DÜRÜST SOSYALİST İLE DİNDAR ARASINDAKİ FARKLAR

DÜRÜST SOSYALİST İLE DİNDAR ARASINDAKİ FARKLAR

 

Bu yazımızda, idealist sosyalistler ile ilâhi kaynaklı dinlerde Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürümeye çalışan dindar insanların anlayışları arasındaki farkları irdelemeye çalışacağız. Bilindiği gibi, her gurubun mensupları, genel anlamda üçe ayrılır. Sosyalist geçinenler, sosyalizmden geçinenler, idealist sosyalistler. Veya dindar geçinenler, dinden geçinenler, dindarlar.

İdealist bir sosyalist, eşitlik taraftarıdır. Eşitliği sağlamanın yek yolunun da, Marksizm ile mümkün olacağını düşünür. Marksizm’e göre, insanlar arasındaki eşitliği bozan tek şey, mülkiyettir. Dolayısıyla, mülkiyet şahıslardan alınır ve devlete verilirse, böylece insanlar arasında eşitlik sağlanmış olur.

Görüldüğü gibi, idealist bir sosyalistin eşitlik anlayışı, maddi açıdan eşitliktir.  Eğer, hiç kimse mülk sahibi olamaz ve herkes birbirine yakın kazanç sağlarsa, insanların eşit olacağını düşünür.

Hâlbuki hepimiz biliyoruz ki, insanlar sahip oldukları maddi özellikler açısından eşit değillerdir. Kiminin matematik zekâsı, kiminin sosyal zekâsı daha üstündür. Kimisi kabiliyetli bir sporcudur, ama bu becerisi bile sporun sadece belli dalındadır. Kiminin kulak yapısı, müziğe daha yatkındır. Kiminin sesi daha güzeldir, ama müzik dallarının hepsine uygun değildir. Demek ki, insanlar arasında maddi eşitlik yoktur.

İşte, idealist bir sosyalist, aslında fiziki olarak var olmayan bir eşitliği, sosyalizmin sağlayacağına inandığı için hayalperest bir yapıdadır. Eğer insanlar, idealist sosyalistin düşündüğü eşitlikte olsaydı, acaba toplum düzenini nasıl kurabilirdik? İdealist bir sosyalist, bu soruya cevap aradıkça, anlamsız hayalleri kovaladığını anlama ihtimali artacaktır.

Diğer taraftan ilâhi öğretiye göre, insanlar maddi açıdan eşit değildirler, ama Tanrı nezdinde eşittirler. Yüce Yaradan için, yönetici-yönetilen, zengin-fakir, doktor-çoban gibi ayrımlar yoktur. Tanrı için, her bir kişi, Onun kulu olan insandır ve doğuştan masumdur.

İdealist sosyalist ise, bir taraftan insanların maddi açıdan eşit olduğunu düşünürken, diğer yandan, parti yöneticisi-partili olmayan kişi, amir-memur arasında ayrım yapmaktadır. İnsanları eşitleyeceğim diye uğraşırken, çalışkan ile tembel arasında da eşitlik sağlayarak, hem çalışkan olana hem de topluma haksızlık etmektedir. Eşitliği sağlamaya çalışırken yaptığı bir başka hata da, sınıf mücadelesinden bahsederek, eşitliği kendisinin bozmasıdır.

İlâhi kaynaklı düşüncede, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, insanların maddi özellikleri eşit görülmez ama dindar bir insanın amacı, ayrım yapmadan, başka insanlara yardımcı olmaktır. Bir dindarın insanlara karşı yardımcı olmaya çalışılırken, onun eşitlik anlayışını bozacak temel unsur, o kişinin dâhil olduğu sınıf veya partili olup olmadığı değildir. Bir dindar için, karşıdaki şahsın, çevresindekilere zararlı olup olmadığı önemlidir. Bir dindar, insanları ezerek zulmedenlerle, insanlara hak ve adaletle davrananlara eşit davranmaz. Zulmeden insan ister zengin ve güçlü olsun, ister kendi yakın çevresinden olsun, dindar bir kişi, ona karşı mücadele eder, haklının hakkını savunur. Çevresindekilere zarar vermiş bir insana bile, onu kazanmak için, umudunu yitirene kadar yardımcı olur.

İdealist bir sosyalistin güzel bir vasfı vardır. O, maddeci bakış açısına sahip olmasına rağmen, bu onun kapitalist ile aynı anlayışta olduğunu göstermez. Çünkü o, bir kapitalist gibi sadece aklıyla düşünmez, kalbi ile de bakmaya çalışır. Dolayısıyla bu yapısıyla, paragöz birinin maddeciliğinden ayrılır, dürüst bir maddeci olur. Sosyalist bir insan, hem tarihteki hem toplum içerisindeki bütün olayları ekonomik temele oturtarak konuya yaklaştığı için, maddeten dürüst olunduğunda insanlığın bütün sorununun çözüleceğini düşünür. Çünkü onun için tek gerçeklik, bu dünyadaki maddi ve ayni hayattır. Dünya hayatına olan bu bakışına rağmen, idealist bir sosyalist, maddi menfaatini, inandığı ülküsü adına feda edebilir.

Bu fedakâr davranışlarına bakınca, idealist sosyalistin manevi bir yönünün olduğu görülür. Ancak, inandığı önderlerinin veya çevresindekilerin dürüst olmayan vicdansız davranışlarını gördüğü zaman, o sosyalistin idealistliği biter. Çünkü onun manevi yönünü oluşturan ülküsü, insanların maddi eşitliğidir. Hâlbuki şimdi, önderlerinin veya çevresindekilerin yolsuz ve soysuz davranışları, onun ülküsünü yerle bir etmiştir. Onlara karşı nasıl mücadele edeceğini şaşırmıştır. Çünkü ülküsünün temeli olan çıkış noktası yok olmuştur. Amaçsız kalmıştır. Psikologlara göre, insanın mücadelesi sırasında, düşünmesi ve ilerlemesi için, hiçbir afet, güvendiği dağlara kar yağmasından daha çökertici değildir. Dolayısıyla, artık idealist bir sosyalist için hayat, neredeyse, durmuştur. Mücadelesini verdiği değerler anlamsızlaşmıştır.

Öte yandan, ilâhi kaynaklı inanca samimiyetle sahip bir kişi, kendisinin ve diğer insanların manevi yönünün olduğunun farkındadır. Kendisini, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisi olarak görmektedir. Tek olan Tanrı’nın rızasını kazanabilmek ve Onun Cennetine girebilmek için, dürüst olma gayretindedir. Hak ve adaletle davranmaya çalışır. Eğer, takvaca kendisinden üstün gördüğü önder insanların dürüst olmayan vicdansız davranışlarını görürse, onun için her şey bitmez. Aksine, Allah’ın ipine daha çok sarılması gerektiğini düşünür. Çok değerli gördüğü insanın bile şeytana kanarak hata yapması, onu çok daha dikkatli davranmaya yöneltir. Yüce Yaradan’ın rızasını kazanabilmenin, daha rahmani tavır sergilemekten geçtiğini kavrar ve böylece, hayatı daha bir anlam kazanır.

Meselenin daha net anlaşılabilmesi için, konumuzla bir başka açıdan bağlantılı olan geçmiş bir vakayı nakledeceğim. Son Peygamber Hz. Muhammed, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Bu duruma inanamayan insanlar, feveran etmeye başladılar. En dirayetli ve cesur olarak bilinen Hz. Ömer bile, şaşkınlık içerisinde “kim Hz. Muhammed öldü derse, onu kılıcımla cezalandırırım” diyordu. Fakat Hz. Ebubekir, halkın içine girdi ve şöyle seslendi. “Ey insanlar, eğer Hz. Muhammed’e inanıyorduysanız, biliniz ki o öldü. Ama eğer Allah’a inanıyorduysanız, biliniz ki, O daimdir, sonsuzdur.” Bu uyarı üzerine halk toparlandı ve Müslümanların, hem kendi nefisleriyle hem de tanrıtanımazlarla olan mücadeleleri çok seri bir şekilde devam etti.

Demek ki, güvendiği dağlara kar yağan idealist bir sosyalist ile bir dindar, aynı sarsıntıyı yaşamalarına rağmen, aynı sonuca ulaşmazlar. İdealist sosyalistin hayatı anlamsızlaşırken, dindar kişinin hayatı daha da anlamlanabilir.

Elbette, bizim ele aldığımız idealist örneklerden farklı davranan insanlar olacaktır. Bazı sosyalist veya dini yönü olduğu düşünülen insanlar, önderini veya şeyhini, uygunsuz bir pozisyonda gözleriyle görse veya yaptıklarını çok yanlış bulsa bile, “vardır onun bir bildiği” diyerek görmezden gelebilir. Çünkü insanların önemli bir kısmı, düşünmek istemezler. Onların adına düşünenlerin olması, kendilerini rahatlatır. Birçoğu böyle yaparak, sorumluluktan kurtulacağını düşünür. Bir süre böyle devam edince, artık önderleri ne diyorsa ona inanmak zorunda kalır. Sonunda, öyle bir inanç noktasına gelir ki, “bu budur, başkası yoktur” diyerek, diğer bütün fikirleri reddetmeye başlar. Başka düşünceleri batıl sayar. Kendi düşünce kalıbının dışındaki hiçbir fikri kabul etmez. Olayları yorumlarken, gelişmeleri kendi fikirlerine uydurmaya çalışır. Sorulara net cevaplar veremez hale gelir. Dereden tepeden dolaşarak, ipe un sererek cevap vermeye çalışır.

Bu şeklide kalıplaşmış insan; ister sosyalist, ister kapitalist, ister dindar olsun fark etmez, hepsinin dayandığı temel aynıdır. Hepsi için de, “düşünmek veya akıl erdirmek” uygulaması zor olan bir gayrettir. Sosyalist bir kişi, insanın şahsiyetini oluşturanın, ekonomik alt yapı olduğunu iddia eder. İnsanın düşüncelerinin ve iradesinin oluşumunu, doğaya ve ekonomiye bağlar. İnsanın; aklını,  iradesini ve vicdanını, yani aslında insanın kendisini yok sayar. Diğer yandan, akıl erdirmeyen bir din anlatıcısı, kaza ve kader anlayışında, insanın kendi cüzi iradesini yok sayar. Böylece o da, insanı ve dolayısıyla insanın sorumluluğunu göz ardı eder. Hâlbuki ilâhi kaynaklı kutsal kitaplar, insanları, her zaman “düşünmeye, akıl erdirmeye” çağırır.

İdealist bir sosyalist de, insanları “düşünmeye ve akıl erdirmeye” çağırır. Ama ilâhi olanla aradaki fark, düşünmenin dayanacağı temeldir. Sadece maddi temele oturan “akıl erdirmelerin” bizi huzura götürmesi ihtimali, madde ve manayı birlikte değerlendiren akıl erdirmelere göre, çok daha zayıftır. Anlaşılan o ki, idealist bir sosyalist, eğer, kâinatın bir Yüce Yaradan’ı olduğunu ve insanın ilâhi yönünü kavrayabilseydi, kendisinin iyi bir dindar olması ihtimali çok kuvvetli olurdu. Çünkü idealist bir sosyalist, Tanrı’nın gösterdiği yolda yürümeye yatkın bir yapıdadır.

İdealist bir sosyalist için sosyalist toplum, ulaşılması gereken erdemli bir toplumdur. Hâlbuki yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşılacağı gibi, insanın ilâhi kaynaklı manevi yönünü yok sayıp, sadece maddi eşitlik sağlamaya çalışarak, erdemli bir topluma ulaşmak mümkün görünmüyor. Gerçek anlamda faziletli olmanın dayandığı temel, manevi duygular ve anlayışlardır.

Bazı araştırmacılara göre Marks’ın kendisi, sosyalizmi, sadece bilimsel açıdan ele almaya çalıştı, ama onun takipçileri olan Marksistler, sosyalizmi bir ideoloji olarak gördü. Bize göre, sonuç açısından fark yok. Bu durumda Marks, tarihi olayların tabii gelişiminin insanlığı sosyalizme götüreceğini düşünmüş demektir. Marksistler ise, sosyalizmi, ulaşılması gereken bir sonuç olarak görmüşler ve bu sebeple ideoloji oluşturmuşlardır demektir. Bir başka anlatımla, Marks, sosyalizmi, insanlığın ulaşacağı bir sonuç, Marksistler ise, ulaşılması gereken hedef olarak görmüşlerdir. Fakat gerek Marks, gerekse Marksistler, eşitliğin sadece maddi açıdan sağlanarak, erdemli bir sosyalist toplumun gerçekleşeceğini düşündükleri için, yanılmışlardır.

Bu konuyu “Tito’dan Tarihi İtiraflar” makalemizde verdiğimiz, Mareşal Tito’nun şu sözleriyle noktalayalım:

“Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum:

Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım;

Ben Tanrı’ya, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette…

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi neren bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı…

Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi.”

Mareşal Tito da, tıpkı meşhur ateist filozof Antony Flew’un son dönemlerinde “Yanılmışım, Tanrı Varmış” adlı eser yazdığı gibi, sorgulama yapınca hakikatleri görmeye başlamış.

Allah’ım, Senin kâinattaki delillerini ve gönderdiğin ayetlerini anlayabilecek sorgulamalar yapabilmeleri için, insanlara zihin açıklığı ver.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir