MARKS, TEORİSİNİ SAVUNMAK İÇİN NELERİ SUÇLADI

MARKS, TEORİSİNİ SAVUNMAK İÇİN NELERİ SUÇLADI

 

İnsanların çoğu, hatalı bir şey yaptıkları söylenildiğinde, kendilerini savunurken itiraz edilen fikirlerini anlatmazlar, kendilerini ikaz edeni suçlarlar. Bu anlayışı, günümüz siyasetçilerinin çoğunda görmemiz mümkündür.

Diyelim ki bir siyasetçi, rakibinin bir uygulamasını veya sözünü eleştirdi.  Normal şartlarda tenkit edilen kişiden beklenen, yaptığı uygulamayı haklı çıkaracak gerekçeleri, mantıklı bir şekilde anlatmaktır. Ama maalesef çoğunlukla böyle olmamaktadır.

Tenkide uğrayan politikacıların çoğunluğu, kendi uygulamasını savunmayı bırakıp, karşı siyasetçinin başka bir yönünü eleştirerek cevap vermektedir. Eğer, kendisini eleştiren kişinin o sırada yaptığı dişe dokunur bir hatasını bulamazsa, onun bağlı olduğu guruptan birilerinin hatalarını bulup onları öne sürmektedir. Onu da bulamazsa, rakibi olan gurubun geçmiş tarihlerdeki, belki de vefat etmiş temsilcilerinin yaptıkları bazı hataları bulur çıkarmaktadır. Ortaya çıkardığı bu yanlışların da, gerçekte öyle olmasına bakmamaktadır. Kendi anlayışına göre hatalı olması yeterlidir. Böylece “senin tencerenin dibi daha kara” diyerek, toplumun dikkatini rakiplerinin geçmişteki hatalarına yönlendirmeye çalışır. Dolayısıyla, kendi hatasının tartışılmasını engellemeye çalışır.

Benzer anlayış, bazı filozof, ekonomist ve sosyolog gibi insanlarda da görülmektedir. Söylediği bir fikri tenkit edilen bir sosyolog, hemen eleştirenin savunduğu teorinin hatalarını sıralamaya başlamaktadır. Benzer durum, bütün dinlerdeki mezhepler ve tarikatlar arasında da geçerlidir.

Sosyal hadiselerde tek doğru şudur denilemeyeceğini, daha fazla insana faydalı daha az insana zararlı yöntemlerin olduğunu, hemen hepimiz, yaşadıklarımızın sonunda kabul etmişizdir. Aynı durum, ekonomi, tarih gibi konular için de geçerlidir. Günlük geçimi peşinde mücadele vermekten yorulmuş bir insan bile bu gerçeği görürken, teori oluşturacak kadar bilgi sahibi olan insanların veya devleti yönetmeye talip kişilerin bilmemesi beklenemez.

Peki, gerçeği bildikleri halde, insanlar neden kendi fikirlerini savunmak yerine karşı tarafı suçlarlar? Muhtemelen, kendi fikirlerinin tek doğru gibi görünmesi için böyle yapmaktadırlar. Kendi fikirleri tek doğru olunca, diğer söylemlerin sahipleri batıl hale düşmektedir. Böylece, kendilerinin dışındakiler düşman olarak algılanmaktadır. Düşmanların da, hiçbir sözlerine itibar edilmez. Dolayısıyla -en azından kendi gurubu tarafından- bütün itibar kendisine gösterilir.

Siyasetçisinden din adamına, ekonomistinden filozofuna, amirinden memuruna kadar bütün guruplar bu şekilde tavır alınca, insanlar ve guruplar arasındaki düşmanlık çok keskinleşmektedir. Öyle ki, aynı gurubun bir üyesi, sonradan fikir değiştirdiğinde, önce kendi arkadaşları onu suçlamaktadır. Nitekim 20inci yüz yılın en önde gelen ateist filozoflarından Antony Flew, “Yanılmışım, Tanrı Varmış” isimli bir kitap yazınca, ilk önce kendi arkadaşları aforoz ettiler. Hemen hiçbir arkadaşı, “durun bakalım, söylediklerini bir irdeleyelim” demedi.

Hemen hepimizin sergilediği böyle hatalara, Karl Marks’ın düşmemesi beklenemez. Hattâ, onun daha çok hata yapması beklenir. Çünkü Marks, kapitalizme karşı radikal olarak nitelenebilecek bir teori oluşturdu. Radikal bir kuram oluşturabilmek için, kendi fikirlerini çürütebilecek her türlü fikre karşı, aynı radikallikle karşılık vermek gerekir. Hiçbir radikal teori her yönüyle savunulamayacağından, en uygun yöntemin, diğer anlayışların hatalarını ortaya koymak olacağı açıktır.

Marks’ın teorisinin temeli, sınıf çatışması üzerine idi. Ona göre, bir tarafta zalim kapitalistler, diğer yanda ezilen işçiler vardı. Marks, ezilen işçilerin konum değiştirip, kapitalistlerin yerlerini almalarını istiyordu. Yönetenler, işçiler olmalıydı. Bu durumda, akıllı bir teorisyenin yapacağı iş, sınıf çatışmalarını azaltan veya engelleyen her anlayışı kötülemek olacaktır. Marks da, belki kalpten yapmasa da, diğer anlayışları kötüleme yolunu seçmiştir.

Sınıflar arası çatışmaların önündeki engelin başında, din gelmektedir. Dinin etkisi tek yönlü olmayıp, daha karmaşıktır.

Bir kapitalist ile bir işçi, aynı dini anlayışa, aynı mezhebe veya cemaate bağlı görünümde iseler, bu ikisi arasında menfaat çatışmasının olması ihtimali azalmaktadır. Kilisede veya mescitte yan yana oturan, okunan dualara birlikte “âmin” diyen insanlar arasında düşmanlık oluşması ihtimali, dini yönü ve ortak gurupları olmayan insanlara göre daha azdır. Kilisede İsa Mesih’in çarmıha gerilişine birlikte ağlayan veya Hz. Ali’nin şehit edilişinin acısını hissetmek için kendilerine acı verme işlemini yan yan yapan patron ve işçinin, birbirlerine sınıfsal düşmanlık beslemeleri daha zordur.

Dini yönü olan bir patronun, fakirlere yardımcı olma ihtimali de yabana atılamaz. Patronlarının veya bazı diğer iş sahiplerinin fakirlere yardımcı olduğunu gören işçilerin, sınıf çatışmasına sıcak bakmamaları ihtimali kuvvetlidir. Diğer taraftan, dini duyguları sebebiyle fakirlere yardım eden bir patron, işçilerin haline karşı şefkatle bakmaya başlar. Bu yapıdaki bir patron, işçilerin içerisinden, sadece anarşist ruhlu davrananlara karşı tavır alır. Bu yapıdaki bir iş sahibi, diğer patronların içerisinden de, fakirlere yardım etmeyen kapitalistlere karşı olumsuz bakmaya başlar. Dolayısıyla, işçi ve patronların dini duygularındaki ortaklık, Marks’ın teorisinin iflas etmesine sebep olur.

Marks’a göre, dinin etkisi sadece bununla kalmamaktadır. İlâhi dinlerdeki ahiret inancı da, sınıf çatışmasına engel olmaktadır. Ona göre fakirler ve işçiler, bu dünyada sabırlı olup hallerine şükrederlerse, bunun mükâfatını ahirette alacaklarını düşünmektedirler. Dindeki bu anlayış, ezilenlerin bu dünyadaki çilelerine karşı sabretmelerini sağlamaktadır. Dolayısıyla, ahiret inancına sahip işçilerin başkaldırmaları ve Marks’ın beklediği ihtilali yapmaları ihtimali çok zayıflamaktadır.

Marks’ın sınıflar arası çatışma tezinin önündeki bir başka engel, milliyetçilik anlayışıdır. Patronlarla işçiler aynı toplantılara katılırlar ve milliyetçilik anlayışında ortak tavır alırlarsa, birbirlerine karşı sınıfsal bir mücadele etme ihtimalleri çok zayıflar. Bir patronun, içinde olduğu milliyetçi guruplara yardım yaptığını gören bir işçi, ona kapitalist gözüyle bakmaz. Patronunu, kendinden birisi gibi görür. Benzer ortam, tersi durum için de geçerlidir. Aynı gösteri yürüyüşünde işçilerle yan yana yürüyen milliyetçi bir patron, işçilere düşman olarak bakmaz. Aksine, milliyetçi anlayışta olmayan diğer bazı patronları düşman olarak görebilir.

Görüldüğü gibi, Marks, kendi savunduğu sistemin kabul görmesi için, insanların manevi alandaki anlayışlarına itiraz etmesi gerekir. Marks’ın kendisinin dini duyguları veya milliyetçi bir yönü de olsa, kendi sistemini kabul ettirebilmek için, dini bir afyon, milliyetçiliği insanlığın aleyhine olan, uydurma bir düşünce olarak nitelemesi şarttır.

Bu şart, gerek şarttır, ama yeter şart değildir. Yeter şart için, tarihe bakışın açısının da, kendi kurmaya çalıştığı sisteme uygun olması gerekir. Bu sebeple, tarihi de ekonomi temeline oturtması gerekiyordu. Böylece, “tarih belirlenmiş” bir yapıya bürüneceği için, menfaat mücadeleleri halinde oluşan tarih hakkında, geleceğe yönelik fikir yürütmek kolaylaşacaktı. Dolayısıyla, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadele kaçınılmaz hale gelecekti. Kaçınılmaz olan bu mücadeleden de, kapitalistlere göre sayıları mukayese edilemeyecek kadar çok olan işçi sınıfının galip çıkması da, tarihi gelişimin normal bir sonucu olacaktı.

Marks, bu sebeple tarihe de bambaşka bir gözle bakılmasının şart olduğunu anlamıştı. Aksi takdirde, kendi teorisinin gerçekleşeceğine, yani, işçilerin devrim yaparak kapitalistleri alt edeceğine inananlar çok az sayıda kalacağından, işçileri harekete geçirmek mümkün olmayacaktı. Marks da bu engelleri kaldırmak için, tarihe bakışı, kendi teorisinin ihtiyacı doğrultusunda oluşturdu.

Marks’ın neden böyle davrandığını tam bilmiyoruz. Belki, önce kapitalizme karşı kendi radikal önerisini oluşturup, daha sonra önündeki engeller için karşı fikir yürütmüş olabilir. Veya din, milliyetçilik ve tarih gibi konularda, gerçekten böyle düşündüğü için, teorisini böyle kurgulamış olabilir. Hangisi doğru olursa olsun, kendi fikrinin işleyişini tartışmaya açmadan, savunduğu sistemdeki aksaklıkları irdelemeden yaptığı radikal önerinin sonucu, insanlık adına çok acı verici bir tecrübe oldu.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir