KUR’AN OKUMAK, ONU HAYATA YANSITMAKTIR

KUR’AN OKUMAK, ONU HAYATA YANSITMAKTIR

 

Bilindiği gibi, bütün kutsal kitaplar, indiği bölgedeki halkın anlayacağı dilde gönderilmiştir. Budizm’in kurucusu olan Buda da, o dönemde bölgenin dili olan Sanskritçe yazmıştır. Bir eserin, bölge halkının dilinde yazılması, o kitabın okunması için olmazsa olmaz bir uygulamadır. Çevresindeki insanların kendisini anlamasını ve yaptığı tavsiyelere kulak verilmesini isteyen her insan, içinde bulunduğu toplumun diliyle hitap eder ve yazar. Türkiye’de yaşayan bir yazarın, yayınladığı bir eseri Fransızca veya Japonca yazması düşünülemez. Zaten hiçbir yerde böyle bir farklı dil yayını görülmemiştir.

Bütün ilâhi eserlerde olduğu gibi, Kur’an’da verilen örnekler, hem o dönemde yaşayan halkın anlayışına hem de bölgenin coğrafi yapısına uygun misallerdir. Kur’an’daki bu uygulamanın amacı, o dönemde yaşayan halkın, Kur’an’da söylenenleri hayatlarına yansıtmalarını sağlamaya çalışmaktır. Bilindiği gibi, Kur’an’ın, insani eserlere göre üstünlüğü, sadece bir döneme ait olmayıp, hem devirler üstü hem de bütün insanlığa yönelik evrensel olmasıdır. Dolayısıyla, Kur’an’ın indirildiği dönemden sonra yaşamış ve yaşayacak bütün insanlara da yöneliktir. Bu sebeple, bizim de, Kur’an’da anlatılanları hayatımıza yansıtabilmemiz için, en iyi bildiğimiz lisan ile yazılanını okumamız gerekmektedir.

Kur’an’ı anlayarak okuduğumuzda, hayatımızda karşılaşabileceğimiz olaylarla ilgili olarak, temel taşı niteliğinde yol gösterici hükümlerin olduğunu görmekteyiz. Hemen her insan, kendi lisanında yazılmış bir Kur’an’ı her okuyuşunda, daha önce farkına varmadığı birçok tavsiyenin olduğunu ve yepyeni anlamların varlığını kavradığını görerek hayret etmektedir. Okumuş olmak için değil de, anlamak amacıyla okuyan bir kişi, Kur’an’ı her okuyuşunda, okuduklarını hayatına yansıtabilmek için daha kararlı hale geldiğini fark etmektedir. Eğer aynı şahıs, Kur’an’ı defalarca okusa, ama kendi lisanıyla değil de, anlamadığı dilde yazılmış olanı hatmetse, acaba hayatında nasıl bir değişiklik olurdu? Anlayarak ve defalarca okuyan insan ile hiç anlamadan okuyanı karşılaştırırsak, hangisinin hayatında değişiklik olma ihtimali daha yüksektir?

Kur’an’ın anlatım tekniğinde, indirildiği tarihten önceki dönemlerde yaşanmış olaylardan bahsedilmektedir. Hikâye olarak aktarılan bu olaylar, kutsal kitabın farklı bölümlerinde tekrarlanmaktadır. İlk defa okuyan insanların büyük çoğunluğu, farklı surelerde aktarılan bu tarihi olayların, hep aynı şekilde anlatıldığını zannetmektedir. Ancak, dikkatlice veya birkaç defa okuyunca, farklı surelerde anlatılanların aralarındaki ince ayrıntı şeklindeki farklılıkları sezebilmektedir. Kur’an’ın anlattığı bu tarihi olaylar, “kıssadan hisse” amacıyla ve insanların günlük hayatlarında karşılaşabilecekleri şekilde aktarılmaktadır. Dolayısıyla, hikâyelerden ders alınması istenilmektedir.

Şimdi düşünelim. Anlatılan hikâyelerden hayatımıza uygulayabilecek anlamıyla ders alabilmek için, bildiğimiz lisan ile yazılmışını bile, defalarca okumamız gerekirken, anlamadığımız lisan ile yazılmış olanı okumamızdan, ders çıkarmamız nasıl mümkün olur?

Kur’an’ın indiriliş dili olan Arapçasını okumamızı isteyenler, bu kitabın Yüce Yaradan’dan gelen ilâhi bir eser olduğunu, dolayısıyla indirildiği dilde okunması gerektiğini söylemektedirler. Peki, biz, bilmediğimiz bir lisan ile yazılmış olan bir Kur’an’ı okuduğumuzda, kitabın Allah tarafından söylenenler olduğunu, yani Yüce Yaradan’dan geldiğini nasıl anlayacağız?

Bir Japon arkadaşımızın, bize kendi dininin kutsal metinlerini, bunlar Kur’an metinlerinden diyerek, Kur’an’ın okunuş makamıyla ve Japon dilinde okuduğunu düşünelim. Veya bir Fransız arkadaşımız, bize, Kur’an okuyorum diyerek meşhur düşünürlerin eserlerinden Fransızca bir parçayı, Kur’an tilavetiyle okusa, bizim, okuduklarının Allah’tan gelen Kur’an olduğunu zannetme ihtimalimiz çok yüksektir. Çünkü okunandan hiçbir şey anlamamış, sadece arkadaşımızın sözüne güvenmişizdir. Ama gerçek öyle değildir, okunanlar tamamen insani eserlerdir. Hattâ bir Arap arkadaşımız, Kur’an’dan bir sure okuyorum dese ve bir başka insani eserden pasajı, Kur’an tilavetiyle okusa, biz okunanın Kur’an olduğunu zannederiz.

Bu konu ile ilgili olarak bir hatıramı aktarayım. Üniversitede okurken, Irak Türklerinden bazı öğrenciler de, okumak için bizim okula gelmişlerdi. Onlardan biri ile birlikte postaneye gittik. Arkadaş, memleketi olan Irak’a mektup gönderecekti. Zarfın üzerine adresi yazarken Arap alfabesini kullandı. En altına Türkçe alfabeyle tek kelime olarak “Irak” diye yazdı. Çünkü Irak’ta kullanılan alfabe Arap yazısı idi. Türk postacı, Irak yazısını görünce, o ülkenin postasına verecek, Irak’taki postacı ise, dağıtımı yapabilmek için kendi anladığı alfabe olan Arapça ile okuyabilecekti. Arkadaş zarfı bir ara yere düşürdü. Hemen bir vatandaş yere düşen zarfı aldı, üç kere öpüp başına götürdükten sonra bizim arkadaşa geri verdi. Çünkü bize yardımcı olarak düşen zarfı alan o vatandaş, zarfın üzerindeki Arapça yazıyı, Kur’an olabilir diye düşünerek saygılı davranmıştı. Böyle olayların benzerlerini ben küçükken de yaşamıştım. Bize öğütlenen şey, yolda üzerinde Arapça yazı olan bir kâğıt parçası gördüğümüzde, yerden alıp yüksekçe bir yere, bir daha düşmeyecek şekilde koymamızdı. İnsan bilmeyince böyle komik durumlara düşmek her zaman mümkündür.

Anlamadan okumak, sadece seslendirmektir. Dilini bilmediğimiz yabancı bir şiiri veya şarkıyı okumak veya dinlemek ne anlam ifade ederse, Kur’an’ın dilini anlamadan okumak da, aynı şeydir. Sadece seslendirmektir. Eğer amaç, şeklen seslendirmek olursa, kutsal kitaptakilerin ruhunu anlamamız nasıl gerçekleşecektir?

Kur’an’ı, iniş dili olan o günkü Arapçasıyla ve makamıyla okunuşunu, huşu içerisinde dinlemek, insana manevi bir huzur verir. Ama bu duygu, sadece dinlediğimiz an ile sınırlı kalır. Kur’an’da aktarılanların ruhunu anlamamız mümkün olmaz. Dolayısıyla, Arapça okunanı dinleyerek, ruhumuzun manevi gıdasının uzun süre devam etmesini sağlayamayız.

Eğer ahirette, Kur’an’da anlatılanlardan sorgulanacağımıza inanıyorsak, anlamadan okuyunca, ahiretteki sorguya nasıl hazırlanacağız? Bir Çinli, Çince okuduğu ve çok güzel öğrendiği bir dersin imtihanına girdiğinde, soruların Rusça sorulduğunu görse, başarılı cevap verme ihtimali ne olur? Veya imtihana hazırlanırken, dersi öğrenebilmek için, anlamadığı bir dilde yazılmış ve dünyadaki en güzel anlatımı olan bir kitaptan çalışmak istese, ne öğrenebilir?

Kendimiz bildiğimiz lisan ile yazılmışını okumazsak, tek çaremiz, başkalarının anlattıklarıyla yürümek olacaktır. Eğer böyle yaparsak, yani sadece başkalarının anlattıkları ile hareket edersek, ahirette Yüce Yaradan’ın huzuruna çıktığımızda, “biz bilmiyorduk, bize böyle anlattılar” diyerek kurtulma ihtimalimiz çok zayıf.

Bakara Suresi 2/170: Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun.” dendiği vakit de: “Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?

Kur’an’da yukarıdaki ayet gibi çok sayıda ayet vardır. Bu ayetlerin, Allah’a inanmayan atalar için söylenildiğini, Müslüman olan atalarla bir ilgisinin olmadığını iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Çünkü ayette “ya ataları bir şeye aklı erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar” diye uyarılıyor. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, yine bir hatıramı aktarmak istiyorum. Benim 1973 yılından beri tanıdığım bir hemşehrimin babaannesi 2005 yılında vefat etti. Kadıncağız, ölmeden öncesinde bile, dünyanın öküzün boynuzu üzerinde durduğunu, inanarak iddia ediyordu. Çünkü o da, atalarından öyle duymuştu. Eğer bizler şehre gelmeseydik ve okumasaydık, ilçede arkadaşın babaannesinin şartlarında yaşıyor olsaydık, biz de aynı şeyi söyleyebilirdik.

Bir başka örnek verelim. Ünlü mutasavvıflardan Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, birçok konuda çok güzel yorumlar yapmış ve yol gösterici olmuştur. Aynı insan, Kur’an’daki “acı sulu deniz ile tatlı sulu deniz birbirine karışmaz, aralarına bir perde koymuşuzdur” mealindeki ayetini, döneminin şartlarına göre yorumlamıştır. Ona göre bu iki deniz, Rum denizi ve Fars denizidir ve  bu iki deniz birbirine karışmaz. Biz hacı Bektaşi Veli’den sonra yaşamış olsak, onun Kur’an yorumunu, kesin bir bilgi olarak düşünürdük. Çünkü atalarımızın en bilgelerinden birisiydi.

Atalarımız, İmam Buhari’nin hadis kitaplarıyla ilgili olarak bize şöyle derlerdi: “Onun hadis kitaplarındaki hadislerden birisini reddeden, dinden çıkmış olur”. Halen üniversite mezunlarının ve hattâ öğretim üyelerinin içerisinde bu inançta olanlar var. Eğer biz atalarımızın dediğini dinleseydik ve İmam Buhari’nin eserlerini okuyup, aynı kitabın içerisinde birbiriyle çelişen hadislerin olduğunu görmeseydik, biz de atalarımızın yolundan giderek, çocuklarımıza anlatacaktık.

Anlaşılan o ki, Allah’ın indirdiğini bize anlatırken yanlış aktarma olur ise, bunun sorumlusu, sadece anlatan kişi değildir. Yüce Yaradan’ın verdiği aklı ve anlama yeteneğini kullanmayarak, sadece atalarının anlattıklarıyla hareket eden bizler daha çok sorumluyuz.

Bir eseri, anlamaya uğraşmadan okumaya kalkışmak, nasıl, kitabın müellifine bir saygısızlık olarak algılanır ise, Kur’an’ı, anlamadan sadece okumuş olmak için okumak da, Yüce Yaradan’a saygısızlık anlamına gelir.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir