İNSAN TANIMLARI ÜZERİNE  

BİLGİNLERİN VE DÜŞÜNÜRLERİN İNSAN TANIMLARI ÜZERİNE

 

İnsanın tanımını çok kısa bir şekilde yapmak isteyen bütün bilginler, referans noktası olarak hayvanları almışlardır.

Aristo’ya göre insan, düşünen bir hayvandır. Descartes’a göre, konuşan, Konfüçyüs’e göre, öğrenen, Sokrates’e göre, sorgulayan, Eflatun’a göre, toplumsal (siyasal), Kant’a göre, eleştiren, Gazali’ye göre, tutarsız, Albert Camus’ya göre, itirazcı, Hegel’e göre, sistematik, Popper’e göre, yalanlayan, Nietzche’ye göre ise, düpedüz bir hayvandır.

Yukarıdaki tanımlar içerisinde, Eflatun’unki hariç, diğerleri açıkça anlaşılabilmektedir. Eflatun’un “insan toplumsal (siyasal) bir hayvandır” sözü, farklı tartışmalara sebep olmuştur. Filozofun bu sözünü aktaran kaynakların büyük çoğunluğu, “insan, sosyal bir hayvandır” şeklinde algılamışlardır. Bu nedenle, düşünürün, insan tarifini “toplumsal hayvan” olarak tercüme etmişlerdir.

Hâlbuki siyasal ile sosyal arasında ciddi farklar vardır. Tercümeyi yapanlar, belki de, siyasetçilerin hilebazlıklarını, sadece kendi menfaatlerini düşündüklerini ve çıkarları için halkı kandırmaktan çekinmediklerini gördüklerinden, Eflatun’un sözünü değiştirmişlerdir. Öyle ya, siyasal insan bu ise, Eflatun gibi dönemine göre uhrevi yönü olan bir filozof, böyle söylememiş olmalıdır. Dolayısıyla, kendilerini Eflatun’un yerine koyarak, sosyal olmanın, insanı hayvandan ayıran bir özellik olduğunu vurgulamışlardır.

Hangi sözün daha gerçekçi olduğunu, yapacağımız irdelemelerimizin sonucunda kendimiz karar verelim. Günümüzde hayvanlarla ilgili çok sayıda belgesel yapılmakta ve yayınlanmaktadır. Bu belgesellerde de görülmektedir ki, hayvanların da, sosyal yaşantıları vardır. Onların da uymak zorunda oldukları ve uydukları sosyal kurallar olduğunu, belgeselleri çekmek için uzun çalışmalar yapan uzmanlar ortaya koymuşlardır. Burada sadece bir türden örnek vermekle yetineceğiz.

Henüz yavru olan kurtlar, aralarında oynaşırlarken, içlerinden birisi oynaşı dövüşe çevirirse, onu diğer yavrular dışlıyorlar ve onunla oyun oynamıyorlar. Diğer taraftan, aşırı karlı bir arazide yiyecek aramak veya başka bir amaçla yer değiştiren kurtlar, tek sıra halinde yürürler. En önde, sürünün en güçlülerinden bir kurt gidiyor ve çok kalın olan karda, ilk izleri oluşturuyor. Onu, sürünün güçlü ve genç kurtları takip ediyorlar. Sıranın ortalarında, yavru, yaşlı veya dişi kurtlar yer alıyorlar. Kuyruğun arka tarafında ise, sürüyü arkadan gelecek tehlikelere karşı koruyabilmek için, tecrübeli ve güçlü kurtlar yürüyorlar.

Kurtlardaki bu sosyal dayanışma hemen bütün hayvanlarda görülmektedir. Hattâ, bu sitede yayınladığımız “Kâmil İnsanlar Bal Arıları Gibi Olmalıdır” başlıklı makalemizde aktardığımız üzere, bal arılarındaki sosyal sorumluluk anlayışı daha yüksektir. Hayvanların yaratılışından günümüze kadar hiç değişmeden işleyen bir sosyal mekanizmaları vardır.

Enam Suresi 6/38: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.”

O halde, “sosyal hayvan” sözü ile “siyasal hayvan” ifadesi arasında fark olduğu açıktır. Görüldüğü gibi, hayvanların da sosyal yaşantıları vardır. Dolayısıyla “insan sosyal bir hayvandır” demek, insanın hayvandan ayrı bir özelliğini ifade etmez. Ama toplumda yaşadığının farkında olan tek hayvan, insandır. İnsan, bazen menfaatinin peşine düşse de, sosyal bir vicdana sahip olduğunun bilincindedir.

İşte onun bu şuuru, siyaseti oluşturur. Bu siyasi şuuru, o insanı topluma bağlar ve topluma sahip çıkmasını sağlar. Fakat menfaatinin peşine düştüğünde, içinde yaşadığı toplumunu hiçe sayar. Hâlbuki hayvanda böyle bir şey olmaz. Kalın karlı arazide en önde giden kurdun çektiği sıkıntıyı, en iyi kendisi bilir. Eğer bu kurt, menfaatini düşünse, en önde gitmeyi hiç istemez.

İnsandaki menfaat duygusuna rağmen, ondaki siyaset şuuru, insana farklı sorumluluklar yükler. Kişi, bu yükümlülüklerini yerine getirdiği ölçüde “insan” olur. Siyaset bilinci, insana, kendisinin tek başına bir anlamının olmadığını, ancak cemiyet içerisinde yaşamakla hayatının bir anlamının olduğunu öğretir.

Sosyologların insan tanımları, bilginlerden biraz daha farklıdır. Sosyologların büyük çoğunluğuna göre insan, her şeyini toplumdan alan bir hayvandır. Sosyologların çoğunluğunun bu teorilerini okuyunca, insanın aklına bazı sorular geliyor.

Eğer insanlar her şeylerini toplumdan alıyorlarsa, o cemiyetin mütecanis, yani tekdüze olması gerekmez mi?

Eğer insanlar her şeylerini toplumdan alıyorlarsa, Hz. Âdem’in iki oğlu, günümüze göre daha küçük bir toplumda, aynı evde ve dolayısıyla aynı ortamda yetişmelerine rağmen, niye birbirine zıt mizaca sahiptiler? Tekdüze toplum olmaya daha yakın olması gereken bir ailede farklı yapıda insanlar yetişebildiğine göre, günümüzdeki karmaşık toplumlarda, sosyologların bu teorilerinin inandırıcılığı ne kadar olur?

Kişi her şeyini toplumdan aldıysa, bu onun özgür iradesinin yok sayıldığı anlamına gelmez mi? Hür irade olmasaydı, toplumların zaten tek düze olması gerekmez miydi? Hür irade olmayıp, insanları toplum şekillendirseydi, tarih içerisinde görülen sosyal anlayışlardaki değişimler, nasıl gerçekleşirdi?

Hâlbuki sosyologlar teorilerini kurarken, “insanlar, içinde bulundukları toplumdan etkilenirler ve bazı özellikleri kazanırlar, fakat her şeylerini toplumdan almazlar” deselerdi, gerçeğe daha yaklaşmış olurlardı.

İnsan, hem kendi konumunun farkına varabilen hem de toplumun durumunun bilincinde olabilen bir varlıktır. Dolayısıyla bu farkındalığıyla uyumlu davranmalıdır. Aksi takdirde, önce kendisine, sonra içinde yaşadığı cemiyete ihanet etmiş olur. Bunun sonucunda, sahip oldukları “içgüdü” sayesinde “sosyal dayanışma içerisinde yaşam süren” hayvanlardan da daha aşağı konuma düşebilir.

Araf Suresi 7/179: “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğu, sanki cehennem için yaratılmış gibidir. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.”

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir