MENFAATİMİZİ VE HAYATIMIZI ANLAMLANDIRMA DENGESİ ÜZERİNE

MENFAATİMİZİ VE HAYATIMIZI ANLAMLANDIRMA DENGESİ ÜZERİNE

 

Bütün dünyayı saran covid-19 denilen salgın hastalık, hayatımızı alt üst etti. Salgın hastalığı önleme konusunda çare bulamayan bilim insanları, hastalığın sebeplerinin neler olabileceği hususunu bilimsel olarak açıklamaya çalışıyorlar. İlk olarak bizi uyardıkları konu, çevreyi kirlettiğimiz üzerine olmaktadır. Doğayı tahrip ederek yeşili azalttığımızı, bazı hayvan türlerini yok etmekte olduğumuzu vurguladıktan sonra, bütün bunların sonucunda doğal dengenin bozulduğunu, küresel ısınmaya sebep olduğumuzu anlatıyorlar.

Diğer taraftan, gıdaların üretimindeki verimliliği artırmak için çok miktarda ilaç ve hormon kullanılmasının insan vücuduna verdiği zararla ilgili bilgiler veriyorlar. Ayrıca ayaküstü atıştırma anlayışının yaygınlaşmasının, yiyeceklerdeki sahtelik ve hormon kullanımıyla birleşince, insanların bağışıklık sisteminin zayıfladığına dikkat çekiyorlar. Bunlara ilaveten, tüketim anlayışının değişerek, insanların tüketimde yarış halinde olduklarını, bu yarışın insanları daha çok para kazanmaya mecbur bıraktığını ifade ediyorlar. İnsanların içine düştükleri para kazanma mecburiyetleri, bilhassa şehirlerde yaşayan ve sofrasındaki ürünlerden hiçbirini üretemeyen insanlarda, gerginlik (çağın hastalığı olan stres) oluşturduğunu üzülerek söylüyorlar.

Hastalığın muhtemel sebepleri üzerinde fikir yürüten bilim insanları, hayatımızı altüst eden bu anlayışı, bizim nasıl altüst edebileceğimiz hakkında fikir üretemiyorlar. Bulabildikleri çözüm yolları, hastalığın yayılmasını azaltmak üzerine. Ulaştıkları çözüm de, kişilerin toplumdan soyutlanmasını sağlamak olduğundan, insanları daha çok bunaltıyor.

Bilimin yöntemi, deneysellik üzerine olduğundan, bizim hayatımızı altüst eden bu anlayış ve uygulamaları, bizim altüst etmemiz üzerine bir fikir yürütemiyorlar. Çünkü hayata bakışımızı altüst edip, kendimize yeni bir yaşam felsefesi oluşturmanın yollarını aramak, bilimin alanına girmemektedir.

Bir insanın, yeni bir yaşam felsefesi oluşturabilmesi, nefsi ile oluşturduğu ilişkinin sonuçlarına bağlıdır. Eğer bir kişi, sadece nefsinin isteklerinin peşinde koşuyorsa, onun hayatı, mutfak ile tuvalet arasında geçiyor demektir. Eğer, hayatımızı bu minval üzerine inşa etmişsek, günümüzde yaşanan bir salgın hastalık gibi bir musibet karşısında bunalıma girme ihtimalimiz artar. Kendimizi her şeyden ve her insandan soyutlamaya çalışırız.

Eğer, hayata bakışımız, insanlara hizmet ve adaletli davranma üzerine inşa edilmişse, salgın hastalık bizi ruhen bunaltmaz. Çünkü biz, kıyamete bile hazırız demektir.

Peki, istekleri bitmeyen bir nefse sahip iken, adaletli olmayı, başkalarına hizmet etmeyi nasıl başaracağız? Hayatımızı değerli hale getirip, kendimizle gurur duymayı nasıl sağlayacağız?

Öncelikle, kendimize şu soruyu sorarak başlayabiliriz. Yapacağım bir işte, ben nasıl bir karar vermeliyim ki, hem ben menfaat sağlamalıyım, hem de çevrem, ülkem ve insanlık yararlanmalı.

Kendisine bu soruyu soran insan, eğer güçlü bir iradeye sahipse, kazanırken de ahlaklı davranır. Kazandıklarını da yüksünmeden paylaşır. Eğer yeterince güçlü iradesi yoksa kazanırken, ahlakın kestirme yollarına başvurabilir. Fakat bazen böyle bir yöntemle kazanmasına rağmen, kazandıktan sonra fakirlerle ve ihtiyacı olanlarla paylaşmasına bir engel olmadığı için, paylaşabilir.

Paylaşmak, insana huzur verir. Yaygın tanıma göre, mutlu olmanın en kestirme yolu, başkasını mutlu etmektir. Başkalarının mutlu olmasında pay sahibi olduğunu düşünmek, o şahsın hayatını anlamlandırır.

Paylaşmayı ve yardımı değerli kılan şey, yardım edileni incitmeden ve sessizce yapılmasıdır. Böyle hassas davranışlar, hayatın anlamına değer katar. Bu yolda yürümeye başlayan bir insan, bir süre sonra, kazanırken de ahlaklı olmanın yollarını aramaya başlar. Demek ki, kazanırken bazen ahlakın kestirme yollarına başvuruyor olsak bile, kazandıklarımızı sessizce paylaşmaya başlarsak, hayatımızı değerli hale getirmeye de başlamış oluruz.

Bir kişinin hayatının anlamlandıran hususlardan birisi de, dostluklardır. Dostlarının ve sevdiklerinin kalitesi ve dürüstlüğü arttıkça, o şahsın hayatının değeri de artar.

Dost edinebilmenin ilk şartı, karşı taraf talep etmeden, ona dostluk gösterebilmektir. Nasıl ki bir insan, sevilmeyi arzu ediyorsa, önce sevmeyi öğrenmesi gerekiyorsa, dostluk da öyledir.

Fakat sevilmeden önce sevmek, dostluk görmeden önce dostluk göstermek, insan nefsine zor gelir. Nefsimiz, başka bazı konularda, ilk hareket eden olmamız için bizi yönlendirirken, sevgi ve dostluk konusuna gelince, karşı tarafı beklememizi öğütler.

Bu zorluğu aşabilmek için, çeşitli yöntemler denenebilir. Bunlardan birisi, hayatta bir daha karşılaşmayacağımızı düşündüğümüz ve bizim konumumuzu bilmeyen bir insana, uygun bir ortam oluştuğunda sevgi ve dostluk göstermektir. Böylece, sevgi ve dostluk gösterdiğimiz şahsın, daha sonra şımarıp, bizden menfaat sağlamak istemesi ihtimalini de bertaraf etmiş olabiliriz. Bizim kim olduğumuzu, gücümüzü veya zenginliğimizi bilmeden sevgi ve dostluk göstereceğimiz şahsın, bize aynı şekilde güzellikle cevap vermesi ihtimal, çok kuvvetlidir. Böyle güzel bir karşılık gören o insan mutlu olur. Çünkü o ana kadar, çevresindeki insanlardan kendisine sevgi ve dostluk göstermek isteyenlere hep şüpheyle yaklaşmıştır. Sevgi gösterilerinin arkasında hep, bir menfaat olduğunu düşünmüştür. Dolayısıyla, çevresindekilerin sevgi gösterilerinden dolayı mutlu olmadığı gibi, aksine onlara içten içe kızmış, bazen de kinlenmiştir. Hâlbuki şimdi, kendisine sevgi gösteren insanın, bu davranışını içten gelerek yaptığına inanmaktadır.

Demek ki, bazen yanımıza yardımcılarımızı ve bizi tanıyanları almadan, halkın içerisine girerek insanlarla samimi bir ortamda görüşürsek, sevgi ve dostluk görme ihtimalimiz her zaman vardır.

Bazen, kim olduğumuz yani gücümüz ve zenginliğimiz anlaşılırken bile, samimi bir ortam oluşturabiliriz. Bunun için, karşımızdaki insana madden yardım etmek yerine, manevi güzellik sergilememiz yeterli olacaktır. Karşımızdaki bir insana güzel bir şekilde gülümsememiz, onun taşıdığı ağır bir yükün bir kısmını taşımamız, işinin bir ucundan tutarak yardım etmemiz, o şahsı mutlu kılacaktır. Yeter ki biz bu manevi yardımları, karşı taraf istemeden ve başa kakmadan yapmaya gayret edelim. Gösteriş için yapmayalım. Yapmacık davranmayalım. Gönülden yapmaya çalışalım. Göreceğiz ki, bizim yardım ettiğimiz insan, kedisine verdiğimiz değeri hemen kavrayacak ve bize sevgi ve dostluk gösterecektir.

Tarihin bize öğrettiği konulardan birisi de, hiçbir şeyin sabit kalmadığıdır. Hem devletler hem de insanlar için geçerli olan bir kural oluşmuştur. Bu kurala göre, bugünün büyükleri, yarının küçükleri olabilecekleri gibi, bugünün küçükleri, yarının büyükleri olabilirler. Bu altın kural, insanlar için daha sık geçerlidir. Hattâ aynı insan, yaşamı süresince bu durumu birkaç defa yaşayabilir.

Eğer, güçlü olduğumuz dönemde, menfaatimizi korurken hayatımızı anlamlandıracak şekilde hareket etmemişsek, sırf kendi nefsimizi düşünerek davranmışsak, düşüşümüz tehlikeli olabilir. Bilhassa, menfaatimizi koruyoruz diyerek başkalarını ezmişsek, tekrar ayağa kalkma ihtimalimiz çok azalır.

Bizim yukarıda bahsettiğimiz davranışları sergilemek için, çok güçlü iradeye sahip olmak gerekmez. Kendimizi ihmal ederek başkasına destek vermemizi de istemiyoruz. Yukarıda verdiğimiz örnekleri, “bizim kalbimiz mühürlenmiş” diye düşünen veya gerçekten nefsinin esiri olanlar için, uygulanabilir bir çıkış yolu olarak göstermeye çalışıyoruz. Daha önceki bir makalemizde ifade ettiğimiz gibi, her insanın içerisinde hem evliyalık hem de eşkıyalık vardır. Bizim amacımız, eşkıyayı, evliya yapmak değildir. Zaten buna insanın kendisinin davranışı bile yetmez. Tanrı’nın desteği gerekir. Gaye, evliyalık ile eşkıyalık arasında -hiç olmazsa- bir denge oluşturmaktır. Eğer bizim anlattığımız yolların benzerlerini uygularsak, en azından, eşkıyalıktan uzaklaşmaya başlarız.

Bu yazı YAŞAM kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir