İSLÂMİ FİNANSIN TEMELLERİ ÜZERİNE  DÜŞÜNCELER 4

İSLÂMİ FİNANSIN TEMELLERİ ÜZERİNE  DÜŞÜNCELER 4

 

Ticareti teşvik eden İslâm, kartellere ve tekelleşmeye karşıdır. Önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi İslâm, kâr için alt ve üst sınır koymamıştır. Bu sınırı, karşılıklı olarak ve gerçek anlamda rıza gösterilmesi belirler. Tekel olmuş bir kuruluş, mallarını kendi istediği fiyatlarda satmaya kalkışırsa, İslâm’a aykırı hareket etmiş olur. Çünkü satışta karşılıklı rıza oluşmamıştır. Tekel olan kuruluşun, fiyatı kendi istediği gibi belirlerken, toplumda kabul gören ve ahlâki kâr oranlarının dışına çıkma ihtimali çok kuvvetlidir.

Alanında tekel olan bir kuruluşun istediği fiyattan satış yapabilmesinin sebebi, sahip olduğu parasal güçtür. Kuruluş, bu gücü dolayısıyla, ürettiği emtiadan, normal şartlarda kazanabileceğinden daha fazlasını, para gücü sayesinde elde etmiş olmaktadır. İşte bu sebeple, dolaylı olarak paradan para kazanmış, bir nevi para satmış konuma düşmüştür.

Günümüzdeki ticarette genel anlayış, mümkün olan en çok kârı elde etmektir. Tekel olmanın ve ortak tavır sergileyerek kartel oluşturup, kendi istedikleri fiyatlarla satış yapma gayretlerinin sebebi bu anlayıştır. Bu kâr hırsı, çok küçük olan firmaların bile çoğunu tesiri altına almıştır. Müşterinin o mala acil ihtiyacı olduğunu ve başka bir yerde hemen bulamayacağını düşündüğü bir emtiayı, normal değerinin çok üzerinde bir bedelle satmaya uğraşmaktadırlar.

Bu anlayışın toplumsal huzur açısından yanlış olduğunu, Osmanlı Türkleri uygulamalı olarak göstermiştir. Osmanlıda, rekabet içerisinde birbirini ezen bir ticaret anlayışı yoktur.  Aksine işbirliğine dayalı bir yapı oluşmuştur. Türklerde ticaretten birinci amaç, kâr değildir. Esas olan itibardır.

Osmanlı Türklerinde çöküş dönemi haricinde, zengin ile fakir arasında ciddi bir fark görülmez. Zaten, hiç kimsenin veya hiçbir gurubun aşırı zengin olmasına izin verilmemiştir. Bu durum sınıfların oluşmasını engellediği gibi, insanların birbirlerini ezmesini de engellemiştir.

Günümüzde, aşırı kâr elde etmenin bir başka yolu daha sergilenmektedir. Üründe yenilik yapanlar veya müşterilerce arzu edilen özelliklere daha fazla sahip bir ürünün buluşunu yapanlar da, aşırı kâr peşine düşmektedirler. Bu durumda, daha yüksek kâr elde edilebilmesinin nedeni, yeniliği sağlayan bilgidir.

İslâm, bilgiye önem verir. Zumer Suresi 9uncu ayette “…De ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu…” diyerek bilgi sahibi olmak övülür. Diğer taraftan, ayetin başında, gece saatlerinde namaz kılmak ve Rabbinden rahmet umarak kulluk etmek de övülmüştür. Bir sonraki ayette de, “…Ey iman eden kullarım, Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için, ahirette de iyilik vardır…” denilerek, iyilik yapmak övülmüştür.

Tevbe Suresi 34üncü ayette, papazların ve hahamların bir kısmının, insanların paralarını haksız yere yediklerini bahseder. Papazlar ve hahamların bir kısmı, insanların mallarını ticaret yaparak yemediklerine göre, ya doğum ve ölüm olayı gibi dini törenlerde dini bilgilerini paraya çevirerek yemişlerdir veya Kiliseye ve Sinagoga yapılan yardımları yemişlerdir.

Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre, bilgi sahibi olmamız gerekir. Ayetleri birlikte değerlendirdiğimizde, sahip olduğumuz bilgiyi iyilik yapma yönünde kullanmakla yükümlüyüz. Dolayısıyla bilgimizi, imkânımız var ise parasız, değilse en makul bir bedelle paylaşmalıyız. Dini bilgilerimizi ise, para karşılığı paylaşmamız, vaftiz, cenaze ve mevlit gibi törenlerde okuduklarımızdan para almamız, İslâm’a aykırıdır.

Demek ki, bilgimizi, makul miktardan daha fazla paraya çevirmemiz yanlıştır. Nitekim tarih içerisinde gerçek anlamda ilim sahibi insanlar bilgilerini parayla satmamışlar, sadece geçimlerini sağlamayı hedeflemişlerdir. Madam Curie de, bunlardan birisidir. Bu sitede yazdığımız bir makalede, bu hususta daha ayrıntılı bilgi verdik. Borçlanarak ve sağlığını tehlikeye atarak, yıllarca eşiyle birlikte çalıştı. Sonunda Radyumu elde ederek tıp dalında bir çığır açılmasına vesile olmasına rağmen, maddi menfaate dayalı patent tekliflerini kabul etmeyen Madam Curie, onur nişanlarını bile istemedi. Kendisine verilmek istenilen maddi hediyeleri kimsesizlere, çaresizlere bağışladı. Kendisi üniversiteden aldığı maaşla geçindi.

Bilgiyi paraya çevirmek sadece, ilmi konularda olmaz. Konuya bir örnek olarak, Mehmet Akif Ersoy’u verebiliriz. Para ödülü konulan İstiklâl Marşı yazılması yarışmasına katılmayan Ersoy’un, rica edilmesi üzerine yazdığı marş Büyük Millet Meclisinde ayakta alkışlanarak kabul edildi. Fakat Mehmet Akif Ersoy, o döneme göre çok büyük olan para ödülünü –kendisi maddi sıkıntı içerisinde olmasına rağmen- kendisi kabul etmemiştir. Yoksullara ve yetimlere yardım eden bir kuruluşa bağışlamıştır.

Bizim verdiğimiz bu güzel insanların sergiledikleri davranışlarını, insanların birçoğunun başaramayacağı düşünülebilir. Bu düşünce, doğrudur. Bilhassa günümüz şartlarında, bilgiyi paraya çevirmeye duyulan arzu, eskiye göre, daha çoktur. Fakat bilgi karşılığında hedeflenen kazanç, araştırmalar için harcanan paraya nispetle, ahlâki ölçülerde olmalıdır.

İslâm’ın bu tavrının amacı, fakir ile zengin arasındaki farkın açılmasını önlemektir. Günümüzde fakir ile zenginin arasının, hem insanlar hem de ülkeler bazında, hızla açılmasının önemli bir sebebi, bilginin, gereğinden çok daha pahalıya satılmasıdır. Diğer taraftan, bilgi sahibi olan her kişi de, gerçek hayatta, bilgisini paraya çevirememektedir. Paraya çevirenler, maddeten çok güçlü olan kişi veya kuruluşlar olmaktadır. Bunlar, kendileri haricindeki bilgili insanlar ile anlaşamazlarsa, onları derhal engellemektedirler. Dolayısıyla paraya dönüştürülen olgu, bilgi olmamakta, bilgiyi değerlendirecek parasal güç sahipliği olmaktadır. Bu durum da göstermektedir ki, para kazanan olgu, bilgi ve tecrübeden ziyade, sahip olunan parasal güçtür, yani bir nevi para satarak para kazanılmaktadır.

Bilginin ve tecrübenin paraya çevrilebileceği bir başka alan, ortaklıklardır. Yukarıda belirttiğimiz gibi İslâm, bilginin ve dolayısıyla tecrübenin –bilhassa doğrudan- paraya çevrilmesine sıcak bakmaz. Dolayısıyla para koymadan, sadece bilgi koyarak ortak olmak yanlıştır. Ancak, eğer ortaklık anlaşmasının başlangıcında, bu durum karşılıklı olarak ve rıza ile belirlenirse, bilgi ve tecrübe karşılığında pay sahibi olunabilir.

İslâm, sadece varlıklara ve eşyalara ödeme yapılmasını ister. Bu açıdan bakılınca; haklar, vaatler ve anlaşmaların ücretsiz olmaları gerekir. Günümüz şartlarında, patent ve telif hakları gibi, fikri koruyan yasalar, genellikle, zenginlerden yanadır. Fakir bir insan patent alsa, üretime geçmek için zenginlere ve hattâ patenti alabilmek için zenginliğe ihtiyacı vardır. Yoksul bir insan kitap yazsa, basılması ve tanıtılması için zengin yayınevlerine ve reklam yapacak paraya ihtiyacı vardır. Gariban bir ressam resim yapsa, sergi açabilmesi için paraya, tablolarını zenginlere satabilmesi için yine zengin destekçilere ihtiyacı vardır. Resimlerinden sağlığında para kazanamayan Vincent Van Gogh bile, kardeşinin maddi desteği olmasaydı, sonradan da olsa, en beğenilen resimlerini yapma imkânı bulamamıştı.. Dolayısıyla, genel uygulamada, haklar, vaatler ve anlaşmalar fakirleri korumamaktadır.

Haklar, vaatler ve anlaşmaların paraya çevrilişinin yoğun uygulandığı yerlerin başında borsa gelir. Ekonomi konusunda yazdığımız makalelerimizde görüldüğü üzere borsalar, dünya genelinde, ekonomik buhranların başlamasına veya hızlanmasına sebep olmuştur. Borsalarda kazananların büyük çoğunluğu, yüksek paralarla oynayan zenginler olurken, kaybedenlerin çoğunluğu fakirler olmuştur.

1719 yılında Fransa’daki Missisipi şirketinin, Amerika’daki Missisipi vadisiyle ilgili hisse senetleri balonunun patlaması ile Fransa uzun süren bir ekonomik sıkıntının içerisine girmişti. Bu olaylar Fransa devletinin zayıflamasına ve sonuçta Amerika’yı İngilizlere karşı kaybetmesine, diğer bazı sömürgelerinde de gerilemesine sebep olmuştur. 1873’teki Viyana Borsasının çöküşü ile başlayan olaylar, Karl Marks’ın fikirlerinin kabul görmesine ve sonunda Rusya’da Bolşevik Devrimine neden olmuştur. Hâlbuki Marks, Komünist Manifestosunu 1848 yılında yazmasına rağmen, 25 yıl boyunca çok az tanınmıştı.

Ekonomi tarihindeki olaylar incelendiğinde, haklar, vaatler ve anlaşmaların fakirlerin lehine gelişmediği anlaşılmaktadır. Ancak, üretimden uzaklaşan insanların şehirlere yığıldığı dünyamızda, haklar, vaatler ve anlaşmalar hususu, günümüz şartlarına göre, uzmanlar ve din insanları tarafından tekrar ele alınmalıdır.

İslâm, büyük çaplı mal alan ile küçük çaplı mal alan arasında ayrım yapılmasını istemez. İslâm’ın bu talebi, öncelikle müşteriye karşı gösterilecek ilgi ve alâka içindir. Bilindiği gibi Kur’an, zengin bir insanı İslâm’a kazanmaya çalışırken, gözleri görmeyen bir fakire gerekli ilgiyi göstermeyen peygamberi uyarmaktadır. Demek ki, insanları İslâm’a kazandırmayı kazanç olarak görürsek, İslâm’a girdiklerinde çok veya az faydası olacağı tahmin edilen kişiler arasında ayrım yapmak yanlış olmuştur. Bu değerlendirme yöntemi ticarette de yanlıştır. Çünkü bugün az mal alan bir müşterinin, yarın çok fazla mal almayacağını iddia etmek mümkün değildir.

İslâm’ın, küçük ve büyük çaplı mal alan müşteriler arasında fark gözetilmemesini istemesinin ikincil talebi, fiyat açısındandır. Az miktarda mal alan ile çok miktarda alana, aynı fiyatın verilmesini ister. Ancak, çok miktarda mal alacak müşteri için yapılacak imalatın, birim üretim başına maliyeti düşüyorsa, çok mal alana daha düşük fiyat verilebilir. Çünkü her iki halde de, yani az mal alınması veya çok mal talep edilmesi durumunda, birim zamanda ve birim üretim başına elde edilmesi düşünülen kâr birbirine yakın olacaktır. Eğer, sadece satıcılık yapan bir firma, imalatçıya daha çok mal sipariş ettiğinde, yukarıda açıkladığımız sebepten dolayı, girdi fiyatını düşürmüş ise, çok mal alan müşterisine imalatçının yaptığı aynı indirimi uygulayabilir.

Ekonomi hususunda yayınladığımız makalelerimizde örnekleriyle ifade ettiğimiz gibi, yaşanan bütün ekonomik buhranların temelinde, aynı düşünce yatıyor. Çalışmadan, emek harcamadan, oturduğumuz yerde ve sadece yatırım yaparak zengin olmak hevesimiz, bütün buhranların temel sebebidir. Paranın bir değişim aracı olarak değil, bir emtia gibi görülmesi sebebiyle, paradan para kazanma gayretleri buhranların oluşma aralıklarını kısaltmakta, şiddetini ise artırmaktadır. Sonuçta, bazı insanları paradan para kazanmalarının cezasını, diğer insanlar ve gelecek nesiller çekmektedir.

Gelecek nesillerin içerisinde, bugün paradan para kazananların çocukları veya torunları da mutlaka olacaktır. Çünkü dünyada batmamış veya el değiştirmemiş bir kuruluş yoktur. Eskiden bazı kuruluşlar, daha uzun ömürlü olabilmekteydi. Ancak günümüz şartlarında, para hırsı içerisindeki kuruluşların darboğaza girme süreleri kısalmaktadır.

Bu yazı Ekonomi kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir