İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

 

Bu konuda sağlıklı fikir üretebilmek için, Kur’an’a başvuracağız.

Zariyat Suresi 51/49: “Her şeyden çift çift (iki eş) yarattık. Olur ki, düşünürsünüz.”

Ayetteki “düşünürsünüz” kelimesi, Arapça “tezekkür” olarak geçmektedir. Bazı tefsircilere göre tezekkür, düşündükten sonra bilgi sahibi olma ve öğüt alma anlamında kullanılıyor. İbret alma şeklinde tercüme edenler de var.

Kur’an’ın anlatım yönteminde, birbirine yakın manalardaki kelimelerin, bazı ayetlerde farklı seçildiğini görmekteyiz. Örneğin, bazı ayetlerde, gözlemlemek anlamında, “nazar” ibaresi kullanılırken, görme-bilme anlamına karşılık olarak “ruye” kelimesi kullanılmıştır.

Konuya, kelimelerin farklı kullanımı açısından yaklaşınca, yukarıdaki ayette geçen tezekkür sözünün, özel bir anlamı olduğu anlaşılmaktadır. Ayette geçen ve düşünüp öğüt alma anlamındaki tezekkür, tefekkür etmenin yolunu açacak şekilde kullanılmıştır. Kur’an tefsircilerine göre tefekkür etmek, bir konuyu inceden inceye düşünmektir. Takdir edileceği gibi, bir konuyu düşünüp öğüt alabilmek için, o meseleyi inceden inceye irdelemek, düşünmek gerekir.

Tefekkür konusunu ve önemini kavrayabilmek için, yine Kur’an’daki kullanımına bakalım.

Ali İmran Suresi 3/191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Ayetteki “düşünürler” kelimesi, Arapça “tefekkür” olarak geçmektedir. Hâlbuki yukarıda bahsettiğimiz Zariyat Suresinin 49uncu ayetinde, “düşünürsünüz” ifadesi, “tezekkür olarak geçmişti. Bu ayette farklı ifade geçtiğine göre, ayrı bir anlamı var demektir.

Diğer taraftan, ayette ilgimizi çekecek bir başka husus daha var. Dikkat edilirse ayette, “onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar” denilerek ayrıntılı anlatılmıştır. Ayet, kısaca “onlar, Allah’ı anarlar” diyerek kestirmeden anlatmadığına göre, böyle ayrıntı verilmesinin de bir sebebi olmalıdır.

Bu sebebin gerçeğini, Yüce Yaradan bilir. Biz, sadece ayetlerden anladığımıza dayanarak, tahmin üzerine fikir beyan edebiliriz. Bize göre Kur’an, yani Yüce Yaradan, beden olarak çalışmamızın yanında, zihnimizi çalıştırmamıza dikkatimizi çekmek istemiş olabilir. Bilindiği gibi, insan uyanık kaldığı sürenin tamamında bedenen çalışamaz. En dinç insan bile istirahat etme, yemek yeme, yolculuk etme, ihtiyaç giderme, ibadet etme gibi molalar vermek zorunda kalır. Dolayısıyla bedenimizle çalışmamız kesintilidir. Fakat zihnimiz, uyanık kaldığımız her anımızda çalışacak şekilde programlanmıştır. Hattâ uzmanlara göre, gördüğümüz rüyalarımızın bile, zihnimizin çalışmasıyla bağlantısı vardır.

Dolayısıyla, düşünmenin zamanı, ortamı diye bir şey yoktur. Düşünme işleminde mola vermek olmaz. Biz “düşünmek istemiyorum” diyerek zihnimizi boş bırakmaya çalışsak bile, zihnimiz düşünmeye devam eder. Uzmanların ifadelerine göre, bir insanın, bir dakikada okuyabileceği kelime sayısı en fazla 360 iken, zihnimizden 600 kelime geçmekteymiş. Bu nasıl oluyor bilmiyoruz. Ama bilim insanlarının belirlediği net bir şey var. Onlara göre, Yüce Yaradan, bizim düşünmemizin çok kapsamlı olabilmesi için, bize hem donanım (hard disk), hem de yazılım (software) vermiş.

Bu sebeple, her insan düşünmekle yükümlüdür. Fakat Yüce Yaradan’a inanan ve Onu zikreden her insanın, Onun bize verdiği donanım ve yazılımı kullanarak tefekkür etme, yani irdeleyerek düşünme yükümlülüğü çok daha fazladır.

Konuya bir başka açıdan daha bakmaya çalışalım. Bilindiği gibi, düşünmeden yapılan bedeni çalışmanın verimi düşük olur. Üzerinde düşünmeden yapılan işler, kazalara ve hatalara sebep olabilir. Demek ki, uzuvlarımızın çalışmalarını da yönlendiren ve işe yarayacak şekilde verimli hale getiren olgu, düşünmemiz, yani tefekkür etmemizdir. Dolayısıyla, dinde de, insanı makbul hale getiren unsur, düşünerek yapılan “şuurlu kulluktur”. Düşünmeden yapılan kulluk, şuursuz olacağından verimsiz olur. Kazalara, yani günaha girmemize sebep olabilir.

Düşünmeden, ayrıntılarını irdelemeden girilen hemen her işin, başarısızlıkla sonuçlanması ihtimali çok kuvvetlidir. O halde tefekkür, hareketimizin başlangıcını oluşturmalıdır. Takdir edileceği gibi, ilk hareketi yapmak, bütün taşları yerinden oynatır. Dolayısıyla, harekete başlarken oluşturduğumuz ilk düşünceler dâhi yetersiz kalabilir. Bu sebeple, başarılı olmak için, yürütmekte olduğumuz işin veya hareketin sonuna kadar tefekkür etmeye devam etmeliyiz.

Her millette, “işlemeyen demir pas tutar” mealinde bir söz vardır. Çalışmayan uzuvlarımız, uzun bir süre geçtikten sonra hareket etmekte zorlanırlar. Kısa bir süreliğine bile olsa kullanmadığımız kaslarımız, güçten düşerler. Takdir edileceği gibi, düşünme fiili de, zihnimizin bir faaliyetidir. Dolayısıyla o da, bir nevi harekettir. Düşündükçe, düşünme kapasitemiz artar. Düşünmeyi bıraktıkça, çalışmayan kaslarımız misali, zihnimiz de pas tutar.

Bilindiği gibi Kur’an, tesadüfi bir yaratılışın olamayacağını anlayabilmemiz için, bizi sürekli olarak düşünmeye yani, tefekkür etmeye davet eder. İnsanların tefekkür etmesi için, Kur’an, o kadar uğraşır ki, bizlere, düşünmeyi bir ibadet olarak algılatır. Böylece, tefekkürü sadece bir düşünme işlemi olmaktan çıkarır, araştırma ve öğrenme haline getirir.

Düşünmeden inanılan bir din, yanlış temeller üzerine kurulur. Bu yanlış kanaatleri düzeltmek, çok zor olur. Hiç bilgisi olmayan bir şahsa bir konuyu anlatmak daha kolaydır. Ama çoğu zaman, kendisine anlatılanları düşünmeden ve irdelemeden inanmış bir kişiye, bilhassa dini konulardaki gerçekleri anlatmak daha zordur.

Bu sosyal gerçeği birebir yaşayan peygamber, Hz. İsa’dır. Bilindiği gibi Hz. İsa, İsrail oğullarındandır. Aslı, Yüce Yaradan’ın gönderdiği öğretiler olan, fakat temelleri sonradan değiştirilmiş olan Yahudi din anlayışındaki yerleşmiş yanlış kanaatlere karşı mücadele etmiştir. Yahudiler, Hz. İsa ile aynı Yüce Yaradan’a inanmalarına rağmen, kendi yanlış inanışlarının doğruluğunu iddia etmişlerdir. Bu sebeple Yahudiler, Hz. İsa’ya inanmadıkları gibi, ona her türlü eziyeti yapmışlardır. Bilindiği gibi, âlemlerin ve dolayısıyla her insanın Rabbi, Hz. İsa’ya verdiği bazı üstün özellikler vermiştir. Fakat bu üstün vasıflar, Yahudilerin anlayışlarının yanlış temellerini, değil değiştirmek, yanlışlığını bile anlatmasına yetmemiştir. Aradan geçen yaklaşık iki bin yıla rağmen, İsrail oğulları olan Yahudilerin, yine bir İsrail oğlu olan Hz. İsa’ya karşı düşmanlıkları halen sürmektedir.

İşte Kur’an’da geçen tezekkürün yolunu açtığı “tefekkür” ifadesinin önemi burada da net bir şekilde kendisini göstermektedir. Bütün nesiller, araştırmadan, sorgulamadan öğrendikleri yanlış bilgilerin esiri olmuşlardır.

Yahudi inancına sahip insanları yurtlarından süren Romalıların torunları, aradan bin yıl geçtikten sonra, Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak için bütün güçleriyle mücadele etmişlerdir. Dikkat edilirse, Kudüs için mücadele edenler, Yahudiler olmamıştır. Yahudileri her yerde ezmeye çalışan Hıristiyanlar olmuşlardır. Hıristiyanlar da, Kudüs’e sahip olma mücadelesini Cennete girebilmek adına yapmışlardır. Cennete girebilmek için mücadele ettikleri Müslümanlar da, aynı sebepten dolayı, yani Cennete girebilmek için, Kudüs’ü savunmuşlardır. Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra, İsrail oğullarının bir kısmı Kudüs’e sahip olarak, Cennete girmeyi garanti altına aldıklarını düşünmüşlerdir.

Görüldüğü gibi, asılları, Yüce Yaradan’ın gönderdiği aynı din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, tefekkür edilmeyerek dogmalarla yürütüldüğü için, birbirleriyle, aynı Tanrı’nın Cennetine girebilmek adına savaştırılmışlardır. Hattâ Yahudiler kendi aralarında, Hıristiyanlar kendi aralarında ve Müslümanlar kendi aralarında, aynı Cennete girebilmek için kıyasıya mücadele etmişlerdir.

Bu sebeplerle, tezekkür ve tefekkür, insanlığın güzel geleceği için çok önemlidir. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda tefekkür etmeliyiz yani, düşünerek, araştırıp sorgulayarak öğrenmeliyiz. Aksi takdirde, iyi niyetli olmamıza rağmen, oynanan tiyatronun şuursuz figüranları bile olamayıp, ne olup bittiğini anlayamadığı halde, bedel ödeyen seyircileri olmaktan kurtulamayız.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir