İSLÂM’DA ULUSLARARASI HUKUK ANLAYIŞI

İSLÂM’DA ULUSLARARASI HUKUK ANLAYIŞI

 

Kur’an’ın indiği dönemde, günümüzdeki anlamda uluslararası hukuk kurallarının ne durumda olduğuna kısaca bir bakalım..

Antik Helen döneminde, site devletleri kendi aralarında bir hukuk oluşturmaya çalışmışlardır. Fakat Helen olmayan devletlerle ilişkilerinde bir hukuk oluşturmamışlardır. Diğer bir deyişle, dış dünyaya karşı kendilerini kurallarla bağlamamışlardır. Aksine, yabancılarla ilişkilerinde kendilerini her türlü gaddarlığı yapmakta haklı görmüşlerdir. Yabancılara karşı kendilerini bağlayan hukuk kuralları olmadığından, canları nasıl isterse öyle davranmışlardır. Hattâ bazıları, kendilerinden olmayan bu devletlere, kölelerine bakar gibi bakmışlardır.

Nitekim Sokrates, Aristo, Pisagor ve Platon gibi düşünürler, eşitliğin, hür insanlar arasında uygulanacak bir şey olduğunu savunmuşlardır. Köleleri hiç hesaba katmamışlardır. O dönemlerin ünlü bilgelerinin birçoğu bile, köleleri insan olarak görmemişlerdir. Yaşadıkları site devletinin çoğunluğunu oluşturan kölelere, insan değil, konuşan hayvan nazarıyla bakan bilgelerin olduğu bir ortamda, Helen olmayan devletlere karşı böyle bir uygulamanın olması normaldir.

Antik Helen’deki anlayışın benzerinin Romalılarda da olduğunu görüyoruz. Romalılar, aralarında dostluk anlaşması olan devletlerle ilişkilerinde, anlaşma kurallarına uygun davranıyorlardı. Ancak, dostluk anlaşması yapmadıkları devletlerle ilişkilerinde hiçbir hukuk kuralı geçerli değildi. Kendilerini bağlayan hiçbir kural olmadığından, istedikleri gibi davranabilirlerdi. Dostluk anlaşması yaptıkları birkaç devletin dışındakileri –en belirgin örnek olarak Germenleri, Vizigotları- barbar ve hattâ barbarlığın da ötesinde, insanlık dışı bir varlık olarak görüyorlardı.

Aynı anlayış, zamanla Avrupa’nın diğer bölgelerine de yayıldı. Yirminci yüz yılın ortalarına kadar bu anlayış devam etti. Hattâ, Hıristiyan olmayan ülkelerle 1856 yılına kadar, hukuk kurallarını içeren anlaşma bile yapmadılar. 1856 yılında ilk defa, Hıristiyan olmayan Osmanlı Devleti, hukuk kuralları sisteminin içerisine alındı. 1905 yılında da, Japonya ile aynı sistemi kurdular. Diğer ülkeleri yine ciddiye almadılar. Bilhassa sömürgelerinin köleleri olarak görmeyi sürdürdüler.

  1. Dünya Savaşından sonra kurulan Cemiyeti Akvama, sadece kendi istedikleri ülkeleri dâhil ettiler. II. Dünya Savaşından sonra kurulan Birleşmiş Milletlere de, bir ülkenin üye olabilmesi için, iki üye devletin teklif etmesi şartını getirdiler.

Diğer taraftan, Yahudilerin başka devletlere bakışları da, Antik Helen ve Romalılar ile aynıydı. Hattâ daha kötüydü. Yahudi olmayanları insan gibi bile görmüyorlardı. Çevrelerinde bulunan Filistin ve Sina Çölü civarındaki Araplara karşı çok acımasız davranıyorlardı. Fakat güçlerinin yetmediği devletlerle, aralarında hukuk kuralları oluşturarak uymaya çalışıyorlardı.

Kur’an’ın inmesinden önceki döneme kısaca değindik. Şimdi, Kur’an’ın bu husustaki sözlerini irdelemeye çalışalım. Bilindiği gibi Kur’an, insanları, anlayışlarına göre iki guruba ayırır. Birincisi, Allah’ın varlığını reddeden müşrikler, ikincisi Yüce Yaradan’ın kulu olduklarının şuurunda olanlar. Allah’ın kulu olduklarına inananları da, ikiye ayırıyordu. Birincisi, kitap ehli olanlardı. İkincisi olarak, Hz. Muhammed’e gönderdiği Kur’an’ın takipçileri şeklinde ikiye ayırıyordu. Kur’an’da, bu iki gurup arasındaki hukukla ilgili olan çok sayıda ayetler vardır.

Kur’an’da sadece Yüce Yaradan’ın varlığını kabul eden guruplar arasında hukuk kuralları bahsedilmemektedir. Müşriklerle ilgili olarak da, onlarla Müslümanların aralarındaki hukuku belirleyen bazı ayetler vardır. Örneğin, Mümtehine Suresi 60/8: “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.” Ayette, müminleri yurtlarından çıkarmayanlara, onlara saldırmayanlara karşı, cihat edilmemesi istenmektedir. Aksine, müşrik olmalarına rağmen, onlara iyilik yapılması tavsiye edilmektedir. Bu tavsiyeler, aslında, dış dünya ile ilişkileri yani uluslararası hukuku anlatmaktadır.

Enfal Suresi 8/58: “Eğer bir kavmin, sözleşmeye aykırı bir hainlik yapmasından korkarsan, savaştan önce aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah hainleri sevmez.” Ayet aralarında anlaşma bulunan ve Müslüman olmadıkları için dış dünya olarak nitelenen kavimlerle, bir anlamda devletlerle irtibatlarının nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır. Yani devletlerarası ilişkileri düzenleyen kurallardan biridir.

Bakara Suresi 190’da, haksız taarruz etmeyin denilerek -bir anlamda- uluslararası savaş hukuku hususunda yol gösterilir.

Enfal Suresi 61: “Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol! Ve Allah’a güven. Çünkü işiten ve bilen O’dur.” Demek ki, cihat sırasında bile, karşı taraf barışa yanaşırsa, anlaşma yapılacaktır. Çünkü işiten ve bilen Allah, her şeyi gözlemektedir. Eğer, barış isteklerinde hile varsa, Yüce Yaradan, hilelerini başlarına geçirmeye muktedirdir. Kur’an’ın bu ve benzeri hükümleri, savaş hukukunun, o güne kadar hiç konuşulmayan ve uygulanmayan hukuk anlayışının tesisinin bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Kur’an, Maide Suresi 2inci ve 8inci ayetlerde “bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” demektedir. Bu emir, Müslümanlara göre dış dünya olarak kabul edilen müşriklerle ilişkileri hakkında verilmiştir. Çünkü Kur’an’a göre müminler birbirlerinin kardeşidirler, dolayısıyla birbirlerine karşı, zaten adaletli davranmalıdırlar. Dolayısıyla, mümin bir kavim kastedilmemiştir. Hâlbuki müşrikler düşmanlarıdır. Kur’an’ın indiği dönemdeki en etkin devlet olan Romalılardaki anlayış, bırakın savaş zamanını, barış sırasında bile düşmanlarını insan olarak görmüyordu. İşte Kur’an, dış dünya veya düşmanlar ile olan ilişkileri, böylece hukuki bir zemine oturtmaktadır. Yani devletlerarası hukuk kuralları oluşturmaktadır.

Kur’an, yapılan antlaşmalara uyulmasına çok önem verir. Bu nedenle çok sayıda ayet ile müminleri uyarır. Bakara Suresi 177’de müminlerin özelliklerini sıralarken, müminleri, antlaşmalarına uyanlar olarak niteler. Dolayısıyla müminlerin, Kur’an’ın oluşturduğu ve o döneme göre devrim niteliğinde olan hukuk kurallarına uymalarını şart koşar.

İslâm âlimleri, Kur’an’daki çok sayıda ayetten esinlenerek, siyer adı altında eserler oluşturmuşlardır. Siyer,  devletlerarası hukuk anlamına gelmektedir. Bazı bilginler, siyer için ayrı bir kitap yazmamışlardır, diğer eserlerinin içerisinde bahsetmişlerdir. Ebu Hanife, sadece siyer konusunu işlediği bir eser yazmıştır. Daha sonra Ebu Hanife’nin öğrencilerinden de aynı konuda eser verenler olmuştur.

Ebu Hanife’nin öğrencilerinin de benzer eserler vermelerinin sebeplerinden birisi, İmamı Azamın uyguladığı yöntemdir. Ebu Hanife, kendisinden önce ve hattâ kendisinden sonra yaşayan âlimlerden farklı uygulamalar yapmıştır. Seçme öğrencilerden oluşan 40 kişi ile fikri danışma heyeti kurmuştur. Konular, 40 kişilik bu kurulda ele alınıp tartışıldıktan sonra karara bağlanmıştır.

Ebu Hanife’nin bu şekilde bir sistem kurmasının bazı nedenleri vardır. Ebu Hanife, genç yaşta ve seçimle, Kûfe Camisinin hocası ve imamı olmuştur. Hâlbuki seçildiğinde kendisinden çok daha yaşlı öğrencileri vardı. Ayrıca Ebu Hanife, Arap kökenli değildi. Tabiri caizse, mevali idi. Dolayısıyla âlimler tarafından kabul görmesi ihtimali, o dönemdeki anlayışa ve hattâ günümüzdeki anlayışa göre, çok az idi. Ebu Hanife, kurduğu bu 40 kişilik danışma kurulu ile hem okulun dağılmasını önlemiş, hem de daha sağlıklı kararlar alınmıştır.

Bilindiği gibi, Halife Ömer döneminde İslâm’ın sınırları çok hızlı genişlemiştir. Yeni ortaya çıkan bu ortamda Hz. Ömer, daha önce hiç akla gelmeyen bazı sorunlarla karşılaşmıştır. Uluslararası nitelikte sayılabilecek bu sorunların çözümü için, Kur’an’a uygun olarak, mütekabiliyet esasını uygulamıştır. Menbic şehri gümrükçüsüne şöyle emir göndermiştir: “Şehrinize gelen yabancı tüccarların mensup olduğu devleti, kendi ülkesine giren bizim tüccarlara nasıl muamele yapıyorsa, öyle muamele et.”

Yukarıda verdiğimiz ayetlerden net olarak anlaşılacağı üzere, devletlerarası hukuk, o anki politikaya veya devlet başkanının şahsi tasarrufuna bağlı değildir. Ayrıca, ülke içerisindeki yabancılar, savaş zamanlarında bile, Kur’an’ın “bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” ayetiyle koruma altına alınmıştır.

Bu ayetin en anlamlı uygulamasını Osmanlı Devleti yapmıştır. Bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı başlayınca, 1915’te Osmanlı Türk Devleti, dört bir cepheden saldırıya uğradı. İçerideki Ermeniler –ki sadık tebaa deniliyor ve zenginlikleri sürekli artıyordu- düşmanla işbirliği yaparak, orduya ve bölge halkına arkadan saldırmaya başladılar. Doğu Anadolu’daki Ermenilerin bu kindar tutumlarına rağmen, Osmanlı Devleti ve halkı, İstanbul ve Batı Anadolu’daki Ermenilere hiçbir şekilde düşmanca bakmadı. Türkler savaşlarda ve hastalıklarla ölürken, onlar zenginlemeye devam ettiler. Fakat ülkenin beka sorunu vardı. Bu sebeple, sadece Doğu Anadolu’daki Ermeniler, yer değiştirildiler. Savaş alanının dışına ve o dönemde Osmanlı toprakları içerisinde en korunaklı olan Şam vilayetine göç ettirildiler. Orada her türlü maddi yardımlarla desteklendiler. Bu uygulama hem Türklerin genel yapılarına hem de Kur’an’ın hükümlerine uymaktadır. Osmanlının bu uygulaması, Avrupa’dan giderek Amerika kıtasındaki yerlileri yok eden anlayışla kıyaslamasak bile, II. Dünya Savaşı döneminde, yani Yirminci yüz yılın ortasında Hitler ve taraftarlarının Yahudilere yaptıkları ile kıyaslandığında, İslâm’daki hukuk ve uluslararası hukuk (siyer) anlayışı daha net kavranacaktır.

Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an, büyük bir anlayış devrimi yaparak, günümüz anlayışından daha nitelikli bir şekilde uluslararası hukuk sistemi kurulması için yol göstermiştir.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir