ALLAH İLE KUL ARASINA VASITA ARAMAK

 ALLAH İLE KUL ARASINA VASITA ARAMAK

 

Bu konuda, hem bu sitede hem de başka mahfillerde çok sayıda makale yazıldı. Bu yazımızda, konuyla ilgili bir başka benzerliğe dikkat çekmek istiyoruz.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed, aldığı vahiyleri aktardığında, Mekke’de yaşayan Arapların çoğunluğu itiraz etmişlerdi. İtiraz eden bu insanlara, ortak tanım olarak “müşrik” denilmektedir. Müşrik kelimesi, ortak koşan anlamındadır. Tanrı tanımaz anlamında değildir. Yani müşrik Araplar, Allah’ı bilmektedirler. Kâinatı O’nun yarattığını düşünmektedirler. Nitekim Kur’an bu durumu şöyle açıklar:

Lokman Suresi 31/25:  Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette “Allah” diyecekler…

Zumer Suresi 39/38: Andolsun ki onlara: “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan: “Elbette Allah!” diyeceklerdir…

Zuhruf Suresi 43/9. Eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette: “Onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı.” derler.

Demek ki, müşrik denilen Araplar, Allah’ı biliyorlardı. Nitekim Kâbe’deki putların başı niteliğinde olan en büyüğünün adı “Allah” idi. Müşriklere göre diğer putlar, Allah’ın yardımcıları ve görevlendirdiği elemanlarıydı.

Müşrik Arapların, Allah’ı, rahman ve rahim olarak değil, ama kâinatın yaratıcısı şeklinde bildiklerini Hudeybiye Barışı sırasındaki tavırları da net olarak göstermiştir. Hudeybiye Barış antlaşması imza edilirken, Hz. Muhammed, “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlanılmasını ister. Müşriklerin temsilcisi Süheyl bin Amr itiraz eder. “Bismike Allah” diye yazılmasını yani “Allah’ın adıyla” denilerek başlanmasını ister ve antlaşmanın başlangıcı bu şekilde değiştirilir. Müşrik Arapların o sıralarda rahman olarak bildikleri kişi, yalancı peygamber Müseyleme idi. Yemenli Müseyleme’nin lakabı, rahman idi.

Bu durumun bir başka örneği de, Hz. Muhammed’in babasının ismidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamberin babasının adı Abdullah’tır, yani “Allah’ın kulu” anlamındadır. Babasının doğduğu dönem, Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmesinden muhtemelen 65-70 yıl öncedir.

Müşrik olarak nitelenen Araplar, Allah’a inanıyorlardı. Ama hataları, Allah konusundaki düşüncelerini, olayları dünyevi açıdan değerlendirerek irdelemeleriydi. Araplara göre, nasıl bir kralın huzuruna aracısız girilemezse, kâinatın yaratıcısı olan Allah’ın huzuruna da aracılar olmadan girilemezdi. Müşrik Araplar, kendilerinin doğrudan doğruya Allah’a ibadet edecek kadar büyük olmadıklarını düşünüyorlardı. İşte bu sebeple, onlara göre, Allah’ın yardımcıları ve ortakları vardı. İnsan, önce onlara ibadet ederse, bu yardımcılar ve ortaklar, kendilerinin ibadetini Allah’a sunarlardı. Böylece ibadetleri, Allah’a ulaştırılmış olurdu. Taptıkları putların, manevi güçlerinin olduğuna inanıyorlardı. Hattâ onların melek olduklarını düşünüyorlardı. Dolayısıyla putlar, onlar için, Allah ile aralarındaki şefaatçi konumundaydı.

Müşrik Araplardaki bu bakış açısı, maalesef, sonradan İslâmiyet’e de bulaştı. Allah ile kişi arasında vasıta olması gerektiği inancı yayıldı. İnsanların bir kısmı, aracılar olmadan Allah’a ulaşılamayacağına inandırıldı. Hâlbuki Yüce Yaradan, Kendisini krala veya başka bir dünyevi güce benzetilmesine karşı çıkarak şöyle söylüyor.

Nahl Suresi 16/74: “Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya (meseller vermeye) kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

O dönemdeki Arapların bir başka özelliklerini, Kur’an’dan öğreniyoruz. Muhtemelen Mekke’de ve Yesrib’te (Medine) bulunan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Araplara göre daha çok okuryazar ve bilgili idiler. Bu sebeple, Arapların bir kısmı şöyle düşünüyorlardı:

Kasas Suresi 28/47: Kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir musibet gelip de, “Ey Rabbimiz! Bize bir Peygamber gönderseydin de ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı, seni peygamber olarak göndermezdik.

Enam Suresi 6/156, 157: “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere ve Hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik” demeyesiniz yahut “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz, diye bu Kur’an’ı indirdik…

Ayetlerden anlaşıldığına göre Araplar da kendilerine peygamber gönderilmesini arzu ediyorlardı. Ama peygamber gelince de itiraz etmişlerdi. Kur’an’ın anlatımlarına baktığımızda, itirazlarının sebebi, Allah ile kişilerin arasına koydukları aracılardır. Hz. Peygamberin kendisine gelen vahiylerin sonucunda, bu aracıları reddetmesine itiraz etmişlerdir. Yani Araplar, aslında, Allah’ı kâinatın yaratıcısı olarak görmelerine rağmen, kendilerine gelmesini istedikleri kitabı ve peygamberi, sırf, Allah ile aralarına koydukları aracıları kabul etmediği için, reddetmişler. Müşrik Arapların, Hz. Muhammed ile bazı konuların pazarlığını yaptıklarını, Kur’an’ın anlatımından anlıyoruz. Pazarlık yapılan bazı konular, fakirlerle aynı mecliste oturmazlarsa peygamberi dinleyebilecekleri ve Allah dışındaki putlarına Hz. Muhammed’in karşı çıkmaması gibi hususlardır.

Enam Suresi 6/106: “Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilâh yoktur. Ortak koşanlardan da yüz çevir.”

6/52: “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.”

İsra Suresi 17.73: “(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.”

74: “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.”

O dönemdeki müşrik Arapların, Allah ile aralarına aracı koyma düşünceleri günümüzde de aynen vardır. İlginç olan, Yüce Yaradan ile arada mutlaka aracı olması gerektiğini iddia edenler, Kur’an’da böyle yazıldığını ileri sürmektedirler. Kur’an’dan verdikleri örneklerin bazıları şunlardır.

Araf Suresi 7/181: “Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler.”

Kendilerinin Tanrı ile kul arasındaki aracılardan olduklarını söyleyenler, yukarıdaki bu ayeti şöyle yorumlamışlardır: “Bu tertemiz vazife, manevi bir miras olarak, nebilerden âlimlere intikal etmiştir. Buradaki âlimlerden murat, kibar-ı evliyaullahtır.”

Maide Suresi 48inci ayet uzundur. Bu sebeple sadece konumuzla ilgili kısmına baktığımızda, şöyle bir ifade vardır: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol (tarikat) belirledik. Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı.”

Allah ile insanlar arasında aracı olduklarını iddia edenler, yukarıdaki ayete dayanarak, “şeriat yolun başı ise, tarikat da devamıdır” demişler ve aşağıdaki ayete dayanarak, her halükârda bir tarikata başvurmak mecburiyetini işlemişlerdir. Aşağıdaki ayette bahsedilenin şey ümmet olmasına rağmen, onlar tarikat topluluğu olarak söylemişledir.

Ali İmran Suresi 3/31: “De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.”

Kendilerini evliyaullah (Allah dostu) olarak tanımlayan insanların bir kısmı, peygamberin varisi olduklarını söylemektedirler. Ayeti yorumlarken de, tarikatın şeyhine uymanın peygambere uymak olduğunu, peygambere uymanın Allah’a uymak olduğunu ifade etmişlerdir. Dolayısıyla, şeyhlere hizmet etmenin, Allah’a hizmet etmek olduğunu iddia etmişlerdir. İnsanları bu şekilde ikna etmişlerdir. İnsanları ikna edebilmek için de, Hz. Peygamberin söylediğini iddia ettikleri uydurma hadislerden yararlanmışlardır. Bahsettikleri uydurma hadisler çok sayıda olduğu için, burada bahsetmeyeceğiz.

Yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak bazı şeyhlerin yaptıkları yorumlarının geçerliliğini, okuyucularıma bırakıyorum.

Kur’an, Allah’a ulaşmak için araya aracılar koyanlar hakkında şöyle bahseder:

Nahl Suresi 16/53: “Sizde nimet namına ne varsa hep Allah’tandır. Sonra size sıkıntı dokununca Allah a feryat edersiniz.”

54: “Sonra Allah bu sıkıntıyı sizden kaldırdığı zaman, bir de bakarsınız ki, içinizden bir topluluk, hemen Rablerine ortak koşarlar.”

Kur’an’ın müşrik Araplar için bahsettiği ifadeler, günümüz için de geçerlidir. Günümüzde de, Yüce Yaradan ile aralarına şeyhlerini koyanlar bile, ani bir sıkıntı yaşadıklarında doğrudan Allah’a yalvarmaktadırlar. Rableri onların başlarından sıkıntıyı savdığında ise, tekrar şeyhlerine dönmektedirler. Hem de, sanki sıkıntının kalkmasında şeyhlerinin rolü olmuş gibi düşündüklerinden, şeyhlerine daha sıkı sarılmaktadırlar.

Günümüzdeki durumun, müşrik Arapların dönemi ile karşılaştırılmasını daha iyi kavrayabilmek için, günümüzden bir tövbe töreniyle ilgili bilgi verelim. Bilindiği gibi, Kur’an’a göre tövbe, doğrudan Yüce Yaradan’a yapılır. Günümüzde bir şeyhe bağlı olanlar ise, tövbelerini şeyhleri aracılığıyla yaparlar. Tövbe etmek isteyenler, önce, şeyhin kurduğu vakfa bazı bağışlar yapılarak törene katılmaya hak kazanırlar. Tövbe için, şeyhin elini tutarak onun söylediklerinin tekrar edilmesi istenir. Ancak, tövbe törenine katılacakların sayısı çok fazla olduğu için, şeyhin elini doğrudan tutmak mümkün olmaz. Bu durumda uzun bir urgan hazırlanır. Bu urgana, yandan başka urganlar bağlanır. Böylece uçak kanatları şeklinde oluşturularak, aynı anda çok fazla sayıda insanın tövbe edebileceği bir ortam sağlanır. Tövbe için gelenler, üzüm salkımı şeklindeki urganın boş buldukları yerinden, ipe ellerini değdirirler. Böyle yaparak, kendilerini, şeyhin elini tutmuş ve şeyhle bağlantı kurmuş gibi hissederler. Törene katılan ve önceden vakfa bağışlarını yapmış olan yüzlerce insan, urganın bir ucuna elini değmiş olarak şeyhin sözlerini tekrar ederler. Böylece tövbelerini yapmış olduklarına inanırlar.

Hâlbuki Nahl Suresi 16/53’e göre, bizde nimet olarak ne varsa hepsi Yüce Yaradan’ın verdikleridir. Bu nimetleri kısacak olan da, artıracak olan da Allah’tır. Bize bir sıkıntı dokunduğunda, nasıl doğrudan Yüce Yaradan’a yalvarıyorsak, tövbelerimizi de doğrudan Allah’a yapmamız, araya hiçbir aracı koymamamız Kur’an’ın emridir.

Müşrik Araplar, sahip oldukları geleneklerin birçoğunu kâinatı yarattığına inandıkları Allah tarafından konulmuş din olarak görüyorlar ve Allah’ın buyrukları olduğunu zannediyorlardı. Bu anlayışa sahip oldukları için de kendilerinin uydurdukları şeyleri Allah’ın üzerine atıyorlardı. Yüce Yaradan, bu durumun yanlışlığını göstermek için Kur’an’da sıkça “Yalan uydurup, Allah’ın üzerine atandan daha zalim kim olabilir?” şeklinde vurgulamıştır. Buna rağmen aynı hatalı anlayış günümüzde de devam etmektedir. Gelecekte de sürmesi ihtimali çok kuvvetlidir.

Biz bu yazımızda, müşrik Arapların ve Hz. Muhammed’in ümmetinden örnekler verdik. Ancak benzer durum, bütün dini anlayışlar için de geçerlidir.

Allah’ım, araya aracılar koymadan, sadece Senden yardım dileyebilmemiz, yalnız Sana yalvarabilmemiz, yalnız Senin yolunda yürüyebilmemiz için, aklımızı kullanabilmemizde bizlere yardımcı ol.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir