SALGINI MERHAMET VE YARDIMLAŞMA OLMADAN YENEMEYİZ

SALGINI MERHAMET VE YARDIMLAŞMA OLMADAN YENEMEYİZ

 

Salgın hastalığın sebeplerini kavrayabilirsek, insanlığı salgından kurtarabilecek çözüm üretmeye başlayabiliriz demektir. Salgının nedenleri üzerine, tıbbi açıdan çok sayıda makale yayınlandı. Dolayısıyla biz burada, konunun tıbbı ilgilendiren kısmına ve ayrıntılarına girmeden, diğer sebepler hakkındaki fikrimizi paylaşacağız.

Salgına yol açan sebeplerin temelinde, “kalkınma dinine” iman düşüncemiz yatmaktadır.

İnsanlığın çoğunluğu olarak bütün amacımız, kalkınmamızı hızlandırmak oldu. Kalkınmayı hızlandırabilmemiz için, yeryüzünün bütün imkânlarından faydalanmaya çalışıyoruz. Dünyamızın milyonlarca yıldır oluşmuş varlıklarını, birkaç asırda tüketmeye çalışıyoruz. Bununla da yetinmiyoruz. Daha çok kazanabilmek için, tarım ürünlerimiz, hayvanlarımız, insan olarak kendi sağlığımız dâhil, her şeyi tahrip ediyoruz. En son tahrip ettiğimiz bilgi, salgın döneminde ne kadar insanın vefat ettiği bilgisidir. Resmi verilere inanan sayısı çok azdır. Çoğu insan kendisine göre bir rakam söylemektedir.

Tahrip ettiğimiz bu varlıkların ilki ormanlardır. Ormanlarımızın durumunun, en azından, yüz yıl öncesine göre ne hale geldiğini tespit ettikçe, son dönemde yapılan tahribatın miktarı ortaya çıkıyor. Ormanların tahrip olmasının sonuçları hakkında çoğumuz, uzun uzadıya konuşabiliriz. Çünkü rakamlar çok açık. Fakat tarımdaki denetimsiz genişlemenin sonuçları hakkında, net bir bilgiye sahip değiliz. Bilgimiz yetersiz olunca, geçerli bir fikre de sahip olmamız zor. Bilgimiz yetersiz olunca, çözüm üretebilmemiz de zorlaşıyor. Dolayısıyla, merhamet duygumuz oluşmuyor ve tahribat artarak devam ediyor.

Madencilik çalışmalarındaki aşırı kâr hırsının sonuçlarını görebiliyoruz. Ama vahşi tabiat olarak tarif edebileceğimiz doğadaki canlı türler üzerinde yaptığımız müdahalelerin sonuçlarını hesaplayamamaktayız. Dolayısıyla tahribatı sadece kâr açısından değerlendiriyoruz. Diğer canlılara merhamet etmiyoruz ve bu merhametsizliğimizin insanlığın geleceğine etkisini göremiyoruz.

Sera gazlarının salınımı hakkında çok ciddi araştırmalar yapabiliyoruz. Fakat tarımda kullandığımız ilaçların ve hormonların, insan sağlığı üzerindeki tesirleri hakkında net bir araştırma yapamıyoruz. Dolayısıyla kâr hırsı içerisinde devam ediyoruz ve merhamet duygumuzu giderek köreltiyoruz.

İnsanların bağışıklık sistemini güçlendirmek için, neleri yemesi veya hangi destek vitaminleri alması gerektiği hususunda fikir verenlerimiz çok fazla. Ama giderek betonlaşan şehirlerin, insanları doğal ortamdan uzaklaştırmasının sonuçları hakkında fikir üretemiyoruz. Dolayısıyla, bir taraftan tarım alanlarını bozup betonlaştırmaya diğer yandan insanları betonların içerisine hapsetmeye devam ediyoruz. Yani ne tarım alanlarına ne de insanlara merhamet etmiyoruz.

İnsanlığın gerçek sorunları üzerine fikir üretmekte çok zorlandığımız halde, ekonomi yönetiminde, kimseye düşüncesini sormadan, kararlar alıyoruz. Salgın döneminde uygulanan yasaklar ve iş yerlerinin kapatılması sonucunda, ekonomide ciddi ölçüde düşüş yaşanmıştı. Salgın biraz gevşeyince, hemen kalkınma dini devreye girdi ve ekonomideki düşüşü durdurmayı hedefledi. Ekonomiyi yeniden canlandırmak için, insanlara, faiziyle birlikte geri ödemeleri gereken borçlar verdik.

Çünkü ekonomiyi yönettiklerini zanneden dehaların iman ettiği bir fikir var. Onlara göre, kalkınma dininin motoru, borçtur. İnsanlar borçlandırılmadıkları zaman, ekonominin motorunun duracağını düşünürler.

İlginç olan, bu borçların hangi harcamalar için verildiğidir. Faiziyle verilen krediler, yine şehirlerdeki betonarme inşaatları alarak, insanların doğadan daha çok uzaklaşmalarına vesile oldu. Faiziyle verilen borçların bir kısmı da, otomobil alımında kullanılmak üzere planlandı. Böylece içinde yaşadıkları şehrin havasını daha çok kirletmelerine ve yeni masraf kapısı açılarak, daha çok borçlanma ihtiyacını hissetmesine sebep olundu.  Diğer yandan tatil yapılabilmesi için verilen faizli borçlar da yekûn tutuyordu. Böylece insanlar kalabalık mekânlarda bir arada olmaları ve tatil rehavetiyle tedbir almalarının zorlaştığı ortamlar oluşturuldu. Yani verilen borçların neredeyse hiçbir kısmı, tabiatın kendisini toparlaması için harcanmadı.

Hâlbuki salgın döneminde, daha farklı davranmamız gerektirecek çok olaylar yaşamış ve bazı yeni düşüncelere ulaşmıştık. İnsanlar arasındaki yardımlaşma duygusunun önemine ve kanaatkârlığın gerekliliğine inanmıştık. Bu yeni fikirlerimizi uygulamak ve geliştirmek için, devletler öncü olmalıydı. Doğaya merhamet ederek, onu korumayı hedeflemeliydik. İnsanlara merhamet ederek, onları sağlıklı yaşatmaya çalışmayı gaye edinmeliydik İnsanlara borç verirken bir kısmını karşılıksız, bir kısmını da faizsiz vermeliydik. Ama parayı verirken, harcama yerlerini yeniden düzenlemeliydik.

Eğer salgından kurtulmak için, bütün umudumuzu, aşının bulunmasına bağlarsak, sonraki salgınlara davetiye çıkarmış oluruz.

Salgın nedeniyle artan sağlık harcamalarımızı düşürmek istiyorsak, bunu yaşlı insanları ölüme terk ederek başaramayız. İnsan hakları ilkelerine uygunluk açısından ilk sıralarda görülen bazı ülkelerin, yaşlılara kötü davranmaları, o ülkelerin insan hakları savunuculuğunun, gösteriş için yapıldığı izlenimi oluşturdu.

Eğer biz insanlara, çocuklara ve yaşlılara merhamet etmezsek, Yüce Yaradan’dan merhamet bekleyemeyiz.

Salgının en çok zarar verdiği ülkeler arasında ilimde, teknolojide, tıpta, ilaç sanayinde en ileri olanlar var. Fakat bu salgında, hepsi de çaresiz kaldı. Demek ki, bilim ve teknik her şeyi çözmüyormuş. Yalnızca bilim ve tekniğin yeterli olduğu, başka bir şeye ihtiyacımız olmadığı söylemi geçersizmiş. Dolayısıyla, bu salgın döneminde, insanlığın sorunlarını çözebilmek için, merhamet ve yardımlaşmaya da ihtiyacımızın olduğu, net bir şekilde ortaya çıktı. Salgın vesilesiyle, bilim ve tekniğin, insanlığın değil, maalesef, paranın emrinde girdiğini ve daha çok, para sahiplerine hizmet ettiğini, daha net kavradık.

Bilindiği gibi, geliştirilen teknoloji sayesinde uzayda yeni imkânlar aranılmaktadır. Bir taraftan da, gelecekte yaşanabilecek yerler de araştırılıyor. Fakat bu gayretler için çok ciddi paralar harcanırken, bu paraları yeryüzünü tahrip ederek elde etmekteyiz. Bu garip gayretimize rağmen, yeni yaşam alanları bulalım derken, elimizdeki yeryüzünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Çünkü son teknoloji ile yapılmış mikroskoplarla ancak görülebilen küçücük bir virüs karşısında, bilim ve teknoloji çaresiz kaldı. Bu çaresizlik, inşallah, insanlar için hayırlı bir uyarı olur. Bizlerin yeryüzüne sevgi ve merhametle yaklaşmanın gayreti içerisine girmemize vesile olur inşallah. Eğer gezegenimize sevgi ve merhametle yaklaşırsak, yaşam için yeni yerler aramaya gerek kalmadan, dünyada huzur içerisinde yaşayabiliriz.

Salgın döneminde yaşanan olaylar, her insanın içerisinde, hem evliyalık hem de eşkıyalık anlayışının bir arada olduğunu net şekilde gösterdi. Birçoğumuz evimizde otururken kendi kendimizi sorguladığımızda, içimizdeki eşkıyalık anlayışını daha çok öne çıkardığımızı fark ettik. Bu farkındalığımızı sonuçlandırarak, evliyalık tarafımızı öne çıkarmanın gayreti içerisinde olmalıyız. Bizler, bu değişikliği gerçekleştiremediğimiz sürece, salgın hastalıklar, ekonomik krizler, kıtlıklar hayatımızın bir parçası olmaya başlayabilir. Bütün bu musibetlerle baş edebilmek için, sadece bilim ve teknolojiden medet ummamız bizi hüsrana uğratabilir. Salgına sebep olan kalkınma dininin ve doğadaki tahribatın bir sebebi de, ulaştığımız teknolojinin seviyesidir. İçlerindeki eşkıyalığı öne çıkaran insanların kullandıkları yöntemlerin çoğu, bilim ve teknoloji sayesinde ulaştığımız bilgilerdir. Bu durumu değiştirebilmek için, muhtemelen tek şansımız var. O da, insanlarda var olan evliyalık, yani merhamet ve yardımlaşma duygusunu daha etkin hale getirmek için ortaklaşa hareket etmektir. İnsanlık olarak dikkatimizi ve fikri istişarelerimizi bu alana yöneltmemiz gerekmektedir. Bütün insanlık olarak aynı şeyi yapmamız çok zor olacağı için, burada da ilk sorumlular, toplumun önderleri konumundaki zenginler ve yöneticilerdir.

Salgın konusuyla dolaylı bağlantılı olan bir husus daha var. Bilhassa fakir insanlar, yeterince bakamayacaklarını, iyi yetiştiremeyeceklerini bildikleri halde, çok çocuk sahibi olmaya çalışıyorlar. Bu durum, hayatın zor şartları içerisine attıkları çocuklarına merhamet etmediklerinin bir göstergesidir. Tıpkı, yüzme bilmeyen bir insanı derin denize itmek gibi, çocuklarına karşı merhametsiz davranmış olmaktadırlar.

Salgının bize öğrettiği bir başka husus da şudur. Gördük ki, salgın karşısında bütün insanlar eşitler. Tıpkı, Yüce Yaradan karşısında hesap verirken ki gibi eşitler. Salgının etki alanında, zengin-fakir, yönetici-yönetilen, asker-sivil gibi ayrımlar yok. Salgın, büyük devlet-küçük devlet diye de ayırmadı. İnsanların, (yalnızca dilleriyle ifade ettikleri) dini inançlarına da bakmadı. Sadece tanrıtanımaz olanlara da musallat olmadı. Yahudi’yim, Hıristiyan’ım, Müslüman’ım diyenleri de öldürdü.

Salgının ayırdığı tek şey, yaşımız idi. Salgında ölenlerin yaşlarının ortalaması, ülkelere göre değişmekle birlikte, 70 civarında idi. Bilim insanları, bu durumun sebepleri olarak, yaşlı insanların başka hastalıklarının olması dolayısıyla, bünyelerinin zayıf olmasını göstermektedirler. Bilimsel açıdan bakınca, bu sebep doğrudur.

Biz konuya, yazımızın başlığı açısından yaklaşmaya çalışacağız. Takdir edileceği gibi, 65 yaşını geçmiş insanların daha merhametli olmaları beklenir. İnsanlara davranışlarının, torunlarına gösterdikleri sevgiyle benzer olacağı düşünülür. Fakat maalesef, böyle olmamaktadır. Bilhassa, zenginler ve yöneticiler arasında, merhametli insan sayısı giderek azalmaktadır. Günümüz dünyasındaki zulümlerin asıl kaynağı, bu yaşlardaki insanlardır. Yaşlı insanların yaptıkları zulümler üzüm salkımı yöntemiyle yayılmaktadır. Zenginler veya üst yöneticilerden zulüm gördüğünü düşünen insanlar, aynı zulmü kendi astlarına, onlar da silsileyi takip ederek, kendi astlarına aktarmaktadırlar.

Yaşlıların yaptıkları zulümlerin etkisini artıran bir başka sebep daha vardır. Takdir edileceği gibi, zalim olan kişi genç birisi ise, onu yakalamak ve cezalandırmak daha kolay olur. İnsan yaşlandıkça, tecrübesini ve bilgisini hinlik temelindeki uygulamalarında kullanmaya meyletmektedir. Yani, fark ettirmeden zulüm yapabilmektedir. Ayrıca, yaşı ve maddi imkânı ilerledikçe, etki alanı daha da genişlemektedir. Dolayısıyla, aynı zalimliği yapan bir gence göre tesiri, çok fazla olmaktadır.

65 yaşını aşmış insanların bir başka özellikleri, fiilen çalışma imkânları azaldığı için, kazançlarını daha kısa yollardan elde etmeye çalışmalarıdır. Bu kısa yollardan birisi, yukarıda bahsettiğimiz zalimlikleridir. Ama 65 yaş üstü nüfusun önemli bir bölümünde, günlük yaşam mücadelesindeki halkın içerisinde daha yaygın olanı, para oyunlarıyla kazançlarını artırmalarıdır. Yaşlılıkları için biriktirdikleri paraları, borsa-faiz-döviz üçgeninde dolaşarak çoğaltmaya çalışmaktadırlar. Bu davranışları, çevresindeki insanlara yardımcı olmalarının önünde engel oluşturmaktadır. Kendilerinden yardım isteyen akraba veya dostlarına, aynı maddi getiriyi onlardan alamayacaklarını düşündükleri için, olumsuz cevap vermektedirler. Bu anlayış, insanlar arasındaki güvenin kaybolmasına ve kazanç hırsıyla zalimliklere bulaşılmasına sebep olabilmektedir.

Dolayısıyla, merhametli davranmadıkları için zalimliğin önünü açan 65 üstü yaş gurubu, oturdukları yerden para kazanma hırsları nedeniyle, yardımlaşma anlayışının da yok olmasına vesile olmaktadırlar.

Salgın hastalık, bu yazımızı yazdığımız günlerde biraz tavsamış durumdadır. Ancak, her an geri nüksedebilir. Çünkü salgın dönemindeki hapis hayatından kurtulanların büyük çoğunluğu, hemen eski hallerine döndüler. Ne bilim insanlarını dinlediler, ne de vicdanları dinlediler. Yine, nefislerinin istekleri peşinde koşmaya devam ettiler. Hattâ, yeniden kısıtlamalı günler gelirse, o günlere maddeten daha güçlü olarak girelim düşüncesiyle, zalimliklerini ve paragöz tavırlarını artırdılar. Tıpkı, denizin ortasında fırtınaya yakalanınca, Yüce Yaradan’a enine boyuna dua eden, ama karaya ayak basınca her şeyi unutan insanlar gibi oldular.

Hâlbuki tam tersini yapmamız gerekmektedir. Bilhassa 65 yaşının üstündeki insanların, daha merhametli ve yardımsever olmaları halinde gelecek daha farklı olabilecektir. Onlardaki bu güzel duygular, toplumun diğer kesimlerine sirayet edecek ve bilim insanlarının istedikleri maske-mesafe-temizlik uygulamasını kolaylaştıracaktır. Diğer taraftan, merhamet duygumuz sayesinde, fakirlere yapılacak maddi yardımlarla, fakirlerin de bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesi çabaları artacaktır.

Günümüzde bazı psikologlar, hastalarının hallerinden edindikleri tecrübeyle, iyilik yapmanın, iyilik yapan insanın bağışıklık sistemini güçlendirdiğini söylemektedirler. Halkın maddi ve manevi bağışıklık sistemi güçlendikçe, hem hastalığa yakalanan sayısı azalacaktır, hem de hastalığa yakalansa bile kurtulanların sayıları artacaktır. Merhametli ve yardımsever olmazsak, salgının ilacı bulunsa bile, insanlara faydası beklenenden çok az olur. İlaçlara belli kesimler çok daha kolay ulaşırken, çoğunluğun ulaşması çok uzun zaman alır.

Burada dikkat edilecek bir başka husus var. Salgından ölenlerin çoğunun 65 yaş üstü olmasına rağmen, onlara virüsü bulaştıranların büyük çoğunluğu, daha genç insanlar. Dünya küreselleştiği için de, kimin kime bulaştırdığı bilinememektedir. Yukarıda bahsettiğimiz merhamet ve yardımlaşma sayesinde, hem bedenen hem de ruhen güçlü olan insan sayısını artırarak, salgının etkisini azaltabiliriz.

Bilindiği gibi insanlar, salgın öncesi dönemde cenazelere kalabalık olarak katılabiliyorlardı. İnsanlar, cenaze törenleri sırasında ruhen farklı bir hale gelirler. Törene katılanlar olarak bizler, birbirimizle konuşurken, başlangıçta, genel olarak, “ölümlü dünya, her şey boş, esas olan arkamızdan hayırla anılacağımız işler yapmak” şeklinde ifadeler kullanırız. Ama tören bittikten sonra, bulunduğumuz ortamı bile terk etmeden, hemen değişiriz. Sohbetlerimiz dünyevi konulara, dedikodulara döner. Oradan ayrıldıktan sonra ise, çoğumuz, cenazeyi tamamen unuturuz ve nefsimizin peşine düşeriz. Sonra, bir gün ölüm sırası bize gelir. Bu defa, bizim cenaze törenimize katılanların çoğunluğu aynı şeyleri yaparlar.

Cenaze törenlerinde gösterdiğimiz bu anlayışın benzerini, salgın döneminde de sergiledik. Salgın sırasında uhrevi düşündük, salgın tavsayınca, dünyaya geri döndük. Bu yanlıştan vazgeçmezsek, aynı ölüm bizim de başımıza gelebilir. Eğer salgın nedeniyle vefat edersek, bizim cenazemize katılamazlar bile.

O halde insanlar olarak, titreyip kendimize dönme gayreti içerisinde olalım. Her şeyi tahrip etme yeteneğimizi sorgulayalım. Oynadığımız tiyatro sahnesinden, gerçek hayata dönelim. Yani “insan” olduğumuzu hatırlayarak, merhametli olmaya ve yardımlaşmaya çalışalım.  Aksi takdirde, salgından, büyük darbe almadan çıkmamız, hem kendimizin hem de insanlığın geleceğine umutla bakmamız çok zor olacaktır.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir