MALTHUS’UN NÜFUS KURAMI ÜZERİNE

MALTHUS’UN NÜFUS KURAMI ÜZERİNE

 

Thomas Malthus, 1798 yılında “Nüfus Hakkında Bir Deneme” isimli bir kitap yayınladı.

Bu eserin yayınlandığı dönemde devleti yönetenler, nüfus artışını refahın bir göstergesi olarak değerlendiriyorlardı. Devleti idare edenlerin içerisindeki Harbiye Nazırlığı gurubu, daha çok nüfusun daha çok asker demek olduğunu düşünüyorlardı. Devletin hazinesini yönetenler ise, nüfus arttıkça daha çok vergi toplanacağını düşündükleri için, seviniyorlardı. Nitekim çağdaşı olan ünlü İskoç ekonomist Adam Smith de, benzer fikirdeydi.

Malthus, bu düşüncelerin tam tersini savunarak bazı kıyaslamalar yaptı. Nüfus artışının, ürün artışından daha hızlı olması durumunda, fakirliğin artacağını söyledi. Nüfus artışına olumlu bakanların düşüncelerinin geçersiz olduğunu savundu. Artan nüfusun, er ya da geç, fakirler için felâkete sebep olacağını iddia etti. Yetersiz besinin, yoksulların ölümüne sebep olacağını, bu ölümlerin dünyadaki besin miktarı ve insanın ihtiyacı dengelenene kadar süreceğini düşündü. Yazara göre eğer erkekler ve kadınlar, çok çocuk sahibi olmaktan kaçınmazlarsa, yiyecek ve insan nüfusu dengesinin, ancak, hastalık veya savaş gibi felâketlerle sağlanabileceğini vurguladı. Salgın hastalıkların, açlığın ve savaşların bizleri kırmasını istemiyorsak, nüfusun hızlı artmasının önüne geçmeliydik.

Malthus’un kitabını yazdığı sırada, İngiltere, dünyada tarım verimliliği en yüksek olan ülkelerin başında geliyordu. Tarım ürünlerinin üretimi ve pazarlanmasında, piyasa ekonomisi şartları uygulanıyordu. Bu durumun oluşmasının bazı sebepleri vardı. En önemli nedeni, adada 1650’den sonra barış ortamının oluşmasıydı. Çünkü piyasa ekonomisinin uygulanabilmesinin birinci şartı, barış ortamının varlığıdır. Bir diğer sebebi, ülkede Kilise topraklarının çoğuna el konulması idi. Ayrıca, çiftliklerde besi hayvancılığı yapılmaya başlanmıştı.

İngiliz bir rahip olan Malthus’un eseri, yöneticileri ve hattâ toplumun ileri gelenlerini ciddi bir şekilde etkiledi. Çizdiği tablo çok karamsar idi. Bu karamsar tablonun etkisini azaltmak isteyen Britanya Devleti, kendince bir çözüm üretti. İnsanlarını sömürgelerine göç etmeye heveslendirdi. Böylece nüfus artışını engellemeye kalkışmadı. Dolayısıyla, nüfus hızla artmaya devam etti.

Kitap yazıldığında nüfusu yaklaşık 8 milyon olan Britanya, 1850’de 22 milyon oldu. 1900 yılına gelindiğinde 41 milyona ulaştı. 1914’te ise 36 milyona gerilemişti. Çünkü ülkeden göç edenlerin sayısında çok hızlı bir artış olmuştu. Sadece 1913 senesinde Britanya’dan göç edenlerin sayısı 400.000 kişiyi bulmuştu. Ayrıca, 1815-1914 yılları arasında yaklaşık 20 milyon İngiliz, imparatorluklarının sömürgelerine göç etmişti. Göç edenlerin büyük çoğunluğu, fakir insanlardı. Bu durumun muhtemelen en önemli sebebi, sömürgelerden ülkeye akan zenginliğin halka yansımamış olmasıdır. Sömürgelerdeki fırsatlarla ilgili hikâyeleri dinleyen fakir insanlar, ölümü göze alarak göç etmeye çalışıyorlardı.

Britanya Devletinin teşvik ettiği göçler, iki yönlü olarak fayda sağladı. Birincisi, ülkedeki nüfusun azalmasını sağlayarak, fakirliğin aşırı hale gelmesini önlemeye vesile oldu. İkincisi, sömürgelere gidenlerin de katkılarıyla, Birleşik Krallık hayal edemeyeceği bir imparatorluk kurdu. Göç edenlerin, Birleşik Krallığa katkıları üç yönlü oldu. Birincisi, gittikleri sömürgelerdeki İngiliz nüfusunu arttırdılar. Böylece Birleşik Krallık, o sömürgede daha çok pay almak için mücadele ettikleri diğer devletlere galip geldiler. Örneğin, Amerika’da Fransızların nüfusu 400.000 civarında iken, İngilizlerin sayısı 5 milyona ulaşınca, Fransız egemenliği geriledi. İngiliz hâkimiyeti genişledi. İkincisi, bilhassa giden ilk nesiller, ticaretlerinin önemli bir kısmını, geldikleri ülke olan Birleşik Krallık ile yaptılar. Bu durum, İngiltere’nin zenginliğini artırdı. Üçüncüsü, göç edenlerin önemli bir bölümü asi ruhlu ve maceradan korkmayan insanlar oldukları için, onlar ülkede kaldıklarında, Fransız Devrimine benzer bir sarsıntı ile İngiltere’nin de karşılaşması ihtimali çok kuvvetli olurdu. Hicret ederek zenginleme ihtimali, büyük çaplı başkaldırı olmasını önledi.

1800-1900 döneminde, Avrupa’nın nüfusu, dünya ortalamasından fazla arttı. 1800 yılında, dünyadaki her 5 kişiden birisi Avrupalı idi. 1900 senesine gelindiğinde ise, her 4 şahıstan birisi Avrupalı oldu.

Sömürgelerden gelen ve ülkenin kendi üretimine göre çok daha fazla olan artık değerler ve yiyecekler, başta Britanya olmak üzere Batı Avrupa’nın nüfus artışının, Malthus’un söylediği yıkıma dönüşmesini engelledi.

Sonuçta, sömürgelerden gelen artık değerler ve sömürgelere giden göçler, Birleşik Krallığın refahını artırdı. Malthus’un eserinin oluşturduğu olumsuz havayı dağıtmak için çözüm üreten Britanya Devletinin yöneticileri başarılı olmuşlardı. Malthus’un oluşturduğu korkuyu yönetmek için, ellerinde var olan sömürge imkânını iyi yönetmişlerdi. Nüfus artışı felâket olmak yerine işlerine yaramıştı.

Sömürgelerin varlığı, Malthus’un uyarısının önemini kaybettirdi ve unutturdu. Günümüzde de bu uyarıya kulak asmayanlar çoğunlukta. Bunların güvendikleri husus, biyoloji alanındaki gelişmeler. Biyoteknoloji olarak ifade edilebilecek, bitki ilaçlama, hormon kullanımı, tohum ıslahı, hayvan ırkı ıslahı gibi hususlar, bilhassa zenginlerin nüfus artışlarını dengeledi.

Şimdi kendimize bazı sorular soralım. Eğer Birleşik Krallığın, o dönemde ve çok ucuz bir maliyetle dünyayı sömürme imkânı olmasaydı, nüfus artışının sonucu ne olurdu? Sömürgelerine giden 20 milyondan fazla insan Britanya’da kalsa ve aynı oranda nüfus artışı onlarda da olsa, Birleşik Krallığın nüfusu 1900 yılına gelindiğinde 75 milyon civarında olurdu. Dış ülkelerden artık değer getirme imkânı olmayan, kendi ülkesinin şartlarıyla sınırlı olan İngiltere, 75 milyon insan ile fakirliğin pençesine düşmez miydi? Böyle bir ortamda, Malthus’un korkuttuğu kıtlıklar, salgın hastalıklar ve savaşlar gibi felâketler sıkça görülmez miydi?

Zenginleşmiş Londra’da ve Paris’te, 1830 ve 1840’ta kolera salgını, ortalığı kırıp geçirmişti. Peki, Londra ve Paris gibi nispeten daha korunaklı olan şehirlerde hâl böyleyken, sömürgeleri olmadığı için fakir kalmış ve aşırı nüfuslu bir ülkenin tamamında nasıl sonuçlarla karşılaşılırdı? Fakir halkı oyalayabilmek için, İngilizler çevresindeki ülkelere savaş açmak zorunda kalmaz mıydı? Bu savaşların sonunda, I. Elizabeth’in, “Fransa’nın yaşayacağı son gün, İngiltere’nin yok oluşundan önceki gün olacaktır” sözü gerçek olmaz mıydı?

Birleşik Krallığa yurt dışından gelen artık değer miktarı, ülke kaynaklarına oranla çok fazlaydı. Eğer bu fazlalık olmasaydı, ticaret ve okuryazarlık oranı artmazdı. Dolayısıyla sanayi gelişemezdi. Deneysel bilimde ilerleme çok düşük seviyede kalırdı. İşte böyle bir ortamda sayıları hızla artan vatandaşların halleri nice olurdu?

O dönemde, devletlerarası borç bulma imkânı olmadığına göre, yatırımlar, fakirlerden toplanması hayal edilen vergilerle mi yapılacaktı?

Nüfusun ve fakirliğin hızla arttığı, kargaşanın hâkim olduğu bir toplumda, kabiliyetli insanların bir kısmının ülke dışına kaçmaya çalışması ihtimali çok kuvvetlidir. Böyle bir durumda, kalanları ülkede tutabilmek için istibdat uygulayarak insanları bezdirerek, devletine düşman guruplar oluşturulmaz mıydı?

Avrupa içerisinde nüfusu İngiltere’den sonra en çok artan ülke, Rusya oldu. Rusya’nın nüfus artışının bir bölümü, yeni fethettikleri Orta Asya bölgelerinden dolayı olmuştu. Fakat bu yeni bölgeler, nüfus artışını dengeleyecek yeni zenginlik imkânları da sunmuştu. Yeni ulaşılan zenginliklere ve dünyanın en geniş topraklarına sahip olmasına rağmen Rusya, nüfus artışının fakirliğe sebep olmasını engelleyemedi. Halkın fakirliği, yönetimin halkın üzerinde baskı oluşturmasına vesile oldu. Bu iki unsur birleşince, Karl Marks’ın bile hayal edemeyeceği şekilde, komünist ihtilalle karşılaştı.

Avrupa’nın nüfusu, Rusya dâhil, 1800’de 190 milyon iken, 1900 yılında 420 milyon olmuş. Bu rakamlara, o dönemde Osmanlı hâkimiyetinde olan bölgeler dâhil değil. Günümüzdeki Avrupa’nın toplam nüfusu, yaklaşık 550 milyon civarındadır. Bu sayıya, eski Osmanlı bölgesi ve o dönemde Rusya’ya ait olan yerler de dâhildir. 1840-1950 yılları arasında Avrupa’dan giden göçlerin toplamı yaklaşık 50 milyondur. Göç edenlerin Avrupa’da kaldıkları ve onların da çoğaldıkları düşünülürse ve bu rakama Osmanlı ve Rus hâkimiyetinden çıkmış bölgelerin nüfusları eklenirse, Rusya’nın bugünkü nüfusunu geçer. Bu durumda günümüzde Rusya hariç 550 milyon olan Avrupa’nın nüfusunun 1900 yılındaki ile karşılaştırılması halinde yaklaşık 500 milyon civarında olması muhtemeldir. Demek ki, Avrupa’nın nüfusu 1900 yılından günümüze kadar çok az artmış.

Hâlbuki çocuk ölümleri 1900’de binde 30 civarında iken, günümüzde binde 6 kadardır. Bu demektir ki, sırf çocuk ölümlerindeki azalmadan dolayı, ciddi bir nüfus artışı olmalıydı. Eğer Avrupa’nın 1800-1900 yılları arasındaki nüfus artış eğilimi sürseydi, dışarıya göçler olmasaydı, Avrupa’nın günümüzdeki nüfusu, 1 milyarı çok aşmış olurdu.

Avrupa’nın sömürgeleri sayesinde oluşan mevcut zenginliğinin sürdüğü günümüzde, eğer nüfus 1 milyarı çok aşmış olsaydı, Avrupa’nın hali nasıl olurdu? Günümüzdeki haliyle AB fikri oluşabilir ve gerçekleşebilir miydi? Yoksa birbirleriyle geçmişte yaptıkları “yüz yıl savaşları” gibi, savaşmaya devam mı ederlerdi?

Bu yazımızda, sadece Avrupa’yı irdeledik. Bunun bir sebebi, istatistik rakamlarının oralarda bulunması ve yurt dışından artık değer elde etmeleriydi.

Günümüzde, nüfusu çok ama geliri az olan çok sayıda ülke var. Bu ülkelerin, Birleşik Krallık ve Avrupa için, bizim sorduğumuz soruları, kendilerine sorup sormayacaklarını bilemeyiz. Kendileri bilirler. Bu soruları kendilerine sorsalar da, sormasalar da, Avrupa’nın sömürge sistemine benzer bir mucize gelişme olmazsa, bu memleketlerin karşılaşacakları sorunlarını kendi başlarına çözmeleri mümkün görünmüyor.

Dünyanın nüfusu bu hızla artmaya devam eder ve tüketim çılgınlığımız sürerse, Malthus’un uyarılarının gerçekleşmemesi için, hiçbir sebep yok. Bilhassa yeryüzünün küreselleştiği bir ortamda hiçbir salgın hastalık, hiçbir ekonomik buhran ve hiçbir savaş, sınırlı bir bölgede kalmayacaktır. Bütün dünyayı etkisi altına alacaktır. Dolayısıyla sorun sadece fakirlerin değildir. Çözümü bütün dünya birlikte üretmelidir. Unutmayalım, birlikte çözüm üretmezsek, birlikte çökeriz.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir