MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 1
Mutezile, İslamiyet’in ilk kelâm mezhebidir. Ancak, yaklaşık iki asır yaşadıktan sonra taraftarları sindirilmiş ve birçoğu yok edilmiştir. Bu sebeple, Mutezile hakkındaki bilgilerin büyük çoğunluğu, onları yok eden Sünni âlimlerin anlatımlarından alınmadır. Mutezilenin kendi ekiplerinin yazdıklarından elimize ulaşan eserler çok azdır.
Sünni kaynakların iddialarında, “Mutezile mezhebi akılcılığa önem verdi. Ama sonradan vahyi bırakıp tamamen akılcılığa döndü, bu sebeple de yoldan çıktı, İslâm’a zarar verdi” denilir.
Mutezile mezhebini savunanlar da, İslâm’ın ilk dönemlerindeki bilimlerde yaşanan Bilim Altın Çağının sebebinin, Mutezilenin akılcılığı öne çıkarması olarak gösterirler. Mutezile ortadan kaldırıldığı için, Müslümanların yaptıkları bilimsel çalışmaların durduğunu iddia ederler.
Biz bu makale serimizde, yukarıdaki her iki iddiayı da irdelemeye çalışacağız.
Mutezile hakkındaki hemen bütün kaynaklar, ilk ortaya çıkış sebepleri hakkında aynı bilgiyi verirler. Mutezilenin kurucusu kabul edilen Vasıf bin Ata ve Amr bin Ubeyd, Sünni âlim Hasan Basri’nin sohbet ekibindedirler. Ancak, yaşanan bir tartışma sonrası bu guruptan ayrılarak kendi sohbet meclislerini kurmuşlardır.
Kaynakların çoğunun ortak aktarımına göre tartışma konusu, büyük günah işleyen bir kişinin, İslâm açısından konumunun ne olduğu hakkındadır. Dönemin ünlü hocası Hasan Basri, büyük günah işleyenin yine mümin olarak kalacağını savunur. Bazı kaynaklar da, Hasan Basri’nin, böyle şahısların münafık olacağını söylediğini iddia ederler. Vasıf bin Ata ise, büyük günah işleyen bir kişinin mümin veya kâfir kabul edilemeyeceğini, onun fasık bir şahıs olacağını iddia eder.
Şimdi konuyu daha net anlayabilmek için, kavramlara ve Kur’an’a bakalım. Kur’an’a göre fasık, Allah’a şirk koşanlar, Allah’ın yapma dediğini yapanlar, sahip oldukları varlıklarını ve ticaretlerini Allah’tan daha çok sevenlerdir. Münafıklar da fasık olarak nitelenir. Kur’an’a göre, kitap ehlinden olup Hz. Muhammed’in getirdiklerini yalanlayanlar da fasık kabul edilir. İnandıktan sonra inkâr edenler de fasık kabul edilir. Kur’an’daki anlatımda Yüce Yaradan, fasıkların yaptıkları iyilikleri, hayırları kabul etmez. Fasıklar topluluğunu doğru yola erdirmez. Böylelerine ahirette azap vardır. Fasık olarak ölenlerin cenaze namazlarını kılmak ve mezarları başında durmak da, Hz. Muhammed’e yasaklanmıştır. (Tevbe 84)
Kavramlarla ilgili bu bilgilerin ışığında, konuyu irdelemeye çalışalım.
Kur’an’da en çok bahsi geçen konulardan birisi de, tövbe edenlerdir. Biz burada sadece aşağıdaki ayeti, örnek olarak vereceğiz:
Furkan Suresi 25/70: “Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Tövbe konusundaki ayetlerden anlaşılan o ki, ister büyük günah işlesin, ister Allah’ı inkâr etsin, eğer tövbe edip salih ameller işlerse, Yüce Yaradan, onları affedebilir. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirebilir. Tek yetkili, tek olan Tanrı’dır.
Biz insanlar, kimsenin içinden geçenleri, iç dünyasını bilemeyiz. Biz, hiç kimsenin ve hattâ kendimizin, ileride ne yapacağını bilemeyiz. Belki hatada ısrar edilecek, belki de tövbe edip salih ameller işlenecektir. Bunları biz bilemeyiz.
Dolayısıyla, dıştan bakarak büyük günah işlediğini düşündüğümüz kişi hakkında, bizim karar vermemiz, Kur’an’a zıttır. Kendimizi, Yüce Yaradan’ın yerine koymamız demektir.
Hasan Basri’nin meclisinde yapılan tartışmaya, Kur’an’dan aktardığımız bu bilgilerin ışığında baktığımızda, her iki tarafın da büyük bir yanlışın içine düştüğünü görürüz. Yani hem Ehli Sünnet, hem de Mutezile, kendilerini, Tanrı yerine koymuşlardır.
Dolayısıyla, yaptıkları tartışmanın ve Mutezilenin kurucusu kabul edilen şahısların verdikleri cevapların –en azından başlangıçta- “Mutezile akılcılığı savundu” iddiasıyla bir ilgisinin olmadığı açıktır. Her iki tarafın da, Kur’an’ı değil, kendi fikirlerini temel aldıkları anlaşılmaktadır.
Ayrıca bu tartışmanın, ne İslâmiyet’e (Allah’ın dinine), ne de insanlara bir faydasının olmadığı aşikârdır.
Şimdi gelelim, Mutezilenin ortadan silinmelerine sebep olan olayların ve tartışmaların irdelenmesine.
Ayrılmaya sebep olan, hiçbir anlamı olmayan ve her iki tarafın da Allah’a şirk koştukları, bu tartışmadan sonra Vasıf bin Ata ve arkadaşı, yeni bir meclis oluştururlar. Bunların yeni meclisine “ayrılanlar” anlamında Mutezile denilir. Ayrılış tarihi için net bir bilgi yoktur. 720-740 arası olması muhtemeldir. Ayrılanlar, yaptıkları sohbetlerde Allah’ın birliğini (tevhid) dile getirdiler. Ayrıca Allah’ın adaleti ve kullarına zulmetmediğini anlatmaya başladılar. Yeni fethedilen yerlerdeki halkın, dinle ilgili sordukları sorulara cevap vermeye çalıştılar. Bu gayretleri ve verdikleri cevaplar, Emevi dönemi halifelerinin bazısının hoşuna gitti. Bu guruba destek vermek isteyen halifeler oldu. Ama Vasıf bin Ata, tabiri caizse, “gölge etmeyin, başka ihsan istemez” anlamında cevaplar verdi. Vasıf ve arkadaşları, bu dönemde yapılan fetihleri ve devletteki zenginleşmeyi takdir ediyorlardı. Ama düşünce olarak, Sıffın Savaşında Hz. Ali’yi de hatalı bulmalarına rağmen, Ehli Beyt’e sevgi duyduklarından, Emevi halifelerden yardım almadıkları zannedilmektedir.
Abbasiler, Emevi iktidarını yıkarak yönetime geldikten yaklaşık 60 yıl sonra, o dönemdeki Mutezile ekibinin, halifelerin tekliflerine bakışları değişti. Abbasi halifesi Memun, Mutezile ekibine açıktan destek verdi. Mutezilenin ikinci-üçüncü kuşak olan yeni ekibi, bu desteği kabul etti. Memun onları saraya aldı, devlet görevlerine getirdi ve Mutezile Mezhebini, devletin mezhebi olarak tanıdı. Memun’dan sonra gelen Mutasım ve Vasık da aynı desteği sürdürdü.
Mutezile ekibi yönetime gelince, devletin gücünü kullandılar. Kendi fikirlerini pervasızca uygulamaya başladılar.
Yeni bir tartışma başlattılar. Tartışmanın konusu, “Kur’an, mahlûk mu, mahlûk değil mi” sorusuydu.
Mutezile, “Allah ezelden vardı, ama Kur’an sonradan yaratıldı, dolayısıyla Kur’an mahlûktur (yaratılandır)” tezini savundu. Hanbeli taraftarları, “Allah ezelden vardı, ama Kur’an, Allah’ın düşüncesinde zaten mevcuttu” tezini savunarak, “Kur’an mahlûk değildir” dedi.
Yapılan bu konuşmalar, fikri alanda kalsa, sadece “ne kadar boş konuşan insanlarmış” der geçilirdi. Ama Mutezile ekibi, kendileri gibi düşünmeyen insanlara zulmettiler. “Kur’an mahlûk değildir” diye savunanların bazısını hapislere attılar ve hattâ öldürdüler. Böyle yaparak, kendilerine uygulanan baskıların intikamını aldılar da denilemez. Çünkü Emeviler döneminde Mutezileye bir baskı yapılmadığı, Emevi halifelerinden bazılarının onlara yöneticilik teklif etmesinden anlaşılmaktadır.
İki tarafın yaptıkları bu tartışma, Temel ile Cemal’in “martının ayağı suya değdi, değmedi” çekişmesinden daha yanlış bir durumdu. Çünkü Temel ile Cemal, kendi gözlemlerine ve gözlerinin gördüğüne göre savunma yapıyorlardı.
Peki, bizim âlimlerin tartışmalarının temeline idi? Verilen cevaplara bakınca, sanki zaten kendileri tanrı oldukları için, konuyu biliyorlarmış gibiydiler. Veya ezelde Allah’ın yanında onlar da varmış da, Allah ile konuşup, Ondan dinlediklerini savunuyorlarmış gibi davranıyorlardı.
Görünen o ki, Mutezile ve onlara karşı olan Ehli Sünnet, tarihten hiçbir ders almamışlardı. Daha önce içinde bulundukları guruptan ayrılırken yaptıkları gibi, anlamsız, kimseye ve Allah’ın dinine hiçbir faydası olmayan yeni bir tartışma bataklığına düşmüşlerdi.
Her iki taraf da, kendilerini Tanrı’nın yerine koyarak karar verdiklerini anlayamamış olabilirler. Ama onları ve yaptıkları tartışmaları bugün bize anlatanların da, halen onlarla aynı fahiş yanlışın içerisinde oldukları net bir şekilde görülüyor.
Mutezile ekibi, “Kur’an mahlûk değildir” diyenlerin bir kısmını öldürürlerken, halife değişti. 847’de Halife olan Mütevekkil, Hanbeli tarafının fikrini savunuyordu. Muhtemelen kendilerini, Tanrı’nın bu dünyadaki sopası olarak gören Mutezile ekibi, güç zehirlenmesinin verdiği cesaretle, halife Mütevekkil’i de zorlamaya ve suçlamaya başladılar. Mütevekkil de gücünü kullanarak, onları saraydan kovdu. Bu defa, zulüm görme sırası, Mutezile ekibine geldi. 991’de halife olan Kadir ise, Mutezile ekibinin görüldüğü yerde öldürülmeleri yönünde fetva yayınladı. Eserlerinden bulunabilenler yakıldı. Kaçamayanlar öldürüldü. Böylece, “Kur’an mahlûk değildir” dedikleri için Mutezile ekibi tarafından zulüm görenler, intikamlarını çok feci şekilde almış oldular. Kur’an mahlûktur diyen Mutezile tarihten silindi.
Sonuçta, anlamsız ve ne İslâmiyet’e, ne de insanlara hiçbir faydası olmayan bir tartışma ile başlayan bir mezhep, yine anlamsız ve ne Allah’ın dinine, ne de insanlara hiçbir faydası olmayan bir tartışma ile son buldu.
Mutezilenin beş ilkesini ve Mutezile mezhebinin sayesinde İslâm’ın bilimde altın çağ yaşadığı hususunu irdelemeyi makalelerimizin diğer bölümlerinde yapmaya çalışacağız.
Kur’an’ın mahlûk olup olmaması tartışması hususundaki fikrimizi, makalelerimizin ikinci bölümünde, beş ilkenin birincisi olan tevhit konusunun açıklamasında irdeleyeceğiz.