KARL MARKS’IN ARTIK DEĞER YANILGISI ÜZERİNE

KARL MARKS’IN ARTIK DEĞER YANILGISI ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız “Osmanlılar, İbni Haldun ve Karl Marks’ın Tezlerinin Yanlışlığını Gösterdi” ve “Karl Marks’ın Yaşadıklarından Kaynaklanan Hataları” başlıklı makalelerimizde konuya çeşitli açılardan bakarak irdelemeye çalışmıştık. Bu yazımızda, bir başka zaviyeden bakmayı deneyeceğiz.

Bilindiği gibi Marks, insan hayatına yön veren asıl unsuru, ekonomi olarak görür. Ekonomik sistemdeki en büyük sorunu da, artık değerin paylaşılması olarak belirtir. Bütün teorisini de, bu temel üzerine inşa eder.

Bu sitede, sosyologların kuram oluştururken yaptıkları hatalar üzerine makaleler yazdık. Bizim kendimize göre tespit ettiğimiz, teknik hatalardan bir kısmı şunlardı.

Her insanın yaşayarak gördüğü gibi, sosyal olayların tek bir etkeni yoktur. Dolayısıyla, sosyal bir vakanın oluş sebeplerinden birisini ele alıp, bütün teoriyi o neden üzerine inşa ettiğimizde hataya düşeriz. Basit bir zayıflama hadisesinde bile, tek etken az yemek değildir. Hareketlilik, sindirimi hızlandırmak için acı biber yenilmesi, yiyeceklerin kalori hesapları, her bir kişinin vücudunun tepkisindeki farklılık gibi unsurlar dikkate alınmazsa, sonuç başarılı olmayacaktır.

Ekonomi sistemi de, sosyal bir vakadır. Dolayısıyla birçok bileşeni vardır. Her bileşen, ayrı bir sorun kaynağıdır. Dolayısıyla, etkenlerden bir tekini ele alıp, teoriyi onun üzerine kurarsak, daha başlangıçta hataya düşmüş oluruz. İşte, Marks’ın düştüğü hatanın birisi de, bu yöntem yanlışlığıdır. Bu makalemizde, asıl olarak bu hususu irdelemeye gayret edeceğiz.

Sosyologların, teorilerini oluştururken hata yapmalarının bir başka sebebi ise, inceledikleri sosyal olayları ve yapıyı, sadece kendi çevreleriyle sınırlı tutmalarıdır. Nitekim Marks da, kendisinin içinde yaşadığı Batı toplumunun yapısına göre kuram oluşturmuştur. Dolayısıyla, teorisinin dayandığı temel çoğu yerde geçersiz olunca, geliştirdiği kuramının, daha baştan hatalı olması ihtimali kuvvetlenmektedir. Marks’ın bu konudaki hatasıyla ilgili olan fikrimizi, “Karl Marks’ın Yaşadıklarından Kaynaklanan Hataları” başlıklı makalemizde ifade ettik.

Sosyologların, teori oluştururken içine düştükleri bir başka kısır döngü, sosyal olayları, sadece tarihin kısa bir kesiti içerisinde bakarak incelemeye çalışmalarıdır. Sosyal yapının geçmişi üzerinde yeterli araştırma yapmadıklarından, mevcut şartların gelecekte hangi yöne doğru meyledebileceğinin tahmininde yanılmaları ihtimali artmaktadır.

Sosyologların büyük çoğunluğu, teorilerini oluşturmaya çalışırlarken yaptıkları bu hataların farkında değildirler. 19uncu asrın sosyologlarının bir başka açıdan yanlışlarını, 20inci yüzyılın ünlü Fransız sosyoloğu George Gurvitch şöyle ifade etmektedir: “19uncu yüz yıldaki bir sosyolog, sosyoloji ilminde 198 kanun keşfetmişti! Fakat bugün modern sosyoloji, bir tek genel yasayı bile keşfettiğini iddia etmez. Bilim, ilerledikçe daha mütevazı hale gelmektedir. “

Gurvitch’in bu görüşü, kendisinin şahsi uygulaması için doğru olabilir. Ama halen hem sosyoloji alanında, hem de ekonomi ve felsefe gibi sahalarda aynı temele dayanan hatalar devam etmektedir. Bizim yukarıda sıraladığımız ve teori oluştururken yapılan hataları, sosyologların çoğunluğu halen yapmaktadır.

Bu makalemizde yapacağımız irdelemelerin daha iyi algılanabilmesi için verdiğimiz bu bilgilerden sonra, şimdi yazımızın başlığıyla ilgili incelemeye geçelim.

Karl Marks, işverenlerin yani kapitalist olarak niteledikleri insanların zenginlemelerinin sebebini, artık değer olarak görüyordu. Bu yargısı, elbette doğru idi. Ama yanılgısı, artık değerin nasıl oluştuğu hususunda idi. Marks’a göre, artık değeri oluşturanlar, işçilerdi.

Hâlbuki artık değeri artıran unsurlar, çok sayıda etkene bağlıdır. Bu bileşenlerin içerisinde, belki de sonuca en az tesiri olanı, işçinin gayretli çalışmasıdır. Makineleşme veya ihtisaslaşma bile işçiden daha etkilidir, ama yine de tesiri fazla değildir. Asıl tesirli olan unsurlar; başlangıç sermayesi, hammaddenin ucuza temini ve satışın pahalıya yapılabilmesidir.

Bilindiği gibi, keşifler öncesinde Batı Avrupa’da sermaye birikiminden bahsettirecek bir ortam yoktu. O dönem için sermaye, toprak idi. Eğer artık değer, işçinin çalışması ile Marks’ın düşündüğü kadar artsaydı, topraklarında karın tokluğuna ve esir gibi çalıştırdıkları köylüleri ezen derebeyleri veya lortlar hızlı sermaye birikimi sağlarlardı. Bu gurubun sermaye birikimlerinin hızlı olmaması, kazandıkları ile yeni yatırım yapacak alanlarının yetersiz oluşu ve üretilenleri satacak yeterince pazar olmaması idi. Bu sebeple bunlar, kazançlarını şato benzeri ölü yatırımlar için harcadılar.

Her şeydeki değişime, 1492’de Cenovalı denizci Kristof Kolomb’un başlattığı deniz seyahati sebep oldu. Venedikliler, Osmanlılardan kopardıkları imtiyazlar sayesinde deniz ticaretinde ilerlemişlerdi. Onların gerisinde kalan Cenovalıların yeni yollar araması sonucu, 1492 öncesinde bilinmeyen yeni ve çok geniş toprakların keşfi, belki Cenova için değil ama Batı Avrupa için büyük bir şans oldu. Yeni keşfedilen topraklarda yaşayan insanların, baruta sahip olmamaları ve hattâ kılıçlarının bile olmaması, bu keşiflerin, Batı Avrupalılar için mucize niteliğine bürünmesine sebep oldu. O günden beri, yeni bulunan yerler ve o sırada baruta sahip olmayan bölgelerin gaddarca sömürülmesi devam etmektedir.

İşte Marks’ın yanılgısı, bu sömürü düzenini görmemesinden kaynaklanıyordu.

Eğer, sömürülen ülkelerden elde edilen ve maliyeti çok düşük olan sermaye olmasaydı, Batı Avrupa, bugün Türkiye’den veya Çin’den daha kalkınmış olamayabilirdi. Nitekim 1500 yılında bu durumu iddia edecek bir kişi bile yoktu. Eğer biri çıksaydı, deli olarak nitelenmesi çok kuvvetli ihtimaldi.

Eğer, çok düşük maliyetlerle sömürüyü devam ettirmek ve kazancı artırmak için, üretimde ve nakliyede verimliliği artırma ihtiyacı olmasaydı, teknik gelişmeler bu hızda olur muydu? Teknikteki gelişmeler olmasaydı, sermayedarlar, yeni yatırım yapacak alanlar bulabilirler miydi? Teknikteki gelişmelere ihtiyaç olmasaydı, sermayedarlar, yatırım ihtiyacı hissederler miydi?

Eğer, ucuza hammadde temini olmasaydı, sermayedarlar ürettiklerini, kendi ülkelerinde bu kadar rahat satabilirler miydi? Eğer, sömürülen ülkelerin halkları –ki, Çin hindi bölgesini de düşündüğümüzde, nüfusları Batı Avrupa’nın en az on katı civarındadır- olmasaydı, sermayedarlar ürettiklerini sadece kendi ülkelerine satarak sermaye birikimlerini artırabilirler miydi? Bırakın fazlasıyla kâr etmeyi, kendi ülkeleri ile sınırlı kalsalardı, dar alandaki rekabetten dolayı, zarar etmeleri ihtimali yüksek olmaz mıydı?

Son iki sorumuzun daha iyi anlaşılması için, sadece bir konuda rakam vermemiz yetecektir. Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, sömürgelerden biri olan Hindistan, 1814 yılında, İngiltere’den 1 milyon yarda pamuklu dokuma ithal ederken, 1870’te tam 995 milyon yarda gibi akıl almaz bir rakam ithal eder hale gelmişti. Şimdi düşünelim, eğer diğer sömürgeler var olmuş olsalardı bile, sadece Hindistan olmasaydı, İngiliz sermayedar, ürettiği malını bu yoğunlukta satabilir miydi?

Bahsettiğimiz bütün bu gelişmeler, Marks’ın gözünün önünde cereyan ediyordu. Ama o, bunların hiçbirini göremedi. Artık değeri oluşturanın, sadece, çalışan işçi olduğunu düşündü. Artık değerin paylaşımı için çözüm teklifini, yani teorisini, bu temele dayandırdı. Dolayısıyla kuramı, daha baştan yanlış başlamış oldu.

Marks’ın artık değer kuramının yanlış olduğunu, Rusya ve Çin’deki Marksist uygulamalar, bize net bir şekilde gösterdi. Bu devletlerde, işçilerin oluşturdukları artık değerler, kapitalist patronların değil, işçilerin adına devletin oldu. Ama yaşayarak görüldüğü üzere, işçiler de, devlet de, bu artık değerlerden bir fayda görmedi. Rusya ve Çin’in ortak özelliklerinden birisi, sömürgelerinin olmaması idi. Dolayısıyla dışarıdan gelen artık değer çok az idi. Dışarıdan ucuz destek gelmeyince, sadece işçilerin oluşturduğu artık değer, kimseye yaramadı.

Dışarıdan gelen artık değerin büyüklüğünü görememesi, Marks’ın kurduğu kuramın bir başka açıdan da geçersiz olmasına vesile oldu. Marks, ezilen işçilerin devrim yapmalarının kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Eğer dışarıdan, ucuz maliyetli yüksek artık değer gelmeseydi, bu düşüncesinde gerçeklik payı olma ihtimali vardı.

Fakat sömürülen ülkelerden gelen artık değerler, işçilerin daha çok kazanmalarına sebep oldu. Eğer, dışarıdan artık değer gelmeseydi, işçilerin konumları da, geçmiş asırlardaki serflerin halleri gibi olurdu. Bilindiği gibi serfler, uzun asırlar boyu derebeylerin tarım kölesi olarak çalıştılar, durumlarını düzeltemediler. Hâlbuki sömürgelerden gelen artık değerler, işçilerin konumlarını değiştirdi. İşçilerin önemli bir bölümü, aldıkları yüksek ücretler sayesinde, sınıf atlayarak, küçük burjuva durumuna geldiler. Giderek zenginleşen ve sahip oldukları araç gereç miktarı artan işçiler, artık Marks’ın düşündüğü konumdan çıkmış oldular. Hemen hiçbir ülkede, işçiler devrim yapmadı.

Sonuçta Marks, hem artık değerin sebepleri konusunda yanılmış oldu, hem de toplumların tarihi gelişimi hususunda yanlış tahmin yapmış oldu. Marksistler de, belki de Marks’a rağmen, tanrıtanımaz politikalar uygulayınca, başarı şansları kalmadı.

Bu yazı Ekonomi, Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir