HELAL İLE YASAL KAVRAMI ARASINDAKİ FARK

HELAL İLE YASAL KAVRAMI ARASINDAKİ FARK

 

Haram ve helâl ayrımı, Yüce Yaradan’ın, ilk peygamberi olan Hz. Âdem’e verdiği “şu ağaca yaklaşma” emriyle başlar. Habil ile Kabil arasındaki mücadele ile devam ederek günümüze kadar gelir.

Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonraki dönemin önemli eserlerinden olan Kutadgubilig’teki (M.S.1069) bir beytinde, Yusuf Has Hacib şöyle bir ifade kullanır:

Helâlin adı kaldı, göreni yok

Haram kapışıldı, doyanı yok

Yukarıdaki ifadeler, tarihin bazı kısa süren dönemleri hariç, maalesef geçerlidir. Peki, Allah, haram ve helali ayırt etmemiz için bizlere akıl, vicdan ve irade verdiği, ayrıca peygamberler göndererek bizlere yardımcı olduğu halde, nasıl oluyor da yukarıdaki beyit, hemen her dönem geçerli olabiliyor?

Bu durumun oluşmasının sebeplerinden birisi, insan olarak bizlerin, nefsimizin istekleri doğrultusunda hareket ederken, hiçbir şeyi gözümüzün görmemesidir. Böyle durumlarda, bazen bir adım sonrasını bile düşünemeyiz. Nefsimizin emrindeyken, Yüce Yaradan’ın, zaten tereddüt ettiğimiz, varlığını aklımıza getirmeyiz. Ancak bu şekilde düşünen ve davranan insanların, haram yiyenlerin içerisindeki oranı daha azdır.

Haram yiyenlerin büyük bölümü, Yüce Yaradan’ın varlığına ve ahiret hayatına inanan insanlardan oluşmaktadır. Haram yiyen bu insanlar, cehennem hakkında, peygamberlerin ve kutsal kitapların verdikleri bilgiye sahiptirler. Bu sebeple, huzur içerisinde haram yiyebilmek için, kendilerine kılıf ararlar. Kimisi, “bu ülke darıl harptir (İslâm ülkesi değildir), dolayısıyla her yol sakıncasızdır” der, kimi, “o başka, ticaret başka” der. Yahudilerin bir kısmı, kendileri dışındakilerle yapacakları ticarette, her türlü hileyi mubah görürken, Hıristiyanların bir kısmı, kendileri dışındakileri barbar olarak değerlendirdiğinden, onları medenileştirmek adına her türlü haksızlığı yapmaktan çekinmemektedirler.

Haram yemek isteyenlerin kullandıkları kılıfların en yaygın olanı, yasaları, nefislerinin isteklerine uydurmaktır. Ya da, mevcut olan yasaların açıklarından istifade ederek kazanç sağlamaktır.

Bu yasalar, ülke içi kanunlar olabileceği gibi, uluslararası kurallar da olabilir. Bu yasalar bazen, yazılı olmayan gelenekler, örf ve adetler bile olabilir. Takdir edileceği gibi, örf ve adetler, tarihi özelliğe sahiptir. Dolayısıyla geleneklerin hepsi, dini değildir. Bu sebeple, her örf ve adet, Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarını ihtiva etmez. Geleneklerin birçoğu, devletlerin veya güç sahiplerinin, geçmiş dönemlerde topluma kanıksattığı yazılmamış yasalardır.

Gerek devlette, gerekse özel sektörde, rüşvet alanların çoğunluğu, yaptıkları işi, halk deyişiyle, “kitabına” uygun yaparlar. Bunlar hakkında sonradan yasal dava açılsa bile, rüşvet aldıkları işi yasalara uygun çözümledikleri için, ceza almaları ihtimali çok düşüktür. Sadece toplum baskısı sonucu, görevlerinden istifa ederler. Bunların içerisinden, rüşvet aldığı belirlenen az sayıdaki insan ceza alır. Onlar da aldıkları rüşvet net bir şekilde tespit edildiği için alırlar.

Özel sektörde çalışanların içerisinden rüşvet alanlar, şirketin yöneticilerinin görevden almasıyla ayrılırlar. Ama bunların da çoğunluğu, yasal haklarını alarak işten ayrılırlar. Dolayısıyla yaptıkları işler helâl olmamasına rağmen, yasalar açısından bir suç teşkil etmez.

Büyük finans kuruluşlarının, büyük bankaların ve büyük şirketlerin çoğunluğu; insanları yanıltarak kazanç sağlamak veya az vergi vermek gibi nedenlerle, muhasebe evraklarında oynamak gibi işlemleri yaparlar.  Fakat böyle suçlardan mahkemeye verildiklerine çok az rastlanılır. Bunlar gerek verildikleri mahkemede, gerekse çağrıldıkları vergi dairelerindeki uzlaşma kurulunda, çok az cezalar ödeyerek aklanırlar. Böylece haram yedikleri kesin olmasına rağmen, yasal açıdan suçlu değildirler.

Takdir edileceği gibi, bizim bu yazı kapsamında vereceğimiz misallerin çok daha fazlasını, hem de daha ayrıntılı bir şekilde, okuyucularımız bilmektedirler. Bizim burada vurgulamak istediğimiz şey, “bu benim kanuni hakkım” diyerek yaptıklarımızın birçoğunun, helâl olmadığını gözler önüne sermektir.

Bu yazımızın bir amacı da, konunun farklı bir yüzünü sergilemektir. Bilhassa, dini konularda yapılan, helâl ve yasal ayrımına dikkati çekmektir.

Yüce Yaradan’ın bizlere gönderdiği kutsal kitaplar içerisinden, değiştirilmemiş olan tek kaynak Kur’an olduğu için, ele alacağımız örneği, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilgili olarak vereceğiz. Çünkü diğer kaynakların asılları elimizde olmadığından, sonradan söylenenlerle ilgili olarak karşılaştırma yapabileceğimiz net bir ortam yoktur. Yapacağımız karşılaştırmalar, bizi yanıltır.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in sözleri olarak ifade edilen çok fazla sayıda hadis vardır. Bu hadislerin içerisinden, sahih olarak kabul edilenlerin sayısı bile, Kur’an’ın içeriğinden birkaç kat fazladır. Din insanları, Kur’an’ı yeterince okuyup bilgi sahibi olmayanlara, bu hadisler aracılığıyla din hükümlerini anlatır.

Bilindiği gibi, hadislerin hiçbiri, Hz. Muhammed’in doğrudan kendisinin kayda aldırdığı sözleri değildir. O, aksine böyle sözlerini yazmış olanların imha etmelerini istemiştir. Hadisler, onun vefatından sonra, “peygamberimiz şöyle yaptı” veya “şöyle cevap verdi” şeklinde, başkalarının sözlerinden yapılan aktarmalardır. Aşağıda, bu hadislerin içerisinden en masum olanını ele alarak, din konusundaki helal ve yasal konusunu irdelemeye çalışacağız.

Peygamberimizin eşi olan Hz. Ayşe’ye atfen aktarılan (doğrudan onun söylemediği ve yazdırmadığı) bir hadis şöyledir: Bir gün Hz. Ayşe’nin, peygamberimize şöyle dediği anlatılır: “Senin, geçmiş ve gelecek bütün günahların affedildiği halde, niçin geceleri namaz kılarsın?” Bu soru üzerine Hz. Muhammed’in kısa bir şekilde şöyle cevap verdiği söylenir: “şükreden kul olmayayım mı, ya Ayşe”

Kur’an’ı incelemeden bakılınca, bu hadis makul bir cevap olarak düşünülebilir. Ancak, hadisleri Kur’an ile karşılaştırmadan net cevap vermek yanlış olacağından, biz de ayetlere bakacağız. Mümezzil Suresi 73/1-2, İnsan Suresi 76/26 gibi ayetlerde, peygamberin gece namaz kıldığından bahseder. Aşağıdaki ayette ise, daha net ifade ile gece namazının sadece peygamber için farz olduğunu belirtir.

17 İsra Suresi 79: “Gecenin bir kısmında da uyanarak, sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere (teheccüd) namaz(ı) kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.”

Ayetin ifadesinden net olarak anlıyoruz ki, gece namazı, peygamber olması hasebiyle yalnızca Hz. Muhammed’e farz kılınmış.

Aktarılan hadisin devamında bahsedilen, Hz. Muhammed’in, geçmiş ve gelecek günahları hususunda bir ayet var mı diye bakalım.

110 Nasr Suresi 1.2.3: “Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.”

Ayetin ifadesi gayet nettir. Her insan gibi Hz. Muhammed’in de, istemeden de olsa işlediği günahları olabilir. O da her insan gibi, son nefesine kadar imtihan içerisindedir. Dolayısıyla ayette, Allah’tan bağışlanmasını istemesi söylenilmektedir.

Yukarıdaki ayetlere bakıldığında, Hz. Ayşe’ye atfen ve aktarma yoluyla bize gelen hadisin, Kur’an’la ters düştüğünü görmekteyiz. Allah’ın son peygamberi olan güzel bir insanın, Kur’an hükümlerinden farklı davranmasını düşünmek gerçeği örtmek anlamını taşır. Hâlbuki bu hadis, Kütüb-i Sitte’ de vardır. Şerhleriyle birlikte 23 cilt halinde yayınlanan ve ismi, altı kitap anlamına gelen bu eser, altı ünlü hadis yazarının kitaplarından alınmıştır. Bu yazarların en meşhuru, İmam Buhari’dir. İmam Buhari’nin diğer namı, Sahihi Buhari’dir. Yani, doğruları ve gerçekleri yazan Buhari anlamındadır. Nitekim bazı İslâm âlimleri, Sahihi Buhari’nin hadislerinden bir tanesini reddedenin, dinden çıkmak durumuna düşeceğini ifade etmişlerdir.

Bu durumda, meşhur İslâm âlimlerinin, araştırarak kaleme aldıklarını söyledikleri hadisleri dikkate aldığımızda, peygamberimizin cevabı uygundur. Fakat Kur’an’ı esas aldığımızda, peygamberimizin böyle bir cevabı vermesi mümkün değildir.

Demek ki, hadislere göre verdiğimiz karar münasiptir, yani yasaldır. Fakat Kur’an’a göre karar verecek olursak, kararımız uygun değildir, yani helâl değildir.

Allah’ım, bizlere verdiğin vicdana ve Kur’an hükümlerine uygun olacak şekilde, helâl düşünebilmemiz ve helâl işler yapabilmemiz için, irade gücü ver.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir