolayısıyla, bu anlayışlar, fakirliğin çözülemez bir sorun olarak algılanmasına sebep oldu.

Fakat sonraki dönemlerde bazı düşünürler, bu durumu sorun olarak gördüler. Meseleyi çözmek için fikirler beyan ettiler. Karl Marks, bu fikirleri toparlayıp, kendince bir sistem haline getirdi. Kapitalizmin uygulanışı sırasında oluşan 1873 ekonomik buhranı, insanların bazılarının Marks’ın fikirlerini benimsemelerine yol açtı.

Marks, fakirliğe kendince çözüm bulmuştu. Ona göre, mülk, herkesin adına devletin olursa ve kimse doğrudan mülk sahibi olmazsa, sorun ortadan kalkardı. Marks, kapitalizmin merkezinde ve kapitalistler arsında yaşamıştı. İslâm dini hakkında bilgi sahibi olmamıştı. Hattâ bahsettiği Asya Tipi Üretim hakkında da, derinlemesine bilgisinin olmadığı, yazılarındaki anlatımlarından anlaşılıyordu. Bu durum Marks için şanssızlık oluşturdu. Fakirlik sorununun kaynağını tek yönlü ele alarak, itiraz ettiği kapitalizm ile aynı hataya düştü.

Eğer Marks, İslâm dinini inceleseydi, onun hem salt bir din hem de toplumsal bir din olduğunu görebilme şansına sahip olurdu. İslâm’daki zekât ve infak konusunu inceleseydi, bunların fakirliği azaltmak için güzel uygulamalar olduğunu görürdü. Hattâ biraz daha derinlemesine inceleseydi, zekât ve infakın tek yönünün değil, iki yönünün olduğunu kavrardı.

Zekât ve infak konusunun maddi yönünü “İslâm’ın Amacı, Zenginliği Değil, Fakirliği Ortadan Kaldırmaktır” başlıklı makalemizde daha geniş incelediğimizden burada bahsetmeyeceğiz. Bu makalemizde, konuyu, yazımızın başlığı çerçevesinde ele alacağız.

İslâm dininin zekât ve infak emirleri, bir yönüyle, zenginden fakire doğru akan maddi bir akımdır. Fakat sadece maddi bir akım değildir. Diğer yönüyle, zekât alan ve veren, infak eden ve alan şahısların gönülleri arasında akan manevi bir akımdır.

Kur’an, başa kakılan sadakaların hiçbir işe yaramayacağını, verene de bir fayda sağlamayacağını sıkça vurgular. Çünkü bu tip davranışlar, fakirleri rencide eder. Rencide olan insanlarda, yardım eden kişiye karşı sevgi oluşmaz. Aksine nefret hissi uyandırır. Hâlbuki zekât müessesesinin amaçlarından birisi de, taraflar arasında sevgi bağı tesis etmesidir. Eğer, insanlar arasında sevgi bağı oluşturamamışsak, varlığın el değiştirmesi, fakirliğin çözümüne fayda sağlamaz. Çünkü baskı, konumunu kötüye kullanma, nefret gibi duygu ve davranışlar halen aynen var olmaya devam ediyor olacaktır.

Kur’an’da zekât verme emrinin geçtiği ayetlerin çoğunda, namaz kılma emri de birlikte işlenmiştir. Bu şekilde birlikte işlenmesinin sebebi, zekât vermenin, sadece maddi yardım etmek olmadığını gözler önüne sermektir. Kur’an’da anlatıldığı inceliklere dikkat edilerek verilecek zekâtın, gönülden gönüle bağ kuracağını vurgulamaktır. Bu şekilde verilen zekâtın, tarafların ruhunda var olabilecek nefret duygusunun, yerini merhamet duygusuna bırakması gerektiğini anlamamız için, namaz ile birlikte emredilmiştir.

Demek ki İslâm, salt bir din değildir. Toplumsal düzeni nasıl kurmamız gerektiği yönünde bize yol gösteren bir anlayıştır. Namaz, salt dindir ve insana yöneliktir. Zekât ise, topluma yöneliktir. İslâm, bu ikisini birleştirmiştir.

Bilinen tarih içerisinde, fakirliğin dışında, insanlığın karşılaştığı önemli bir sorun da, demokrasi anlayışıdır. Diğer bir anlatımla, insanın “insan” yerine konulacağı bir yönetim anlayışını gerçekleştirmektir. Hıristiyanlığı anlatan Havariler ve halefleri, siyasete karışmayı reddetmişlerdir. Toplumun huzurunu bozanlara bile, şiddet uygulayarak cezalandırmaya karşı çıkmışlardır. Sonradan Hıristiyanlığın temsilcisi konumuna gelen Kilise, kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etmiştir. Kendisini güçlendirmek için halkın ezilmesine, bazı papazlar hariç, kurum olarak ses çıkarmamışlardır. Kutsadıkları krallara, genelde, kendi çıkarları doğrultusunda iş yaptırmışlardır.

İslâm ise, daha başlangıçta bu konudaki tavrını net olarak ortaya koymuştur. Kur’an, Ali İmran Suresi 159uncu ayette, karar alınmadan önce, istişare edilmesini şart koşmuştur. Bu talebini doğrudan Peygamberine yaparak, toplum yönetiminde demokrasi anlayışını getirmiştir.

Diğer taraftan İslâm, toplumun huzurunu bozanlara yapılması gerekeni de net bir şekilde ifade etmiştir. Bakara Suresi 251: “… Bazılarını bazıları ile def etmeseydik, dünyada huzur bozulurdu…” ayetiyle, huzuru bozanlara karşı, şiddet dâhil, her türlü engellemenin yapılması gerektiğini vurgulamıştır.

Takdir edileceği gibi, bir dini kabul etmek için, insanlardan şahit gerekmez. Şahit olarak Yüce Yaradan yeter. Dolayısıyla, kişinin bir dini kabul ettiğini kalpten gelen bir anlayışla, kendi kendine ikrar etmesi yeterlidir. Dinin bu yönü, “salt din”dir. Dolayısıyla Tanrı ile şahsın arasındadır. Başkasının bilmesi gerekmez. Fakat yukarıda ifade ettiğimiz gibi İslâm, salt din değildir. Aynı zamanda toplumsal bir dindir. Dolayısıyla İslâm’ı kabul eden kişi, salt din anlayışının dışında, İslâm’ın toplumsal kurallarına uymaya çalışmakla yükümlüdür. Diğer bir deyimle, salih amel işlemekle yükümlüdür.

Bu güzel amelleri açıktan yaparsa, toplum için daha iyi olur, insanlara güzel örnek oluşturur. Kendisi de toplumda saygı görür. Ama kimse bilmeden veya çok az kişinin bilgisi dâhilinde salih amel işleyebilir. Yaptıklarını Yüce Yaradan’ın bilmesi yeterlidir. Ancak, İslâm’ı, kimseye bildirmeden kabul eden kişi, kötü ameller işlemeyi sürdürürse, onları da Yüce Yaradan bilir. Bu durumda cezalandırılmaktan kurtulamaz. Çünkü Allah, cezaları, kötü amellere, dünyanın huzurunu bozanlara vermektedir.

Bu sitede yayınladığımız “Allah’ın Tek Dini Vardır, O da İslâm’dır” başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gibi, bütün semavi dinlerin ilk halleri aynıdır. Hepsi de, hem salt dindir hem de toplumsal dindir. Umulur ki, ilgilileri bu anlayışla hareket ederler.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM, SADECE DİNİ DUYGULAR MIDIR? için yorumlar kapalı

İSLÂM’IN AMACI, FAKİRLİĞİ ORTADAN KALDIRMAKTIR

İSLÂM’IN AMACI, ZENGİNLİĞİ DEĞİL, FAKİRLİĞİ ORTADAN KALDIRMAKTIR

 

Bilindiği gibi zekât, zenginlerden fakirlere doğru akan maddi ve manevi destek akımıdır. Kur’an’da 80 civarında ayette, zekât bahsi geçer. Zekât ile fakirlerin korunmasına bu kadar önem veren Kur’an, zenginlerden, ayrıca, mallarını infak etmelerini de istemektedir. İnfak etmek, sevdiği mallardan başlayarak, varlıklarını ihtiyacı olan insanlarla paylaşmaktır.

Zekât ve infakla ilgili ayetlerin bize anlattığı bir başka husus, İslâm’ın fakirliği benimsemediği, zenginliği tercih ettiğidir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kur’an’a uygun hadislerinden olan “veren el alan elden daha hayırlıdır” sözü, insanları zenginliğe yönlendirmek içindir.

Kur’an bize, zengin olmanın helal yollarını anlatmaktadır. Ayrıca zengin ve fakir kavramları hakkında da bizlere, bazı gerçekleri açıklamaktadır. Zengin ve yoksul kavramlarını, bazı kapitalist anlayıştaki insanların bakış açısıyla değerlendirirsek, yanılırız. Bir yere ulaşamayız. Tıpkı şu şarkı sözündeki gibi bir ortam oluşur: “Ne zenginler gördüm, en fakirden daha fakir. Ne fakirler gördüm, en zenginden daha zengin.”

Gerek, zekât ve infak konularında, gerekse, zenginlik ve fakirlik hususlarında, bu sitede çeşitli makaleler yazdığımız için, daha fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Konuya başlıktaki anlatım açısından yaklaşmaya çalışacağız.

Kur’an, fakirlerin korunmasından zenginleri sorumlu tutmaktadır. Hattâ bununla da yetinmemektedir. Kur’an’a göre zekât, fakirlerin hakkıdır.

70 Mearic Suresi 24: “Onların mallarında belli bir hak vardır,

25: Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.”

Mearic Suresinin önceki ayetlerine bakılınca, 24üncü ayette onlar denilerek, namazlarına devam eden kimseler kastedilmektedir. Takdir edileceği gibi, ara sıra namaz kılmanın ötesinde, namazlarını devamlı kılan insanlar, Allah’ın yüceliğini kalpten bilen kişilerdir. Bu sebeple Yüce Yaradan, onlara, diğer insanlara göre daha kesin emir vermektedir. Fakat bu emri uygulayanlara da, aynı surenin sonraki bir ayetinde, bu yaptıklarının karşılığının verileceği ifade edilmektedir. Mearic Suresi 35inci ayet: “İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.”

Görüldüğü gibi, Mearic Suresinin 24 ve 25inci ayetleri, mal varlığı fazla olanların mallarında, fakirlerin hakkı olduğunu ifade etmektedir. Bilhassa Kur’an’ın, Hz. Muhammed’e indirildiği devirleri dikkate alalım. O dönemdeki anlayışlarla karşılaştırıldığında bu söylem, devrimden de öte bir şeydir.

Kur’an, fakirleri korumak açısından sadece zenginleri sorumlu tutmamıştır. Devlet yönetimine de, bu konuda yükümlülük vermiştir.

8 Enfal Suresi 41: “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere (kendi kendine yetemeyecek yaşlı güçsüzler) ve yolda kalmışlara aittir…”

Ayette görüldüğü gibi, Yüce Yaradan, devletin gelirinin beşte birini ayrı hesapta tutuyor. Bu varlıkların, peygambere, ona yakınlığı olanlara, yetimlere, güçsüzlere, yolda kalmışlara yani ihtiyacı olanlara dağıtılmasını istiyor. Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatı incelendiğinde, ganimetten kendisine ve yakınlarına “dişe dokunur” bir pay almadığı anlaşılır.

Bu konuyla ilgili olarak daha geniş açıklamayı, “Hz. Muhammed, Kızı Fatıma ve Kuzeni Ali’ye hiçbir Toplumsal Ayrıcalık Yapmamıştır” başlıklı makalemizde vermiştik. Hz. Muhammed’in bu uygulamaları da net bir şekilde göstermektedir ki, devlet, fakirleri korumakla yükümlüdür.

Kur’an’ı inceleyen İslâm âlimleri, zekât emri ile namaz emrinin çok sayıda ayette birlikte geçtiğini görünce, “zekât farizası olmadan, namaz da geçersiz sayılır” şeklinde bir yorum yapmışlardır. Bu yorumları gerçekçi bulan Müslümanlar, o güne kadar bilinmeyen yeni bir kurum olarak vakıfları oluşturmuşlardır.

Vakıflar, bir süre sonra birkaç fonksiyonu birden yerine getirmeye başlamıştır. Birinci olarak vakıflar, şahıslarla kaim olmadığından, nesiller boyu sürmüştür. Bu sebeple, fakirleri korumanın devamlılığını sağlamışlardır. İkincisi, fakirlerle doğrudan irtibat kuramayan, gerçek yoksulların kimler olduğunu bilemeyen zenginlere aracılık etmişledir. Üçüncüsü, devletin fakirlere yapacağı yardımların bir kısmına aracılık etmişlerdir. Böylece, devletin yardımlarının verimsiz bir şekilde dağıtılarak, yerli yerine harcanmayıp kaynak israfına sebep olunmasını önlemişlerdir.

Bütün bunları yaparken, fakirlerin incinmemesini sağlamışlardır. Bakara Suresi 271inci ayetin ikazına uyarak, yoksulların incinmemesi hususunda çok güzel yöntemler geliştirmişlerdir. Sadaka taşları oluşturmuşlar. Maddi durumu uygun olanlar, taşın kovuğunun içerisine para koymuşlar. Herhangi bir başka zamanda ihtiyacı olanlar gelmişler, bu paradan almışlardır. Benzer şekilde, “askıda ekmek vb” sistemi kurmuşlardır. Maddi durumu olanlar satın aldıkları ekmekleri bir kabın içerisinde askıya asmışlardır. Başka bir zaman oraya gelen bir fakir, ihtiyacı olan ekmeği almıştır.

Vakıfların ne kadar ciddi görev ifa ettiklerini anlamak için, sadece “sadaka taşı” ve “askıda ekmek vb” uygulamalarına bakmak yeterlidir. Vakıflar yaptıkları çalışmalarla, toplum içerisindeki sosyal barışın korunmasını sağlamışlardır. Eğer sağlamamış olsalardı, ihtiyacı olan veya olmayan birisi gelir, sadaka taşındaki bütün parayı alır giderdi. Fakat zenginlere veya devlete karşı herhangi bir kin ve nefret oluşmadığından, böyle bir şeye tevessül edenlerin sayısının ihmal edilebilir oranda olduğu görülmüştür.

Vakıflar konusu başlı başına irdelenmesi gereken bir husus olduğundan, sadece konumuzla ilgili kısmını kısaca aktardık. Bu kısa anlatımımızın sebebi, başlıktaki konumuzla ilgilidir. Bütün bu uygulamalar göstermiştir ki, İslâm’ın amacı, zenginliği değil, fakirliği ortadan kaldırmaktır. Bu gerçeği çok iyi kavrayan toplum önderleri, ellerinden geldiğince, gereğini yapmaya çalışmışlardır.

Müslümanlığın bu anlayışını kavrayamayan çok sayıda insan vardır. Bunlar, fakirlere yardım için mallarından dağıttıkları takdirde, kendilerinin de fakirleşeceklerini düşünmektedirler. Hâlbuki Bakara Suresi 276ıncı ayette Yüce Yaradan, “faizleri mahvedeceğini, sadakaları bereketlendireceğini” beyan etmektedir. Bu ve benzeri ayetlerden de anlaşılacağı üzere, Allah, fakirlere yardım eden zenginleri kollamakta, onların zenginliklerini azaltmak değil, bereketlendirerek, zenginliklerinin artmasını sağlamaktadır.

Demek ki İslâm, zenginliği ortadan kaldırmayı değil, aksine zenginliği artırarak, fakirliği ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bütün bunların nasıl başarılacağını, zenginlik ve fakirliğin anlamlarını da, Kur’an bizlere anlatmaktadır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’IN AMACI, FAKİRLİĞİ ORTADAN KALDIRMAKTIR için yorumlar kapalı

BAYRAM KUTLAMASI

“İNSAN” OLAN BÜTÜN İNSANLARIN ORTAK DEĞERİ OLAN KURBAN BAYRAMINI KUTLAR, SEVGİLERİMİ SUNARIM

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

İSLÂM’IN AMACI, BİZİ MELEK DEĞİL, İNSAN YAPMAKTIR

İSLÂM’IN AMACI, BİZİ MELEK DEĞİL, İNSAN YAPMAKTIR

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız bazı makalelerimizde ifade ettiğimiz gibi, Allah’ın dini tektir. O da İslâm’dır. Bütün peygamberler, Yüce Yaradan’ın elçileridir. Dolayısıyla her bir peygamber, tek Tanrı’ya inanan her insanın da peygamberidir. Yüce Yaradan insanlardan beklediğini, her Peygamberine, zamanın şartlarına ve insanların algılayışlarına göre kademelendirmiştir.

Ayrıca, insanlar, Yüce Yaradan’ın gönderdiği bilgileri tahrif ettikleri için, yeniden elçi göndermiştir. Allah’ın son kitabı olan Kur’an’da, Maide Suresi 3üncü ayette ifade edildiğine göre, Yüce Yaradan, İslâm dinini kemale erdirmiş ve tamamlamıştır. Bu sebeple, bizim bu makalemizde temel alacağımız esaslar, Kur’an ayetleri olacaktır.

İslâm, bizim zevk aldığımız şeyler hakkında bilgi verir. Hattâ karşı cinse karşı duyduğumuz arzularımızı hatırlatır. İnsanlardan zengin olup, fakirlere yardım etmelerini ister. Böylece zenginlerin de manevi mutluluğu tatmasını arzular.

Yüce yaradan, bütün bu zevkli şeylere ulaşabilmemiz için, bizlere helal yollar gösterir.

İslâm, bizden hem bu dünyaya hem de ahirete uygun yaşamamızı ister. Bu dünyaya uygunluk açısından, temizlenmemizi ve temiz olmamızı öğütler. Günümüz deyimiyle, bizi hijyene davet eder. Böylece, hem fert olarak kendimizin, hem de toplumun daha sağlıklı yaşaması için gerekli ortamı hazırlamaya çalışır.

İslâm, bizden kalp temizliği de ister. Bu istek, bizi ahirete hazırlamak içindir. Ahirette cennette, kalbi temizlenmiş insanlar yaşamaktadır. Yüce Yaradan bizden böyle bir şeyi isteyerek, cennetine hazırlık yapmamızı sağlar. Bu durum da göstermektedir ki, Allah, bizi cennetine almak için uğraşmaktadır.

Kur’an’ın böylesine net ifadeler kullanmasının -bize göre muhtemel sebebi- Kur’an’ın Hz. Muhammed aracılığıyla nazil olmasından önceki toplumlardaki anlayışlarda görülen bazı yanlışlıklardır. Bu dönemde Hıristiyan din adamları, insanların sadece ahirete ait olduklarını tasavvur ediyorlardı. Benzer şekilde, Budist ve Brahman bilgeleri de, insanları bu dünyaya değil, sonraki doğacakları hayata yönlendiriyorlardı.

Hıristiyanlıkta sonradan oluşturulan keşişlik, Budist ve Brahman rahiplerdeki dervişlik gibi anlayışlar, İslâm’da kabul görmemiştir. Buna rağmen İslâm’da da keşişler gibi davranıp, kendilerine derviş diyenler olmuştur. Hâlbuki İslâm’da derviş “dilenci” anlamına gelmektedir. Fakat derviş konusunda bir kavram kargaşası oluşmuştur. Tarih içerisinde İslâm’a hizmet etmiş insanlara Türkler, derviş değil, alperen demişlerdir. Alperen, kelime olarak, hem bu dünyaya hem de ahirete yönelik insanı anlatır. Alp, bu dünyaya uygun olan, yiğitlik kısmını ifade eder. Eren ise, ahirete uygun davranan, kendisini Tanrıya adamış kalbi temiz insanı tanımlar.

Müslüman Türkler arasındaki benzer yapıdaki insanlara, gazi derviş de denilmektedir. Hoca Ahmet Yesevi gibi önderlerin dergâhlarında böyle insanlar yetişmişlerdir.  Böyle dergâhlarda yetişenlerin ortak özellikleri vardır. Hemen hepsi, mesleklerini çok güzel icra edecek şekilde yetiştirilmeye çalışılmıştır. Hepsi de, özü sözü doğru,  güvenilir insandı. Hepsi de kanaatkârdı. Hemen hepsinin dini bilgileri, etraflarını aydınlatacak yeterlikteydi. Hemen hepsi de, gönderildikleri görev bölgelerinde mücadele edecek ruha ve karar verecek hür iradeye sahipti.

İslâm’ın emrettiği konulardan birisi, evliliktir. Nur Suresi 32 inci ayette Müslümanlara böyle bir emir verilir. Hıristiyanlıkta, Kiliseye bağlı din adamlarında, rahip ve rahibelerde var olan evlenme yasağı, İslâm’da hiç yoktur. Başlangıçta ifade ettiğimiz gibi, İslâm, insanın içerisindeki cinsel arzuların varlığını onaylar. Bu arzuların bastırılmasını başarmanın güçlüğünü bilir. Bastırılamayan ve tatmin edilmeyen bu isteklerin, ileride daha ağır sorunlara yol açacağını görür. Bu sebeple, arzularımızı helal yollardan ve saygı çerçevesinde karşılayabilmemiz için, evlilik müessesesini hem emreder hem de teşvik eder. Görüldüğü gibi İslâm, bizden aziz olmamızı değil, insan olmamızı bekler.

İnsan olmanın önemli kilometre taşlarından birisi, erdemli olmaktır. Meryem Suresi 31inci ayette, beşikteki Hz. İsa, kendisinin Tanrı tarafından erdemli kılındığını söyler. Erdemin seviyesini ölçebilmemiz için, daha önce yayınladığımız “Sevincin Değerini Acıların Şiddeti Belirler” makalesindeki gibi, karşı zıddına bakmak gerekir. Nefsani arzuların olmadığı ortamda, erdemden bahsetmek anlamsızlaşır. Nitekim Kur’an’dan anladığım kadarıyla, melekler için erdemlilikten bahsetmek bir anlam taşımaz. Çünkü meleklerde nefsani duygular yoktur. Benzer şekilde, cennet ehli için de, erdemli insanlar olarak bahsetmenin bir anlamı yoktur. Çünkü Kur’an’a göre, cennette nefsani arzular yoktur.

Erdemliliğin seviyesini ölçebilmemiz için ikinci bir şart daha vardır. O da, güç sahibi olmaktır. Güçlü ve zengin bir şahsın davranışları için söylenebilecek “erdemli” sözcüğü, güçsüz ve fakir bir kişininkine göre, daha anlamlıdır.

Bir Müslüman, namaz kılıp oruç tutarak insan olmaya çalışabilir. Fakat bu ibadetleri, hakiki anlamlarında yapmazsa, bu amacına ulaşamayabilir. Nitekim Kur’an, birçok ayetinde “namazı dosdoğru kılmaktan” bahseder. Bir Müslüman, hem bu ibadetleri gereğince (dosdoğru) yaparak, hem de hayatın zevklerini helal yollardan, aşırıya kaçmadan, sevgi ve saygı çerçevesinde gerçekleştirerek amacına ulaşabilir.

Bir Müslümanın insan olması, bütün dünyevi sevgileri, aşkları bırakıp, sadece Tanrının aşkıyla yanıp kül olmakla gerçekleşmeyebilir. Bakara Suresi 165inci ayete göre, iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. Ancak bu dünya sevgisine engel değildir. Hatta mal sevgisi, bunları veren Tanrı’nın sevgisine vesile olur. Nitekim Sad Suresi 32inci ayette Hz. Süleyman şöyle der: “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim”. Bir Müslümanın insan olması, kişinin dünyevi sevgileri kendisine veren Yüce Yaradan’ı anması ve Allah’a olan sevgisinin dünyevi sevgilerine yol göstermesiyle daha kolay gerçekleşir.

Bir şahsın insan olması, kendisini toplumdan soyutlayıp, inzivaya çekilmesiyle gerçekleşmeyebilir. Kendisini ihmal etmeden (Nisa Suresi 29uncu ayette: “…Nefislerinizi de öldürmeyin…”, hayatını başkalarının insafına bırakmadan (Ali İmran 200 ve Enfal 60ıncı ayetlerde düşmanlara karşı hazırlıklı ve uyanık olunması, onların silahlarıyla silahlanması istenilir), yaşadığı cemiyetteki diğer insanlara da faydalı olacak şekilde davranmasıyla (bu husus çok sayıda ayette geçer), daha bariz gerçekleşebilir.

Yukarıda bahsettiğimiz hususlara, okuyucularımızın daha çok konu ekleyeceklerine inanıyorum. Her okuyucumuzun, bahsedilen her alan için, birçok örnek vereceklerini biliyorum. Okuyucularımızın verecekleri bütün örnekler, geliştirecekleri bütün düşünceler, benzer sonuca ulaşacaktır. İslâm, bizden, melek veya aziz olmamızı değil, Yüce Yaradan’ın tanımladığı “insan” olmamızı istemektedir.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | İSLÂM’IN AMACI, BİZİ MELEK DEĞİL, İNSAN YAPMAKTIR için yorumlar kapalı

İNSANLARI KANDIRDIĞINI ZANNEDENLERE

İNSANLARI KANDIRDIĞINI ZANNEDENLERE

(Not: Bu yazı Haziran 2013’te yayınlanmıştı. Silindiğinden, bir cümle hariç, aynen yayınlıyoruz.)

Allah, Davud peygamberin emrine dağları ve toplu olarak kuşları amade kılmıştır. Ama böylesine mucizelerle desteklediği kulunu dahi bakın nasıl uyarıyor.

SAD 26: Ona dedik ki: “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa nefis seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”

Demek ki, nefsine uyarak adaletten ayrılanlar, Allah’ın sevdiği peygamberi bile olsalar, azap var. Ayetten anlaşıldığına göre, bu azap bu dünyada da var.

Nefsine uyarak adaletten ayrılmayı sürdürebilmek için en önemli şart, insanlara yalan söylemektir. Yalan söylemeye başlayanlar, devamını getirmek zorunda kalırlar. Çünkü başka türlü, mevkilerini muhafaza edemezler.

KEHF 105: Onlar, Rab’lerinin ayetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr etmişlerdir. De ki: “Hayır namına yaptıkları bütün işleri boşa gitmiştir.”

Burada Allah inkâr eden müşriklere seslenmektedir. Ama ayetleri bildiğini ve güya kabul ettiğini diliyle söyleyip de, uygulamada başka davrananlar için de geçerli olacağı düşünülmelidir.

Nitekim Allah, ZUMER 3’te: “……..Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” diyerek arada bağ kurabileceğimizi gösteriyor.

Aşağıdaki ayette de, salih amel olmadan güzel sözlerin bile, Allah indinde fazla bir anlamı olmadığını gösteriyor.

FATIR 10: ” Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. O’na ancak güzel sözler yükselir. Onu da amel-i salih yükseltir. Kötülükleri kuranlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.”

Demek ki asıl olan sözler değil, düzgün işler yapmaktır. İçten pazarlıklı olanları halk bilmeyebilir, ama Allah her şeyi biliyor. Hattâ kalplerimizden geçenleri bile.

Buradan, kendinin yanlışlarını bilen, ama halkı güzel sözlerle ve tiyatro oyunu oynayarak kandırmaya devam edenlere sesleniyorum. Halkı kandırmaktan vazgeçin. Allah’ın rahmeti geniştir. Tövbe edin ve yalanlarınızı ve hattâ görevlerinizi bırakarak istiğfar edin. “İnsanlara yalancı olduğumuzu söylersek, başımıza kötü şeyler gelir” diye korkmayın. Güzel işler yapmaya başlayın, sonra Yüce Yaradan’ın merhametine sığının.

Allah, bu konuda sizleri uyarıyor: Maide- 44: “…….Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”

Demek ki dünyada çekecekleriniz, ahirettekilerin yanında devede pire bile değil.

Halen yeryüzünde efe gibi kibirle, böbürlenerek dolaşanları da Allah uyarıyor: İSRA 37: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.”

FATIR 43: “Yeryüzünde bir kibirlenme ve suikast düzeni! Oysa fena düzen, ancak sahibinin başına geçer.”

KASAS 76. “…….Hani, kavmi kendisine (Karun’a) şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez.”

Firavun için Allah diyor ki; YUNUS 92: “Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdir.”

Firavunun bedeni, denizde belki binlerce yıl kalmasına rağmen hiç bozulmadan günümüze geldi. Çünkü Allah, onun kötü sonunun bize ibret olmasını istedi.

Günümüzde, hatalarından dönmeyerek, halen yalan ve kötülük düşünme batağına doğru gidenleri uyarmak gerekiyor. Çünkü gidişleri o kadar kötü yöne ki, sonunda sadece kendileri değil, halk da zarar görebilir. Halk zarar görürse artık o yalancıların Allah’ın mağfiretine sığınmaları iyice zorlaşır.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLARI KANDIRDIĞINI ZANNEDENLERE için yorumlar kapalı

BEDENLERİYLE YAŞAYANLAR HAYVAN, RUHLARIYLA YAŞAYANLAR İNSANDIR

BEDENLERİYLE YAŞAYANLAR HAYVAN, RUHLARIYLA YAŞAYANLAR İNSANDIR

 

Hayvanların bedenlerinin ihtiyaçları olduğu gibi, insanların bedenlerinin de ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları giderme yöntemleri arasında paralellik varsa, insan ile hayvan arasında da benzerlik var demektir. Bu ihtiyaçları giderirken oluşan zıtlık oranında insan ile hayvan arasında farklılık vardır. Bu fark ve zıtlık, ancak, insanlarda ruhun devreye girmesiyle meydana gelebilir. Konuyu daha net aktarabilmek için bazı örnekler verelim.

Hayvanlar da, insanlar da, karınlarını doyurmak zorundadırlar. Aç olarak yaşayabilecekleri süre çok sınırlıdır. Hayvanlar, yiyecek bulmakta zorlanırlar ve bulamazlarsa, bu sürede, aç kalırlar. Fakat yiyeceğe ilk ulaştıkları anda, hiç beklemeden hemen yerler. Aç kaldıkları sürenin sonunda yiyeceğe ulaşan hayvanlardan başka türlü bir davranış beklenemez. Çünkü hayvanlar, bedenleriyle yaşarlar. Onları yöneten salgılar ve hormonlardır.

İnsanlar da karınlarını doyurmak zorundadırlar. Bu nedenle kazandıklarından ilk payı yiyeceğe ayırırlar. Fakat insanı hayvandan ayıran farkın biri, karın doyurma yöntemi açısındandır. İnsanlar yiyeceğe ulaşmaları çok kolay iken, bazen, kendi iradeleriyle onu yemezler, aç kalmaya devam ederek oruç tutarlar. Yiyecekleri ellerinin altında iken, kendi istekleriyle oruç tutabilmeleri için, bedenleriyle değil, ruhlarıyla karar almaları ve uygulamaları gerekir. İşte, insanı hayvandan ayıran farklardan birisi, budur.

Hayvanlar da, insanlar da, çiftleşme ihtiyacı hissederler. Hayvanlar çiftleşme ihtiyaçlarını, buldukları ilk fırsatta, ortamına bakmadan gidermeye çalışırlar. Hayvanlardan, bu konuda başka türlü bir davranış beklenemez. İnsanlar ise, içlerinde bu isteği duymalarına rağmen, hemen harekete geçmezler, ortamın uygun olmasını beklerler. Kendilerine hâkim olmaya çalışırlar. İnsanların şehvet duygularına olan hâkimiyetleri, kararlarını ruhlarıyla verdikleri oranda artar. Çoğu zaman, bedenlerinin çok arzu ettiği bazı şehvet hislerini hiç tatmin etmezler. İşte, insanı hayvandan ayıran farklardan birisi de budur.

Hayvanlar, hoşlanacakları şeyler yapmaya çalışırlar. Kendilerine acı verecek her şeyden kaçmaya gayret ederler. Hayvanlardan, bu hususta başka türlü bir davranış beklenemez. İnsanların çoğu, bu uygulamanın tam tersini yaparlar. Hoşlandıkları şeylerden geri durmaya çalışırlar. Hattâ çok zaman, kendilerine sıkıntı verecek uygulamaları, tamamen kendi istekleriyle yaparlar. İşte insanlar arasındaki bu farklılık, insanların ruhlarıyla karar vermelerinin bir sonucudur.

Hayvanlar, sürüler halinde dolaşırlar. Bunun en önemli sebebi, böylece kendilerini güvende hissetmeleridir. Yaygın bir deyiş olan, “sürüden ayrılanı kurt kapar” sözü bu durumu anlatır. Sürü halinde olan insanlara da kitle denilir. Kitlelerin de, yönlendirme açısından, hayvanlara benzediği açıktır. Fakat insanlar, en azından hayatlarının bazı devrelerinde, kendilerini toplumdan soyutlayıp, inzivaya çekilmek isterler. Hayvanlarla insanlar arsındaki bu zıt davranışın sebebi, insanlardaki ruh halidir.

Hayvanların yavruları oyun oynarlar. Onların birbirleriyle oyun oynamalarındaki tek etken, biyolojik ihtiyaçlarıdır. Oyunları, tamamen içgüdüseldir. Bu içgüdü, aynı zamanda, biyolojik ihtiyacı gidermek için işlevseldir. Benzer şekilde, hayvanların yavru olmayanlarının aralarındaki oyunların da temelinde biyolojik ihtiyaçları vardır.

Çocuklar da, büyükler de oyun oynarlar. Fakat bu oyunların temeli biyolojik değildir. Oyunlarının temeli, ruhi düşünce ile ilgilidir. İnsanlar, genellikle, içlerinde hissettikleri manevi ihtiyaçlarını tatmin etmek için oynarlar. Oyun oynayarak bedenlerini geliştirmek gibi içgüdülere sahip değildirler. Dolayısıyla insanlar ve çocuklar, içgüdüsel olarak oynamazlar. Ruh hallerine göre davranırlar. O anda oynamak istemiyorlarsa, oynamazlar. Oyun isteklerinde biyolojik zorunluluk yoktur, ruhi serbestlik vardır.

Sonuç olarak, hayvanların hayatları basittir. İnsanların hayatları ise, karmaşıktır. Birinin hayatı diğerine benzemez. Hayvanların davranışlarını bedenlerinin ihtiyaçları belirlediğinden, hayvanlar masumdur. Günahsızdır. İnsanlar da, doğuştan masum doğarlar. Bizler de, aklımızı ve ruhumuzu kullanacak yaşa gelene kadar masumuzdur. Fakat aklımızı ve ruhumuzu kullanacak yaşa geldikten sonra masumiyetimiz biter, günahlar başlar. Bu günahlardan kurtularak tekrar masumiyete dönebilmemizin tek yolu, aklımızı ve ruhumuzu Yüce Yaradan’ın gösterdiği yönde kullanmaya başlamamızdır. Başka bir yolu yoktur. Bu dönüşü sağladıktan sonra masumiyeti devam ettirebilmemizin tek yolu, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürümeye devam etmemizdir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | BEDENLERİYLE YAŞAYANLAR HAYVAN, RUHLARIYLA YAŞAYANLAR İNSANDIR için yorumlar kapalı

İNSANİ DAVRANIŞLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

İNSANİ DAVRANIŞLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

Bilindiği gibi insanın yapısında, nefsani duygu ve ruh ikilemi bir arada bulunur. Nefsani duygular, nefis olarak tanımlanır. Nefis, kelime anlamıyla güzel şeyler demektir. İnsan her zaman güzel şeylerin peşine düşer. Güzelliğin tanımı ve sınırı ise, her insana göre değişir.

Bazı insanlar, yeni elbiseler giymekten pek hoşlanmazlar. İnsanlar tarafından lüks olarak nitelenen araba, ev gibi eşyaları kullanmayı, lüks yerlerde yemek yemeyi arzu etmezler. Bu davranışlarının temelinde iki nedenden birisi bulunabilir. Birincisi, o kişinin çocukluktan itibaren yapısı böyledir ve zor değişir. İkincisi ise, dünya görüşü ile ilgilidir. Şık giyim, lüks araba ve ev gibi eşyaları kullanması durumunda, çevresindeki insanların kendisine dürüst davranmayacaklarını ve gerçekleri söylemeyeceklerini düşünürler. Hayatın bize öğrettiği bir gerçek, çevremizdeki insanlar zengin olsalar bile, biz lüks hayat yaşıyorsak, bize karşı tiyatro oynadıklarıdır. Sadece bizi öven güzel sözlerle konuşurlar.

Dolayısıyla biz de, çevremizdeki insanlar ister fakir, ister zengin olsunlar, onların bize dost mu düşman mı olduklarını anlayamayız. Biz daha sade bir hayat yaşadığımızda da, elbette, bize karşı tiyatro oynayanlar olacaktır. Fakat hiç olmazsa bazıları, en azından bizden etkilenerek, dürüst olacaklardır. O bazılarının dürüstlüğü, bizim gerçeklerin bir kısmını görmemize ve daha huzurlu bir yaşam sürmemize yetecektir.

Lüks bir restorandaki garsonun bize karşı davranışı ile salaş bir yerdeki garsonun tavrı arasında samimiyet farkı bariz bir şekilde hissedilir. Belki, yenilen yemeğin kaliteleri arsında fark yoktur. Bazı insanlar, garsonların kendilerine, dalkavukluk yaparak da olsa, güzel davranmasını isterler. Bu sebeple bol bahşiş vermekten hoşlanırlar. Bazıları, para vermek yerine, garsonla samimi diyalog kurmayı retcih ederler.

O halde, seçim her insanın kendisine aittir. Kişi hangi seçimi yaparsa yapsın, diğerini seçen için, yanlış diyemez. Çünkü bu uygulamalar, insanın yapısının doğal bir sonucudur. Dolayısıyla, kimsenin kimseye söyleyeceği bir sözü olamaz. Fakat lüks harcamalar, insanları satın almaya çalışmak veya insanlara karşı kibirle tepeden bakmak için yapılırsa yanlış olur. Kendi öz kazancı ile değil de, beytülmalin kasasından yapılırsa haram olur.

Bu nedenle, asıl olan bu seçimimizi, günah işleyecek şekilde yapmamaktır. Takdir edileceği gibi, kibirli davranmamız, günah işlememiz için bir başlangıç oluşturur. Yüce Yaradan, günahları, genel anlamda, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Haram kabul edilen büyük günahlar hakkında, Enam Suresi 151 ve 152inci ayetlerde açıklamalar yapılmıştır. Yüce Yaradan, Kur’an’ında Tur Suresi 32inci ayette, büyük günahlardan kaçınmamız halinde bizim küçük günahlarımızla ilgili olarak Allah’ın rahmetinin genişliğini beyan etmektedir.

Ayrıca Nahl Suresi 61inci ayetten anladığıma göre, dünyada günahsız kimse yoktur. Demek ki, her insan hata yapar. Bu durumu halk arasında söylenen “hatasız kul olmaz” sözü çok güzel ifade etmektedir. Hata yapanlar arasında Yüce Yaradan’ın peygamberlerinin de olduğunu, Allah’ın onları uyarmasından anlıyoruz.

Dolayısıyla, hata yapmak insana mahsustur. Yaptığı hatayı anlayıp pişman olarak dönmek ise, insanidir. Pişman olmak, kişiyi kâmil insan olma merdivenine tırmandırmaya başlar. Pişman olmanın sonrasında güzel işler yaptıkça, kâmil insan olma merdiveninde yükselir.

Kimin daha kâmil insan olduğu hususunda, biz fikir yürütebiliriz. Fakat gerçeği, sadece Yüce Yaradan bilir. Bizim yargılamamız, dışarıdan gördüklerimizle sınırlıdır. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında benzer bir ortam vardır. Romandaki üvey kardeş Alyoşa, mükemmele yakın bir kişidir. Miço (Mitya) ise, nefsani duygularının, şehvet arzularının peşinde koşan birini temsil etmektedir. Bu iki karakterden hangisinin, Tanrı’nın merhametine daha yakın olduğu konusu, hep tartışma konusu olmuştur.

Bu sebeple, karşımızdakiler hakkında karar verirken, ön yargılı olmamalıyız. Benzer şekilde, günahkâr bir insan olduğumuzu, dolayısıyla Tanrı’nın rahmetine mazhar olamayacağımızı düşünerek, umutsuz da olmamalıyız. Nitekim Hicr Suresi 56ıncı ayette, sapkınlardan başka kim umudunu keser denilerek, bize yol gösterilmektedir.

Allah’ın rahmetine kavuşmak için, en az günaha sahip insan olmak, yeter şart olabilir Fakat geçmişi yanlışlarla dolu bir insan, pişman olup kendisini düzeltmeye çalıştığında, belki de diğerine göre daha üst makama layık görülebilir. Ahiretteki makamları, sadece Yüce Yaradan belirler. Bize Kur’an’da yapılan uyarı, imtihanımızın biz ölünceye kadar devam ettiğidir. Bugün günahı az olan kişi, yarın belki, daha çok günaha girebilir. Bugün daha çok günahkâr olan bir kişi, yarın belki, Yüce Yaradan’ın mağfiretine mazhar olabilir.

O halde, yarışımız sadece kendimizle olmalıdır. Başka bazı insanlar, bize kötü veya güzel örnek olabilirler. Ama kötü örnek olanların yaptıklarının tam tersini yaparak veya güzel örnek olanları tam taklit ederek bir yere varamayız. Çünkü Yüce Yaradan, her birimizi farklı yapıda ve özelliklerde yaratmıştır. Biz istesek de başkası olamayız. Bu sebeple, Allah’ın, her birimizi, kendi özelliklerimize ve kendi özgür düşüncemizle yaptıklarımıza göre değerlendirmesi ihtimali kuvvetlidir. Asıl olan, önce kendimize, sonra çevremize karşı dürüst olmamız, adaletle hükmetmeye gayret etmemizdir. Bu yarışta bize yol gösterecek olan da Allah’ın kutsal kitapları olmalıdır. Kutsal kitapların içerisinde en güvenilir olanı, içerisinde birbiriyle çelişen ifadelerin bulunmadığını gördüğümüz kitaptır.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANİ DAVRANIŞLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER için yorumlar kapalı

KİTLE İLE HALK ARASINDAKİ FARK

KİTLE İLE HALK ARASINDAKİ FARK

 

Kitle terimi genel anlamda, bazen topluluk bazen de halk tabiri yerine kullanılır. Köy ve kasaba yaşamında kitle yoktur. Bu terim, şehirlere göç başladıkça ve şehirler büyüdükçe ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, ülke içerisinde yaşayan halkı tanımlamak için kullanılmıştır.

Hâlbuki kitle ile halk arasında fark vardır. Köy ve kasabada yaşayanlar halktır. Çünkü onların ortak değerleri vardır. Köydeki bireyler bu değerlere katılım sağlarlar. Bu katılımlar çoğunlukla içten gelen bir rıza sonucu oluşur. Dolayısıyla bu katılımlar bir taraftan bir ittifak içerir, diğer yandan, tam olmasa bile, fertlerin özgürlüğü vardır.

Kitleler ise, sadece bazı ihtiyaçları ve bazı ortak bakış açıları dolayısıyla bir araya gelmiş insanlardan oluşur. Dolayısıyla kitle içerisinde bulundukları sürece, bireylerin özgür düşünceleri yok gibidir. Bu sebeple, özgür olmayan fertlerin bir araya gelmesiyle oluşan kitlenin de şahsiyetinin varlığı düşünülemez.

Takdir edileceği gibi, kişiliksiz topluluklar kolay idare edilirler ve kolayca yönlendirilirler. Çünkü artık kitle içerisindeki insanlar, tek tipleşmişler ve sanki insan güruhu haline gelmişlerdir.

Bazı durumlarda ise, bizim değerlendirmemiz açısından bakılınca halk olduğu düşünülen guruplar bile, kitle anlayışına sahip olmuşlardır. Bu duruma verilebilecek güzel bir örnek Japonya’dır. Japonlara, imparatorlarının güneş tanrıçasının oğlu olduğu öğretilmiştir. Bununla da kalınmayarak, Japonya’nın bütün dünyadan önce yaratıldığı inancı aşılanmıştır. 1945 yılındaki acı yenilgiye kadar bu durum devam etmiştir. Bu yıla kadar, köy ve kasabalarda yaşayan insanlardan başka, üniversitelerde bile konu bu şekilde anlatılmıştır. İşin ilginç yönü, bu anlatılanlar o kadar yaygın olunca, inananların sayıları da çok fazla olmuştur. Benzer anlayış, komünist sistemle yönetilen ülkelerin, kendi liderlerini övmek için geliştirilmiştir.

Kitle ile halkı ayıran bir başka unsur daha vardır. Kitleler, icracılar ve izleyiciler olarak iki guruba ayrılır. Kitlelerde icracılar başkalarıdır. Bunlar da çok küçük bir azınlıktır. Bu küçük gurubun yaptıklarını izleyenler ise, kitlenin ana gövdesini oluştururlar. Kahir çoğunluğa sahiptirler.

Hâlbuki biraz öncede belirttiğimiz gibi halk iki guruba ayrılmamıştır. Halkı icracılar ve izleyiciler olarak, net bir şekilde, ikiye ayıramayız. Hemen herkes, hem icracı hem izleyicidir. Yani herkes katılımcıdır. Köy ve kasabalarda düzenlenen şenlikler, düğünler, cenaze törenleri ve diğer etkinliklerde, hemen her insan kendi özgür davranışını göstererek, etkinliğin içerisinde yer alır. Bu sebeple aynı kişi, bazen icracı bazen izleyici konumunda, kendi özgür iradesiyle, yer alır. Dolayısıyla, halk diye nitelediğimiz topluluklarda olduğu gibi, önceden paylaşılmış roller yoktur.

Bilindiği gibi, basın, radyo ve televizyon (genel olarak medya), kitle iletişim araçları olarak tanımlanırlar. Otobüs, tren, gemi, uçak gibi vasıtalar da, kitle ulaşım araçlarıdır. Aslında gerçek uygulama da, bu tanımlara çok uygundur. Çünkü bir tarafta medyada yazan ve programlar yapan küçük bir azınlık vardır. Diğer yanda ise, bu programlara hiçbir müdahalesi olmadan, sadece izleyen büyün çoğunluk vardır. Kitle ulaşım araçlarında da benzer durum söz konusudur. Yolcuların tek özgürlüğü, tıpkı iletişimde medyadan birisini izleme kararı verme gibi, gideceği yeri seçme konusundadır. Çoğunlukla, bineceği aracı seçme ihtimali bile yoktur. Binilen aracın büyüklüğü yani binen insan sayısı arttıkça, içindekileri yönlendirmek daha kolaylaşır. Çünkü aracın içerisindekiler, aracı yönetenlerin kurallarına uymakla yükümlü hale getirilmiş ve genel izleyici konumuna indirgenmişlerdir.

Takdir edileceği gibi, medyanın insanlar üzerindeki etkileri her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle, medya kuruluşlarını yönetenler, kendi aralarında organize olduklarında, insanları istedikleri gibi yanıltabilmektedirler. Kolayca yanıltabilmelerinin bir başka sebebi daha var. Hayatlarında ders kitapları dışında doğru dürüst kitap okumamış olan insanlar, günlük yaşamlarında ortalama dört saat televizyon izliyorlar. Kitap okuduğu düşünülen insanların bile çoğunluğu, kitapları, ancak işe gelip giderken toplu taşım araçlarında okuyabiliyorlar. Bunların çoğunluğu işyerlerinde bilgisayar başında zaman harcıyorlar. Eve geldiklerinde ise, ya bilgisayar başında veya televizyon karşısında vakit geçiriyorlar. İşin ilginç tarafı, bu yaptıklarını da kültürel faaliyet olarak görüyorlar.

Oysaki televizyon ve bilgisayarlar, düşünmemize fırsat bırakmıyorlar. Bize kendi çözümlerini sunuyorlar. Bu çözümleri yepyeni bir şey öğrenmiş gibi görmemizi sağlıyorlar. Bilgisayar ve televizyon başında iken, kendi iç dünyamıza girerek tefekkür etmemiz, düşünceye dalmamız mümkün olmuyor. Aksine televizyonlar iç organlarımızı dinlememizi tavsiye ediyorlar. Ağrıyan bir yerimiz olup olmadığını dinleyerek, doktorlara yönlendiriyorlar. Her gün kendi iç organlarını dinlemeye alışınca, en ufak bir farklılıkta hemen telaşa kapılanlar artıyor. Diğer yandan filmler ve dizi şeklindeki filmler ile her insanın sahtekâr olabileceği imajı oluşturuluyor. Bir süre bu şekilde yaşayan insanlar, artık sadece tıp doktorlarına değil, filmlerden dolayı eşine, çocuklarına ve arkadaşlarına güvenemedikleri için ruh bilimi yaptıkları iddia edilen psikologlara gitmeye başlıyorlar.

Bu durum, kitle iletişim ve ulaşım araçlarındaki hızlı gelişmelerden dolayı, köy ve kasabalara da yayıldıkça, halk olarak niteleyeceğimiz ve ortak değerleri olan insanların ortak değerleri de yönlendirilerek tek tipleştirilmiş oluyor. Yani kitle haline geliyorlar. Dünya küreselleştikçe, neredeyse küreselleşmenin tesiri altına giren her yerdeki insanlar kitle haline dönüşüyorlar.

Eğer insanlar kitle haline dönüşürlerse ve menfaatinden başka bir şey düşünmeyen yöneticilerin eline düşerlerse, insanlığın geleceği için umutlarımız azalır. İnsanlığın istikbaline umutla bakabilmemiz için, toplulukları halk haline getirmenin gayreti içerisinde olmalıyız. İnsanların izleyici değil, katılımcı olmalarının yolunu açacak çalışmalardan birisi, sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu kuruluşlar ve buralarda çalışanlar, elini taşın altına koyma hususunda örnek oldukça, insanların aralarındaki ortak değerler artacaktır. Siyasi yöneticiler ve medya kuruluşlarının program yapımcıları içerisinden, insanlarla iç içe yaşayan ve onların dertleriyle samimi bir şekilde hemhal olanlar arttıkça, halk konumuna gelen insan sayısı artacaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | KİTLE İLE HALK ARASINDAKİ FARK için yorumlar kapalı

PEYGAMBERİMİZİN YOLUNDAN GİTMEYİNCE

PEYGAMBERİMİZİN YOLUNDAN GİTMEYİNCE

 

(Not: Bu yazı Ağustos 2013 yılında yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Hudeybiye Barışından sonra Suriye taraflarından gelen tehditler için Peygamberimiz, 3.000 kişilik bir ordu hazırladı. Ordunun başına eski bir köle olan Zeyd bin Harise’yi getirdi.

Böylece Hz. Muhammed, insanların geçmişlerine göre değil, şimdiki hallerine, ahlâklarına ve kapasitelerine göre davranmak gerektiğini bizlere öğretmek istemiştir.

Aslında, Gifari kabilesinden kervan soyguncusu bir haydut olan Ebu Zer’in durumu insanlara güzel bir örnek olmuştu. Hz. Muhammed’e sorduğu soruların cevaplarını alınca, kendiliğinden Müslüman olarak peygamberimizi bile şaşırtmıştı. Ama sonrasında sahabelerin dünya nimetlerinin peşine gereğinden fazla düştüğü zamanlarda, onları en çok uyaran o oldu. Çünkü ihlasıyla, tembelliği ve lüksü eleştirmesiyle, titizliğiyle herkese örnek insan haline gelmişti. Ebu Zer, sadece maddiyat peşinde koşmanın sonunun olmadığını yaşayarak görenlerdendi.

Bu seferden birkaç yıl sonra Peygamberimiz, yine aynı bölgeye bir sefer düzenledi. Bu defa da, orduya komuta etmesi için önceki seferde şehit düşen Zeyd’in oğlu, 20 yaşındaki Usame’yi tayin etti. Hâlbuki orduda nice tecrübeli sahabeler vardı.

Bu olayda Peygamberimiz iki konuda bize ders veriyordu. Birincisi tecrübeli sahabelerin nefislerinin terbiyesinin ölçüsünün görülmesini arzuluyordu. İkincisi, eskilerin yorulduğunu, artık yerlerini yeni insanlara bırakmaları gerektiğini vurguluyordu.

Bizlere ahlaki, fikri ve ruhi vasıfların önemli olduğunu, yaşın veya eski halinin bu görevlere gelmesine engel olmaması gerektiğini vurguluyordu.

Nitekim Ertuğrul Gazi, Peygamberimizin bu öğretisini uyguladı. Arkadaşlarını topladı, yoruldum diyerek görevi oğullarından birine bırakmak istediğini söyledi. Onlar da Osman’ı seçtiler. Yaşlı beylerden bir kısmı oğul Osman’ın emrinde çalıştılar. Kendi oğlu olanlar ise görevlerini oğullarına devrettiler. Oğullarını Osman’ın emrine verdiler.

Böylece, küçücük bir beyliğin çok büyük bir devlete geçişinin temelini attılar.

Osmanlı padişahı ll. Murat, daha 40 yaşında iken, yoruldum diye tahtını oğlu Mehmet’e bıraktı. Sağlığında oğlunun eylem içerisinde yetişmesini, kararları kendinin almasını sağladı.

Böylece oğul Mehmet 21 yaşında, çok kişinin fethetmek için uğraşıp başaramadığı İstanbul’u aldı.

Kanuni Sultan Süleyman ise aynı hassasiyeti gösteremedi. Padişah oluşunun 33. yılında evladının ölüm emrini kendi vermek zorunda kaldı. Daha sonra diğer oğlu Beyazid için aynı şeyi yaparak acıların en büyüğünü tattı. Allah da Osmanlıya Şehzade Mustafa gibi şehzadeler vermedi. Devlet durakladı.

Günümüzde dünyanın ve ağırlıklı olarak Müslüman ülkelerin durumu içler acısı. Yeraltı zenginliklerine rağmen iç düşmanlıklar en üst seviyede. Sebebine baktığımızda Peygamberimizin öğütlerini dinlemediğimiz anlaşılıyor.

İran’da Şah Rıza Pehlevi, Irak’ta Saddam, Mısır’da Nasır, Enver Sedat, Mübarek, Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esad ailesi.

Şimdilik bu ülkeleri saymamızın sebebi günümüzde halkın birbirine karşı hoşgörüsünün çok az olduğu ülkeler olmaları.

Bir insan aynı görevde uzun süre kalabilmek için, ya sert davranacak veya taraftarlarını tutabilmek için düşman guruplar oluşturup onları taraftarlarına hedef gösterecek. Dolayısıyla halk birbirine düşman hale gelmektedir.

Müslüman dünyasının bu halde olmasının bir başka sebebini Peygamberimiz son günlerinde şöyle ifade etmiştir: “Sizlerin geri putperestliğe döneceğinizden korkmuyorum. Ama dünya malı için birbirinize düşeceğinizden korkuyorum.”

Maalesef Peygamberimizin korkuları Dünyanın küreselleşerek maddiyat ağırlıklı olduğu bu günlerde daha fazla gerçekleşiyor.

Çözüm yolumuz; Kur’anı ve Peygamberimizi gerçek yönleri ile anlamak ve öncelikle kendi hayatımızda uygulamaktır.

Dini, Hz. Muhammed kategorisine gönderildi | PEYGAMBERİMİZİN YOLUNDAN GİTMEYİNCE için yorumlar kapalı