İSLÂM’IN AMACI, FAKİRLİĞİ ORTADAN KALDIRMAKTIR

İSLÂM’IN AMACI, ZENGİNLİĞİ DEĞİL, FAKİRLİĞİ ORTADAN KALDIRMAKTIR

 

Bilindiği gibi zekât, zenginlerden fakirlere doğru akan maddi ve manevi destek akımıdır. Kur’an’da 80 civarında ayette, zekât bahsi geçer. Zekât ile fakirlerin korunmasına bu kadar önem veren Kur’an, zenginlerden, ayrıca, mallarını infak etmelerini de istemektedir. İnfak etmek, sevdiği mallardan başlayarak, varlıklarını ihtiyacı olan insanlarla paylaşmaktır.

Zekât ve infakla ilgili ayetlerin bize anlattığı bir başka husus, İslâm’ın fakirliği benimsemediği, zenginliği tercih ettiğidir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kur’an’a uygun hadislerinden olan “veren el alan elden daha hayırlıdır” sözü, insanları zenginliğe yönlendirmek içindir.

Kur’an bize, zengin olmanın helal yollarını anlatmaktadır. Ayrıca zengin ve fakir kavramları hakkında da bizlere, bazı gerçekleri açıklamaktadır. Zengin ve yoksul kavramlarını, bazı kapitalist anlayıştaki insanların bakış açısıyla değerlendirirsek, yanılırız. Bir yere ulaşamayız. Tıpkı şu şarkı sözündeki gibi bir ortam oluşur: “Ne zenginler gördüm, en fakirden daha fakir. Ne fakirler gördüm, en zenginden daha zengin.”

Gerek, zekât ve infak konularında, gerekse, zenginlik ve fakirlik hususlarında, bu sitede çeşitli makaleler yazdığımız için, daha fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Konuya başlıktaki anlatım açısından yaklaşmaya çalışacağız.

Kur’an, fakirlerin korunmasından zenginleri sorumlu tutmaktadır. Hattâ bununla da yetinmemektedir. Kur’an’a göre zekât, fakirlerin hakkıdır.

70 Mearic Suresi 24: “Onların mallarında belli bir hak vardır,

25: Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.”

Mearic Suresinin önceki ayetlerine bakılınca, 24üncü ayette onlar denilerek, namazlarına devam eden kimseler kastedilmektedir. Takdir edileceği gibi, ara sıra namaz kılmanın ötesinde, namazlarını devamlı kılan insanlar, Allah’ın yüceliğini kalpten bilen kişilerdir. Bu sebeple Yüce Yaradan, onlara, diğer insanlara göre daha kesin emir vermektedir. Fakat bu emri uygulayanlara da, aynı surenin sonraki bir ayetinde, bu yaptıklarının karşılığının verileceği ifade edilmektedir. Mearic Suresi 35inci ayet: “İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.”

Görüldüğü gibi, Mearic Suresinin 24 ve 25inci ayetleri, mal varlığı fazla olanların mallarında, fakirlerin hakkı olduğunu ifade etmektedir. Bilhassa Kur’an’ın, Hz. Muhammed’e indirildiği devirleri dikkate alalım. O dönemdeki anlayışlarla karşılaştırıldığında bu söylem, devrimden de öte bir şeydir.

Kur’an, fakirleri korumak açısından sadece zenginleri sorumlu tutmamıştır. Devlet yönetimine de, bu konuda yükümlülük vermiştir.

8 Enfal Suresi 41: “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere (kendi kendine yetemeyecek yaşlı güçsüzler) ve yolda kalmışlara aittir…”

Ayette görüldüğü gibi, Yüce Yaradan, devletin gelirinin beşte birini ayrı hesapta tutuyor. Bu varlıkların, peygambere, ona yakınlığı olanlara, yetimlere, güçsüzlere, yolda kalmışlara yani ihtiyacı olanlara dağıtılmasını istiyor. Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatı incelendiğinde, ganimetten kendisine ve yakınlarına “dişe dokunur” bir pay almadığı anlaşılır.

Bu konuyla ilgili olarak daha geniş açıklamayı, “Hz. Muhammed, Kızı Fatıma ve Kuzeni Ali’ye hiçbir Toplumsal Ayrıcalık Yapmamıştır” başlıklı makalemizde vermiştik. Hz. Muhammed’in bu uygulamaları da net bir şekilde göstermektedir ki, devlet, fakirleri korumakla yükümlüdür.

Kur’an’ı inceleyen İslâm âlimleri, zekât emri ile namaz emrinin çok sayıda ayette birlikte geçtiğini görünce, “zekât farizası olmadan, namaz da geçersiz sayılır” şeklinde bir yorum yapmışlardır. Bu yorumları gerçekçi bulan Müslümanlar, o güne kadar bilinmeyen yeni bir kurum olarak vakıfları oluşturmuşlardır.

Vakıflar, bir süre sonra birkaç fonksiyonu birden yerine getirmeye başlamıştır. Birinci olarak vakıflar, şahıslarla kaim olmadığından, nesiller boyu sürmüştür. Bu sebeple, fakirleri korumanın devamlılığını sağlamışlardır. İkincisi, fakirlerle doğrudan irtibat kuramayan, gerçek yoksulların kimler olduğunu bilemeyen zenginlere aracılık etmişledir. Üçüncüsü, devletin fakirlere yapacağı yardımların bir kısmına aracılık etmişlerdir. Böylece, devletin yardımlarının verimsiz bir şekilde dağıtılarak, yerli yerine harcanmayıp kaynak israfına sebep olunmasını önlemişlerdir.

Bütün bunları yaparken, fakirlerin incinmemesini sağlamışlardır. Bakara Suresi 271inci ayetin ikazına uyarak, yoksulların incinmemesi hususunda çok güzel yöntemler geliştirmişlerdir. Sadaka taşları oluşturmuşlar. Maddi durumu uygun olanlar, taşın kovuğunun içerisine para koymuşlar. Herhangi bir başka zamanda ihtiyacı olanlar gelmişler, bu paradan almışlardır. Benzer şekilde, “askıda ekmek vb” sistemi kurmuşlardır. Maddi durumu olanlar satın aldıkları ekmekleri bir kabın içerisinde askıya asmışlardır. Başka bir zaman oraya gelen bir fakir, ihtiyacı olan ekmeği almıştır.

Vakıfların ne kadar ciddi görev ifa ettiklerini anlamak için, sadece “sadaka taşı” ve “askıda ekmek vb” uygulamalarına bakmak yeterlidir. Vakıflar yaptıkları çalışmalarla, toplum içerisindeki sosyal barışın korunmasını sağlamışlardır. Eğer sağlamamış olsalardı, ihtiyacı olan veya olmayan birisi gelir, sadaka taşındaki bütün parayı alır giderdi. Fakat zenginlere veya devlete karşı herhangi bir kin ve nefret oluşmadığından, böyle bir şeye tevessül edenlerin sayısının ihmal edilebilir oranda olduğu görülmüştür.

Vakıflar konusu başlı başına irdelenmesi gereken bir husus olduğundan, sadece konumuzla ilgili kısmını kısaca aktardık. Bu kısa anlatımımızın sebebi, başlıktaki konumuzla ilgilidir. Bütün bu uygulamalar göstermiştir ki, İslâm’ın amacı, zenginliği değil, fakirliği ortadan kaldırmaktır. Bu gerçeği çok iyi kavrayan toplum önderleri, ellerinden geldiğince, gereğini yapmaya çalışmışlardır.

Müslümanlığın bu anlayışını kavrayamayan çok sayıda insan vardır. Bunlar, fakirlere yardım için mallarından dağıttıkları takdirde, kendilerinin de fakirleşeceklerini düşünmektedirler. Hâlbuki Bakara Suresi 276ıncı ayette Yüce Yaradan, “faizleri mahvedeceğini, sadakaları bereketlendireceğini” beyan etmektedir. Bu ve benzeri ayetlerden de anlaşılacağı üzere, Allah, fakirlere yardım eden zenginleri kollamakta, onların zenginliklerini azaltmak değil, bereketlendirerek, zenginliklerinin artmasını sağlamaktadır.

Demek ki İslâm, zenginliği ortadan kaldırmayı değil, aksine zenginliği artırarak, fakirliği ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bütün bunların nasıl başarılacağını, zenginlik ve fakirliğin anlamlarını da, Kur’an bizlere anlatmaktadır.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir