KONFÜÇYÜS’ÜN BİR UYGULAMASI

KONFÜÇYÜS’ÜN BİR UYGULAMASI

 

(Not: Bu yazı Mart 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

Söylenenlere göre Konfüçyüs, Çin’deki Lu ülkesinin hükümdarının ricası üzerine adalet işlerine bakmaya başlar. İşe başlar başlamaz, şehrin zengin ve kudretli kişisi olan Şao-Çeng’i idam ettirir. Üç gün sehpadan indirtmez.

Öğrencileri Konfüçyüs gibi sakin ve adaletli olarak bildikleri bir kişinin, nasıl böyle bir karar verdiğine inanamazlar. Konfüçyüs onlara şöyle cevap verir:

“Niye böyle yaptığımı sizlere anlatayım. Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir. Bu beş suç şunlardır:

Birincisi, uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklik,

İkincisi, aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık,

Üçüncüsü, çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık,

Dördüncüsü, herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmamakla birlikte yanlış olan herkesle dost geçinmek,

Beşincisi ve en tehlikelisi, hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.

Konfüçyüs şöyle devam eder: “Şao-Çeng’de bunların beşi de vardı. Nereye gitse taraftar toplayabiliyor, aldatıcı fikirlerini parlak konuşmalarının arkasına gizleyebiliyordu. Zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu.”

Sinsi kötü niyetler birleştiği zaman millet için yıkım olur, yoksulluk artar, rüşvet ve iltimas insanları yoldan çıkarır, adaletsizlik her yere yayılır, yönetim kadrosu bozguncuların eline geçer.

Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine, bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim”

Konfüçyüs insanları tanımlarken şöyle der: “Seçkin kişi nefsini aklıyla idare eder, bayağı kişi aklını nefsiyle yönetir.”

Aklı nefsi tarafından yönetilen insanlardan, yalanlarla kendilerini gizlemeye çalışan kişiler, her devirde var olmuşlardır. Bu gibiler için Konfüçyüs şöyle seslenmektedir:

“ Ya bir yol bul, Ya bir yol aç, Ya da yoldan çekil”

Allah, Kur’an-ı Kerim’inde Fatır Suresi 35/10uncu ayette şöyle seslenir: “Her kim izzet arıyorsa, bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır! O’na hoş kelimeler yükselir, onu da amel-i salih yükseltir. Kötülükler kuranlara gelince, onlara şiddetli bir azap vardır ve onların tuzakları hep darmadağın olur.”

Uyarılara rağmen, beşinci suç gerekçesini inatla sürdürenler kendiliklerinden çekilmezlerse, sonlarının ne olacağını anlamak için tarihe baksınlar.

Sosyal kategorisine gönderildi | KONFÜÇYÜS’ÜN BİR UYGULAMASI için yorumlar kapalı

KUR’AN, ALLAH’IN YERYÜZÜNDEKİ İPİDİR

KUR’AN, ALLAH’IN YERYÜZÜNDEKİ İPİDİR

 

Bu sitede yayınladığımız “Allah’ın İpine Tutunmak” başlıklı yazımızda bu konuyu irdelemeye çalışmıştık. Bu makalemizde, biraz daha farklı açıdan yaklaşmaya çalışacağız. Yazımıza, önceki makalemizde verdiğimiz aynı ayetle başlayalım:

Ali İmran Suresi 3/103: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”

Ayet net bir şekilde Yüce Yaradan’ın ipine sımsıkı sarılmamızı öğütlüyor. Peki, “ip” kelimesiyle ne kastedilmiş olabilir diye bakalım. Bundan hemen önceki ayetler bize bu hususta yol göstermektedir. 98 ve 99uncu ayetlerde, önce kitap ehline hitap ediliyor. Allah, yaptıklarınızı görüp dururken, niçin O’nun ayetlerini inkâr ediyorsunuz diye soruyor.

Sonra 100 ve 101inci ayetlerde iman edenlere sesleniyor.

101: “Size Allah’ın ayetleri okunup dururken ve Allah’ın Resulü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir.”

Ayetlerden anlaşıldığına göre, Allah’a sımsıkı bağlanmaktan maksat, O’nun vahiy yoluyla Resulüne gönderdiği ayetlere kalpten inanmaktır.

Hz. Muhammed’in ümmetinin ilk mensupları, Yüce Yaradan’ın ipine sarılmanın ne demek olduğunu yaşadıkları iki savaşın sonunda anladılar.

Müslümanlar, Bedir Savaşında, tek olan Tanrı’nın ipine sarıldılar. Yani Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla gelen uyarıları ve öğütleri dinlediler ve kalben inandılar. Böyle davranınca, kendilerinden 3 kat fazla olan düşmanı net bir şekilde yendiler.

Bir sonraki harpleri, Uhud Savaşı oldu. Bu savaşa giderlerken, müşriklerin sayısının kendilerinin 4 katı olduğunu biliyorlardı. Yine ayetlerdeki öğütlere uyarak gittikleri için korkmadan mücadele ettiler. Kısa sürede düşmanı bozdular ve savaşı kazanma durumuna geldiler. Ama içlerinden bazıları, Yüce Yaradan’ın ipine sarılmayı bırakıp, dünyanın ipine sarılınca, işler ters döndü. Savaşın başından beri, yerlerinde sabit durmaktan başka hiçbir şey yapmayan okçular, savaşın kazanıldığını görünce heyecanlandılar. Ganimetten daha çok pay alabilme maksadıyla yerlerini terk ettiler. Bu durum üzerine Yüce Yaradan, onlara verdiği desteği kesmiş olmalı ki, kazandıkları savaşta durum tersine dönmeye başladı.

Şimdi yaşanan bu olayla ilgili olarak kısa bir irdeleme yapalım. Savaşın sonlarına doğru ganimet peşine düşen okçular, Müslümandılar ve Allah’a inanıyorlardı. Hattâ onların imanlarının derecesinin günümüzdeki Müslümanların büyük çoğunluğundan daha fazla olduğunun işaretleri vardı. İman etmiş bu insanlar, gelen düşmanın kendilerinden 4 kat daha büyük olduğunu bildikleri halde, onlarla savaşmaya gittiler. Bu güzel insanlar, İsrailoğullarının Hz. Musa’ya verdikleri cevap gibi davranmadılar. Ölümü göze alarak savaşa gittiler.

İsrailoğullarının bu husustaki tavırları Kur’an’da şöyle anlatılır:

Maide Suresi 5/21: “Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı kutsal toprağa girin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz.”

Hz. Musa, kavmine böyle söyleyince kavmi, Hz. Peygambere aşağıdaki cevabı verir:

Maide Suresi 5/24: Dediler ki: “Ey Musa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.”

Demek ki, Uhud Savaşının sonlarına doğru ganimet için yerlerini terk eden okçuların imanlarının, Hz. Musa’ya verilebilecek en kötü cevabı veren insanlarınkiyle karşılaştırılması bile düşünülemez. Bir tarafta, “Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız” diyen bir gurup insan var. Diğer yanda, kendilerinden 4 kat fazla olan guruba karşı korkmadan savaşa gidenler var. Bir yanda, tek olan Tanrı’nın, firavunların zulmünden yeni kurtardığı insanlar var. Diğer tarafta zulme uğramaya devam eden insanlar var. Dolayısıyla, iki gurubun imanlarının karşılaştırılması abesle iştigal olur.

Uhud Savaşında, yukarıda aktardığımız gibi, okçuların bu davranışlarının sonucunda işler tersine dönmeye başladı. Belki, savaş aleyhlerine dönünce bu insanlar hatalarını anladılar. Belki, Yüce Yaradan onların mahcubiyetlerini gördüğü için veya doğrudan Kendi merhametinden dolayı, bu kadar ders yeter demiş olabilir. Bunu biz bilemeyiz. Ama sonuçta, Hz. Muhammed’in askerleri, iki ateş arasında kalmalarına ve düzenlerinin bozulmuş olmasına rağmen, yenilmediler. Savaş, tabiri caizse, pata oldu.

Bu iki savaş gösterdi ki, Allah’ın yardımı, O’nun ipine sarılmakla hak edilir. Yüce Yaradan’ın ayetlerine itaat etmeyen ve dünyevi isteklerin peşinde koşanlara, yardım kesilir. Tek olan Tanrı’nın yasası budur. Bu yasa değişmez. Nitekim aşağıdaki ayetler bu gerçeği bize net bir şekilde aktarmaktadır:

Ahzab Suresi 33/62: “Allah’ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur. Ve sen Allah’ın kanununu değiştirmeye asla çare bulamazsın.”

Fatır Suresi 35/43: “(Bu da) yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzenidir. Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda asla bir sapma da bulamazsın.”

Fetih Suresi 48/23: “Allah’ın öteden beri gelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”

Yukarıdaki örneklerden anlaşılan o ki, hata yapmış olabiliriz. Ama önemli olan husus, yaptığımız hatayı, yani ayetlere uymadığımızı anlayıp dönmemiz ve Yüce Yaradan’dan bağışlanmamızı istememizdir.  Bu durum aşağıdaki ayette çok net anlatılır:

Ali İmran Suresi 3/135: “Ve onlar (Allah’ın öğütlerini hakkıyla tutanlar), çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.”

Uhud’daki okçuların ganimet peşine düşmeye kalkışmalarının bir başka açıdan izahı şöyle olabilir. Bu insanlar, Yüce Yaradan’ın, Müslümanlara Bedir Savaşında yardım ettiği gibi, Uhud Harbinde de yardım ettiğine inandıkları için, savaşın kesin olarak kazanıldığını düşünmüş olabilirler. Bu sebeple de, yerlerini terk etmekte bir beis görmemiş olabilirler. Ama nasıl düşünmüş olurlarsa olsunlar, yaptıkları hareket dünyevi amaçlara yönelince, oluşan sonuç, olayın seyrinin değişmiş olmasıdır.

Bu olay aslında Yüce Yaradan’ın ayetlerine inanan bütün insanlar için, öğrenilmesi ve içselleştirilmesi gereken bir ders niteliğindedir. Demek ki, bir guruba verilen zafer, o gurubun sürekli hakkı değildir. Ama zafer, sürekli olarak Allah’ın ordularınındır.

Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın desteği sayesinde kazanan insanlar çok dikkatli olmalıdır. Mücadelelerine, dünyevi menfaat unsuru karıştırmamalıdırlar. Kibirlenmemeli, büyüklük taslamamalıdırlar. Ayrıca, nasıl olsa Tanrı bize yardım ediyor diyerek, gevşememelidirler. İnsanlığın huzurunu bozmaya kalkışanları küçük görmemelidirler. Gayretli bir şekilde çalışmalarını sürdürmelidirler. Böyle yapmazlarsa, bir gün yenilebilirler. Tarih boyunca, sürekli kazanmış bir kavim veya gurup görülmemiştir. Böyle olmasının en önemli sebebi, tek olan Tanrı’nın rızası için mücadele eden insanların, üst üste zaferler kazandıkça, kibirlenerek dünyevi düşünmeye başlamaları, çalışmayı gevşetmeleridir. Dolayısıyla, imanlarında zayıflama olmasıdır.

O halde, iman ile çalışma birlikte yürümelidir. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu, Kur’an ayetlerine, yani Yüce Yaradan’ın ipine sarılarak, Tanrı ile aradaki gönül bağını sürdürmektir.

Diğer taraftan, tek olan Tanrı’yı açıktan veya gizli olarak inkâr edenlerin varlığı, inananlardaki gevşemenin azalmasına vesile olur. Çünkü insan, nefis sahibidir. Dolayısıyla, her şeye hâkim olduğunu ve ortamın süt liman olduğunu düşünürse, büyüklenebilir. Bu nedenle, Yüce Yaradan’ı inkâr edenlere karşı her zaman hazırlıklı olmak için, tek olan Tanrı’nın ipine, yani ayetlere aynı yoldaki kardeşlerimizle birlikte sarılmalıyız. Birbirimizi ruhen desteklemeliyiz. Birimizde, kibirlenme emareleri gördüğümüzde, o kardeşimizi uyarmalı ve ona yardımcı olmalıyız.

Uhud Savaşındaki hatalarını anlayan o güzel insanlar, sonrasında kendilerine çeki düzen verdiler. Böylece, kendilerinden güçlü ordulara karşı yeni zaferlere ulaştılar. Ancak, Mekke’nin fethinden sonra sayısal olarak, ilk defa rakiplerini geçtikleri için, yine şımaranlar oldu. Nitekim Huneyn Savaşında, o güne kadarki en çok sayıya sahip ordu oluşturdular. Ama çokluklarına güvenerek kibirlenip gevşek davranmışlar ve tedbiri elden bırakarak ilerlemişlerdir. Bunun üzerine Yüce Yaradan, onları bir kez daha Uhud benzeri bir durumla karşı karşıya bırakmıştır. Böylece ikinci defa ikaz edilmişlerdir. Kaybedilmeye doğru yönelen bu savaş, Hz. Muhammed’in dirayet göstermesi sonucunda gelen Allah’ın yardımıyla kazanılmıştır.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayarak, Senin ipine sarılabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Senin yolunda kibirlenmeden, yalpalamadan yürüyebilmemiz için, bütün kardeşlerimize irade gücü ver.

 

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN, ALLAH’IN YERYÜZÜNDEKİ İPİDİR için yorumlar kapalı

HALKLAR PSİKOLOJİK TUTSAK YAPILMA YOLUNDA

HALKLAR PSİKOLOJİK TUTSAK YAPILMA YOLUNDA

 

Demokrasi ile yönetilen ülkelerde halk, kendisinin hür olduğunu düşünür. Çünkü özgürlüğünü kısıtlayan fiziki engeller yok gibidir. Yeter ki, güvenlik güçleriyle dalaşmasın ve insanların gözü önünde başkasına fiziki zarar vermesin. Demokratik ülkelerde, yürürlükteki kanunlar da, insanların, fikirlerini yasalar çerçevesinde ve makul bir şekilde söylemesinin önünde engel değildir. Dolayısıyla, demokrasi ile yönetilen ülkelerdeki insanlar, kendilerini, özgür düşünceli olarak görürler.

Acaba kendilerini hür olarak gören bu insanların zihinleri, gerçekten özgür müdür? Bu konuda karar verebilmek için, insanların günlük yaşamlarını sürdürürken etkilendikleri bazı hususlara bakmak gerektiği inancındayım.

Kadınların çoğu, televizyonlardaki pembe dizilerin takipçileri konumundalar. Bu durum dünya üzerinde o kadar yaygın ki, yaşadığımız döneme “pembe dizi çağı” diyen sosyologlar var. Dizi filmlerin yapımcıları, dizinin yayınlandığı bölüm adedini uzatabilmek ve yıllarca yayında kalarak izlenebilmek için, her türlü yolu deniyorlar. Yasak ilişkiler uyduruluyor. Aile içi gizli cinsellikler gündeme getiriliyor. Her türlü aldatma ve sahtekârlık yolları, senaryolara ekleniyor. Kadına şiddet uygulayan erkekler dizinin başkahramanı oluyorlar. Dizilerin çoğundaki yolsuzluk ve soysuzluk ortamları o kadar ileri gitti ki, 1970’lerin dünyaca meşhur dizisi Dallas bile bunların yanında idare eder konumuna düştü. Diziye eklenen bütün bu karmaşık soysuzluklara rağmen, kadınların çoğu ve hattâ erkeklerin bir kısmı, dizinin yeni bölümünü seyredebilmek için, bir haftayı iple çekiyorlar.

Diğer yandan, televizyonların gündüz yaptıkları yayınların içerisinde en çok izlenenler ise, dizileri bile geride bırakacak sahtekârlıklarla dolu olan hayat hikâyeleri. Veya konulan bir ödül uğruna birbirleriyle anlamsız bir şekilde söz yarışına girenlerin yarıştığı yemek yapma gibi yarışma programları. Bu tip yayınlarda, katılanlar her gün veya her hafta değişmesine rağmen, birbirlerini sebepsiz yere suçlama, birbirinin hakkını yeme gibi hususlar hep aynı kalmaktadır. Dolayısıyla, bu programları seyredenlerin çoğu, akşamleyin seyrettikleri dizilerdeki soysuzlukları normal karşılamaktadırlar.

Erkeklerin çoğu, spor programlarının veya politik tartışmaların takipçisi konumundalar. Bu nedenle, demokratik yapıdaki evlerde tek televizyon yetmez oldu. Erkekleri cezbedecek spor veya tartışma programlarının olmadığı günler, onlar da dizi film seyrediyorlar. Ama seyrettikleri dizi filmler, savaşlar, mafyacılık gibi şiddet ağırlıklı. Böylece erkeklerin çoğu, içlerinde biriktirdikleri kızgınlıkları, ya sporculara ya hakemlere, ya rakip siyasileri savunan konuşmacılara veya filmdeki bazı karakterlere boşaltarak rahatlamaya çalışmaktadırlar.

Çocuklar ise, reklamların takipçisi. Seyrederken en çok etkilendikleri reklamlar, ihtiyaçları olmadığı halde, besleyici yönü olmayan, zekâlarının gelişmesine katkısı bulunmayan ürünlerin albenili tanıtımları. Çocuklar, reklamlarda seyrettikleri ürünleri market raflarında görünce, onu almak için direnmeye başlıyorlar. Böylece özgür düşünceye adım atmış oluyorlar!

Erkeklerin, kadınların, çocukların çoğunu yönlendiren şeyler, televizyonlarda seyrettikleri programlar olmaktadır. İnsanların, televizyonlarda seyrettikleri programlardan ne kadar etkilendiklerini anlamak için, gündüzleri arkadaşlarıyla yaptıkları sohbetlere bakmamız yeterli olacaktır. İnsanlar televizyon seyretmeseler, sanki konuşacak konu bulmakta zorlanacaklar. Televizyondan veya internetten öğrendikleri olmasa, erkeklerin çoğu, siyaseten rakip oldukları insanlara veya futbolda (ABD’de beysbol ve basketbol) rakip takımın taraftarına söyleyecek söz bulamayacaklar. Kadınlar, arkadaşlarıyla sohbet ederken, konuşmalarının önemli bir bölümünü televizyonlardaki seyrettikleri oluşturuyor. Misafirlikler bile, dizi filmlere göre ayarlanıyor. Misafirliğe gitmek isteyen hanımın sevdiği diziyi, gideceği evin sahibesi seyretmiyorsa, mecbur değillerse, o gün gidilmiyor. Evde misafir olmadığı zamanlarda evin hanımı dizi film seyrederken, aynı ortamda telefon konuşması, ev işi gibi yan işler mümkün olduğunca yapılmıyor.

Aile fertlerinin her biri başka bir program seyrediyor. Gençler ve çocuklar, bilgisayarları tercih ediyorlar. Durum böyle olunca, akşamları evlerdeki aile içi sohbetler, 50-60 kelime ile yapılıyor. Aynı evde yaşayan yabancılar olsalardı, herhalde birbirleriyle onlardan daha çok sohbet ederlerdi.

Günümüzde, artık televizyonlara, sosyal medya eklendi. Erkekler, hanımlar, gençler ellerinde akıllı telefonlarla dolaşıyorlar. Bilhassa gençlerin çoğu, aynı masada otururlarken bile, konuşmak yerine birbirlerine mesaj atarak irtibat kuruyorlar. Son on yıldır gençlerle yapılan anketlerde “en çok neyinizi kaybederseniz üzülürsünüz” sorusuna verilen en yüksek orandaki cevap, ”telefonumu” şeklinde imiş. Hâlbuki sorudaki cevap şıkları arasında anne ve babasını kaybetme seçeneği de var. İşin garip tarafı, 50 yaşın üzerindekilerin cevapları da giderek gençlere benzeyecek gibi görünüyor.

Yukarıda çok kısa olarak bahsettiğimiz ve bahsetmediğimiz hususlarda, eminim ki, okuyucularımız, sadece yaşadıklarından birkaç örnek verseler, sayfalarca anlatabilirler.

Şimdide, konumuzun bir başka cephesine bakalım. Siyasi kurumlarımızda, dini müesseselerimizde, vakıflarımızda, derneklerimizde, iş yerlerimizde yaşadıklarımızı gözümüzün önüne getirelim. Fikrimizi ifade etme açısından, çoğumuzun yaşamı, askeri kışla hayatı gibidir. Meşhur bir deyiş vardır. Denilir ki, bir memur, şefin yanına girerken, kendi fikriyle girer ama şefin fikriyle çıkar. Tıpkı; başkanın, kardinalin, müftünün, hahamın yanına girenlerin, komutanın yanından çıkan subaylarda olduğu gibi, kendi fikrini içeride bırakıp çıktıkları gibi çıkarlar. Konumuzla bağlantılı diğer bir deyiş de “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözüdür.

İster şehirde ister köyde yaşayalım, çoğumuzun yaşamı, yukarıda anlattıklarımıza ve atasözlerinde aktarılanlara benzer. Fakat bu gerçekliğe rağmen, biz kendimizi hür düşünceli olarak tanımlarız. Niye böyle görürüz bilemiyorum. Muhtemel sebeplerinden birisi, fiziksel sınırlarımızı görebilmemize rağmen, zihinsel sınırlayıcılarımızı göremememizdir. Bir diğer sebebi, kendimizi en akıllı gören kibrimizdir. “Akıllar pazara çıkmış, herkes kendi aklını almış” deyişi de kibrimizin göstergesidir.

Yaşadığımız bu gerçekler, insanların büyük çoğunluğunun düşünmediğini, düşündürttürüldüğünü ortaya koymaktadır. Yani aslında çoğumuz, etken değil, edilgeniz. Bu insanların birçoğu, edilgen konumda olduklarının farkındadır. Böyleleri, düşünmeyi gerektirecek sorumlu bir makamda olmayı, bilinçli olarak istememektedir. Sorumluluk almaktan kaçmayı ve zihnini zorlamayıp, politika liderlerinin, dini önderlerinin, amirlerinin, işvereninin isteklerini uygulamayı tercih etmektedir. Hasbelkader bir makama geldilerse, burada sorumluluk almayıp, üstlerinin emirlerini yerine getirmeyi yeğlemekteler.

Bütün bu gerçeklere rağmen, demokrasi ile yönetilen ülkelerde halka sorulduğunda, insanlar, kendi akıllarıyla hareket ettiklerini söylerler. Fikirlerinde özgür olduklarına inanırlar. Ama taraftarı oldukları futbol takımını değiştirenler çok azdır. ABD halkı, kendilerinin diğer devletlerin halkından daha zeki, daha mantıklı ve daha özgür olduklarını düşünürler. Ama bir önceki seçimlerde Cumhuriyetçileri destekleyen birisinin, bir sonraki seçimde adaylar değişmesine rağmen, Demokratları desteklemesine çok az rastlanır. Diğer yandan, insanların çoğunluğu için, halen bindiği otomobili, diğer araba marka ve modellerinden daha iyidir. Kadınlarımızın çoğu için, kendi setrettikleri dizi daha güzeldir. Kolayca çoğaltabileceğimiz bunca örneklerdeki zihni tutsaklığımıza rağmen, zihnen tutsak gibi olduğumuzu, büyük çoğunluğumuz kabul etmeyiz.

Diğer taraftan, hapishanedeki insanların çoğunluğu, özgür olmadığını düşünür, ama zihnen hür olduğuna inanır. Hapishanenin duvarları, gardiyanların varlığı, kişiye özgür olmadığını net bir şekilde anlatır. Ancak, zihnimizin etrafında böylesine fiziki barikatlar olmadığından, zihin hürriyetimizi kısıtlayan etkenleri fark etmemiz zorlaşıyor.

Kapitalist sistemin tüketime alıştırdığı insanların büyük çoğunluğu, yaşamlarının ticari bir hapishaneye benzediğini kabul etmiyorlar. Daha çok tüketebilmek için, daha çok kazanmaya çabaladıklarını fark etmiyorlar. Daha çok kazanmak için, daha çok çalışıyorlar. Bu gayretlerine rağmen, çoğunluk, daha çok kazanamıyor. Bunlardan bazıları, tüketimlerinden kısmayı düşünemediklerinden, daha çok tüketebilmek için haksız gelir elde etmeye yönelmeye zorlandıklarını göremiyorlar. Daha çok tükettikçe, tüketim isteklerinin sınırları genişliyor. Çok yemek yemeye kalkıştıklarında sağlıklarına zarar verdiklerini göremiyorlar. Görenler, tüketimlerini, işlerine doğrudan yaramayacak eşyalara ve menkul değerlere yönlendiriyorlar. Böyle düşününce, tüketimde sınır kalkıyor. Sınır kalkınca, daha çok kazanmak için her yol mubah görülüyor. Gerekirse, başkalarını eziyor, onların haklarını gasp ediyor. Daha çok tükettikçe, bu haksız uygulamaları, kendisine normal olarak görünmeye başlıyor. Diğer yandan, daha çok kazanabilmek için, kazanç kapısı olarak gördüğü insanlara kulluk etmeye başlıyor. Böylece giderek içinden çıkmakta zorlandığı kısır bir çemberin içerisine giriyor.

İlginç olan, kendisinin ticari bir hapishanede yaşadığına inanmayan bir insan, kanaatkâr davranan insanları, beceriksiz olarak algılıyor. Veya onların, harama bulaşmama ve başkalarının hakkını yememe gayretlerini, zihnen tutsaklık olarak görüyor. Bahsettiğimiz bu tavır, o insanın; amir-memur, işçi-işveren, kapitalist-sosyalist gibi farklı kümelerden olmasına bakmıyor, bütün taraflarda aynı anlayış gözlenebiliyor.

Hâlbuki şöyle bir durup düşünsek, her bir insan Yüce Yaradan’ın dünyadaki vekil yöneticisi olduğunu anlayacaktır. Çünkü Allah, her insana Zatının özelliklerinden bazı yansımalar vermiştir.

Dolayısıyla, tek olan Tanrı’nın, yeryüzündeki vekil yöneticisi olduğumuzu kavrayarak bunun sorumluluğunu yerine getirmeye çabalamalıyız. İnsanların değil, sadece Yüce Yaradan’ın önünde başımızı eğdiğimiz ve Onun gösterdiği yolda yürüdüğümüz oranda, tutsağı olmaya başladığımız bu kısır çemberden kurtuluruz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | HALKLAR PSİKOLOJİK TUTSAK YAPILMA YOLUNDA için yorumlar kapalı

BİYOLOJİK SİSTEMLER VE TANRI ÜZERİNE

BİYOLOJİK SİSTEMLER VE TANRI ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız yazıların bir kısmında Tanrı’nın varlığını ve kaç tanrı olduğu hususlarını sorgulamaya çalıştık. Bu yöndeki makalelerimizin bazılarının başlıkları şöyleydi:

“Aklımıza Takılan Sorular”,

“Evrenin Açıklanamayan Ortamları Üzerine”,

“Tanrı’nın Varlığına Veya Yokluğuna Kendimiz Karar Verelim”

“Kaç Tanrı Olabilir?”

Bu yazımızda ise konuya daha çok biyolojik sistemler üzerinden yaklaşmaya çalışacağız.

Bizlerin yaptığımız yani insan yapısı olan sistemlerde, sadece fizik ve kimya yasaları geçerlidir. Belki de bu nedenle insanı inceleyen birçok bilim insanı, insanın da sadece fizik ve kimya yasalarına bağlı bir sistem olarak şekillendiğini düşünmektedir. Nitekim insanların yakalandığı hastalıkların tedavilerinde ve ilaçların oluşturulmasında bu yasalar dikkate alınmaktadır.

Hâlbuki bazı bilim insanlarının, insanlar üzerinde yaptıkları deneyler ve uygulamalar, insanların üzerinde etkili olan başka bazı sistemlerin varlığını gözler önüne sermektedir.

Bu çalışmalardan plasebo olarak adlandırılan uygulamayı çoğu okuyucumuz bilmektedir. Bu uygulamada, hekim, hastasına çok etkili bir ilaç vereceğini söyler. Bu ilacı ne zaman ve ne kadar kullanacağını anlatır. Ama verdiği, ilaç değildir. Belki de nişastalı bir karışımdır. Doktorun verdiği yalancı ilacı kullanan kişilerin birçoğunun fizyolojik ve biyokimyasal bulgularının düzeldiği gözlemlenmiştir. Bilhassa astım, mide ülseri, zona gibi hastalıklarda hiçbir ilaç özelliği olmayan ama hekimin verdiği yalancı ilaçları kullananların %66’sında iyileşme görülmüştür. Diğer birçok hastalıklarda da, yalancı ilaçları kullanan hastalarda farklı oranlarda düzelmeler tespit edilmiştir.

Bu konularda bilgi veren Prof. Dr. Hekim Mustafa Çetiner, plasebonun nasıl etkili olduğunun cevabının henüz bilinmediğini söyler.

İnsanı sadece fiziksel ve kimyasal bileşimlerden ibaret gören tıp dünyası, plasebonun nasıl tesirli olduğunun cevabını bulamazken, 1990’lı yıllarda bir de nosebo diye yeni bir yöntem ortaya çıktı.

Plaseboda, başı şiddetli bir şekilde ağrıyan insana, kırmızı kapsüllerin içerisine nişastayı doldurup, bu etkili bir ilaçtır denildiğinde, hastanın baş ağrısının geçtiğini görmekteyiz. Ancak içi nişasta dolu kapsülleri hastaya verirken, “bu çok etkili bir ilaçtır, ama hastaların bazısında şiddetli mide ağrısı yapıyor” denildiğinde, eğer hasta şiddetli mide ağrısı hissederse, bu olaya nosebo denilmektedir.

Her alanda, yapılan plasebo ilaçların verildiği hastaların %4-26’sında, nosebo etkisiyle ilacı bıraktıkları görülmüştür. Yani nişastayı etkili ilaç diye içen hastalar, iyileşme başladı ama ilacın yan etkileri oldu, midem çok ağrıdı diyerek, aslında nişasta olan ilacı kesmektedirler.

Yukarıda verilen oranlar, maddeten kalkınmış, vatandaşı mantıklı düşünen ülkelerde yapılan araştırmaların sonuçlarıdır. Aynı araştırmanın maddeten kalkınmasını sağlayamamış ülkelerde yapılması durumunda, yalancı ilaçlar sayesinde iyileşenlerin ve hattâ yan etkisi oldu diyerek ilacı bırakanların oranının çok daha yüksek olması ihtimali kuvvetlidir.

Plasebonun sebebini bilemeyen tıp bilginlerinin, insanın yapısında sadece fizik ve kimya yasalarının geçerli olduğunu varsaydıkları sürece, nosebonun cevabını bulacakları beklenmemelidir.

Aşağıda vereceğimiz bilgilerin bir kısmı, Prof. Dr. Biyolog Turan Güven’in kitabından alınmıştır. Güven’e göre, insanlarda biyoloji ve ruhani yasalar da geçerlidir. Eğer, tıp bilginleri bu yasaların da geçerli olabileceğini düşünerek araştırmalarını yapsalardı, plasebo ve nosebo konusunda mantıklı bir cevaba ulaşmaları ihtimali artardı.

Bilindiği üzere, biyoloji yasaları hayvanlarda da geçerlidir. Örneğin bukalemun, bulunduğu ortamın rengini algılar. Algılamasına göre vücudunun rengini çevreye uyarlayarak kendisini kamufle eder. Burada bazı sorular akla gelmektedir. Canlı organizmalar olan biyolojik sistemlere sahip bukalemunun bu özelliğini, Darwin’in iddia ettiği gibi, sonradan, yani zaman içerisinde kazanması mümkün müdür? Ayrıca insan yapısı bir üretimde, bukalemununki gibi biyolojik bir sistem oluşturmak mümkün müdür?

Bilhassa memeli hayvanlarda, ruhani -başka bir anlatımla- duygusal özellikler de görülmektedir. Bunların bazıları şöyledir: Yavru sahibi olan annelerdeki annelik duygularıdır. Birbirlerini incitmeden kurallar dâhilinde oynayan yavrulardır. Göçler sırasında aralarındaki yaşlıları ve yavruları korumaya çalışma gayretleridir. Verdiğimiz bu örneklerden çok daha ilginç hususlar, hayvanlarla ilgili olarak yapılan belgesellerde karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla memeli hayvanlarda duygusal yani ruhani yapı vardır.

Canlı organizmaların sahip oldukları biyolojik sistemin özelliklerinden birisi, organizmanın, kendisinin benzerini üretmesidir. Hâlbuki insan yapısı bir sistemin kendisinin benzerini üretmesi mümkün müdür?

Yeryüzündeki canlı türlerinin hiçbirinin birbirinin kopyası olmadıklarını biliyoruz. Hattâ aynı türe ait canlıları da birey olarak değerlendirdiğimizde, farklı özelliklere sahip olduklarını görmekteyiz. Bilindiği gibi, hiçbir insanın parmak izi diğerine benzemez.

Biyolojik sistemlerin işleyişine baktığımızda, mükemmel bir ekonomi olduğunu görmekteyiz. Sistemin çalışmasında israf görülmez. Aksine, bir tasarruf görülür. Biyolojik sistemin işleyişindeki bu tasarruf ekonomisi, sadece madde açısından değil, enerji ve zaman açısından da geçerlidir.

Bilim insanlarının aktardıklarına göre, vücudumuzda her an yüzlerce hücre ölürken, yüzlercesi yeniden yapılmaktadır. Bir hücrenin ölümüyle madde ve enerji kaybı oluşur. Ama yeni bir hücrenin yapılabilmesi için, yeni bir maddeye, yeni bir enerjiye ve zamana ihtiyaç vardır. Bilim insanlarına göre, hücrelerin ölümü ve yeniden yapılanması sayesinde sistem ayakta kalmaktadır.

Biz insanlar olarak tek hücreyi kopyalamayı başardık. Buna rağmen çok hücreyi kopyalama ihtimalimiz çok düşüktür. Diyelim ki çok hücreyi de kopyalamayı başardık. Peki, kopyaladığımız varlığın duygusal yapısını nasıl oluşturup yöneteceğiz? Bilindiği gibi, gözle görülmesi mümkün olmayan bir hücre, kendi başına, bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemi olarak görev yapmaktadır.

Bu sebeple elimizde gerekli madde, enerji ve zaman olsa bile, sıfırdan başlayarak bir tek hücreyi bile yapma ihtimalimiz yok. Çünkü yapacağımız bir hücreye böylesine bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemi kurmamız imkânsızdır. Yapacağımız bu hücrenin kendisine bu bilgileri yüklesek bile, bu hücrenin kendisindeki bilgileri, kendisinin yaptığı hücrelere vermesini sağlamamız mümkün görünmüyor. Yani canlının vücudundaki bütün hücreleri belirli bir amaca yönelik hale getirmek imkânsızdır. Biyologlar, henüz hücreler hakkında “bir şey, nasıl belirli bir amaca yönelik olabilir” sorusunu sorarak cevap bulmamışken, yukarıda bahsettiğimiz şekilde bilgi işleme merkezine sahip “bilge hücre” yapmaları düşünülemez. Biyologların, hücredeki bilgi işleme merkezinin nasıl var olduğunu anlama yönünde gayretleri yokken, sıfırdan yapmak istedikleri bir hücreye bilgi işleme merkezini yerleştirebilmeleri mümkün müdür?

Yeryüzündeki biyolojik sistemlerin sadece gezegenimizle değil, evrenin bütünüyle uyum içerisinde olması gerekmektedir. Çünkü bilim insanlarının ifadelerine göre, evrendeki her şey, en küçük parçacıktan en büyük galaksiye kadar hareket halindeler. Dolayısıyla var olan böylesine muazzam bir hareketlilik içerisinde, bu sistemle uyumlu olmayan hiçbir şey ayakta kalmaz. Bu nedenle, böylesine muazzam, böylesine uyumlu ve hareketli sistemin kurucusunun biz insanlara göre muazzam bir akla sahip olması gerekmektedir.

Biyologlar, hayat denilen olguyu, anlamak şöyle dursun, henüz tam olarak tanımlayamadılar bile. Hayatı tanımlayamamışken, bilgi işleme merkezine sahip olan ve bu yapısını yeni hücrelere aktarabilen bir hücreyi sıfırdan yapmayı hayal bile edemezken, ölümü önlememiz düşünülemez.

Yukarıda çok kısa olarak aktardığımız hususlar, bizi düşünmeye sevk etmektedir. Düşünmemiz, bizde var olan yazılım ve donanım sistemi sayesinde mümkün olmaktadır. Sahip olduğumuz bu yazılım ve donanım, yeryüzündeki ve evrenin bize yakın bölümündeki olayları ve işleyişleri anlamamız için yeterli gibi görünmektedir. Ama nasıl işledikleri hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştığımız sistemleri, kendimizin sıfırdan tasarlayarak yaratmamız mümkün değildir. Çünkü böyle bir yaratma işlemi için, bizdeki yazılım ve donanımın sınırları yetersizdir. Çünkü sahip olduğumuz yazılımı ve donanımı, biz, bilerek ve isteyerek yapmadığımız gibi, kendi gayretimizle oluşmamıştır. Yazılım ve donanımımız, bizden önce var olan ve üreme kabiliyeti olan bir hücre tarafından bize aktarılmıştır. Bizim sahip olduğumuz hücrelerimizin de, üretim kabiliyetleri vardır ve bizden sonrasına bu bilgiler aktarılacaktır.

Dolayısıyla, bizdeki yazılım ve donanım, tesadüfen oluşmamıştır. Eğer tesadüfen oluştu diyorsak, milyonlarca yıl tesadüflerin oluşmasını beklesek bile, sıfırdan bir hücre yapacak yazılım ve donanıma sahip olmamız ihtimali sıfıra yakındır. Bu ihtimal sıfıra yakın iken, en küçük hücresinden en büyük galaksisine kadar hareket halinde olan bir evreni oluşturma ihtimalimiz ise, sıfırdır.

Dolayısıyla, insanlarda mevcut olan yazılım ve donanımı, bize veren gücün sahip olduğu muazzam aklın benzerine ulaşabilme ihtimalimiz sıfırdır.

Vücudumuzdaki, sayıları trilyonlara varan hücrelerin birisini bile yapamıyoruz. Bedenimizdeki küçük bir uzuv olan pankreasın görevini tam anlamıyla yapacak bir fabrika bile kurmakta zorlanıyoruz.

Yapmamız mümkün olmayan bütün bunları gelmiş geçmiş milyarlarca insana veren, milyarlarca insanın parmak izlerini birbirinden farklı yapan bir Tanrı’nın varlığını kabul etmemek hiçbir anlam taşımamaktadır.

Henüz bir hücreyi ve bir insanı yapamazken, biyosferdeki birkaç milyon türün sergilediği biyolojik çeşitliliği düşündüğümüzde, Tanrı yoktur demek, abesle iştigal etmek anlamındadır.

Kopyaladığımız bir hücreye duygusal boyut veremezken, Tanrı yoktur dememizin anlaşılır bir tarafı yoktur.

İnsanı, fizyolojik ve biyokimyasal sistemler olarak görüp, yalancı ilaçla iyileşen plasebo ve noresebo ortamları hakkında fikir yürütemeyen kişilerin, Tanrı yoktur demesi, aklın almayacağı bir reddiyedir.

Yukarıda aktardığımız gerçekleri gören ve sorgulayan bilim insanlarının, Yüce Yaradan’ın varlığını kavramaları daha kolaydır. Âlimlerin, mikroskopla bile zor görülen hücreden muazzam büyüklükteki kâinata kadar işleyişin mükemmelliğini kavradıkça, tek olan Tanrı’ya, günlük geçiminin peşinde olan insanlardan çok daha fazla saygı duymaları beklenir. Nitekim Kur’an bu hususu açık bir şekilde şöyle ifade eder:

Fatır Suresi 35/28: “…Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar…”

YAŞAM kategorisine gönderildi | BİYOLOJİK SİSTEMLER VE TANRI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

DİNDE AYRINTIYA GİRMEK

DİNDE AYRINTIYA GİRMEK

 

Dinde ayrıntıya girmeye çalışmak, bütün dinlerde ve öğretilerde görülen bir husustur. Bilhassa dindar olduklarını düşünen insanların çoğu, dinde ayrıntıya girmektedirler. Bunun sebebini tam olarak bilmek mümkün değil. Zaten çoğu insanın dinde ayrıntıya girmesinin sebepleri birbirinden farklıdır. Kimileri her ayrıntıyı, onları, dindar olsun olmasın, diğer insanlardan ayıran farklı bir yönleri olarak düşündüklerinden böyle yapıyor olabilirler. Kimileri, çevresindekilerden daha dindar olmanın göstergesinin, bu ayrıntılar olduğunu düşünebilirler. Kimileri için, dindar olarak düzgün işler yapmaları gerektiği halde, yapmayanların sığındıkları bir liman olabilir.

Konunun daha net anlaşılabilmesi için, birkaç uç örnek verelim.

Yan yana namaz kılan insanları düşleyelim. Yanımızdaki insanın, rükû halinden sonra secdeye giderken pantolonunu yukarı çektiğini varsayalım. Ama biz, hiç böyle bir şey yapmadan secdeye gittiysek, bizim yanımızda namaz kılana göre daha dindar olduğumuzu düşünürüz. Hattâ pantolonumuzu yukarı doğru çekmediğimiz için, kendimizle gurur duymamız ihtimali kuvvetlidir.

Diyelim ki, yanımızda namaz kılan insan secdeden doğrulurken, sağ ayak başparmağını yerden kaldırdı. Ama biz, sanki sağ ayak başparmağımız yere çivilenmiş gibi bir haldeyken secdeden kalktıysak, artık dindarlığımızı ispatlamış olduğumuzu düşünürüz.

Diğer yandan, abdest alırken yüzündeki sivilcesi kanayan bir insan, eğer abdestini tazelerse, bu davranışını dindarlık olarak değerlendirecektir. Bu sırada sivilceden, çok az da olsa yeniden kan akabilir. Eğer bu kanı gören kişi abdestini yeniden tazelerse, kendisini en dindarlardan birisi olarak düşünmeye başlayabilir.

Belki bazı uç örnekler verdik. Ama bu aktardıklarımız, Hz. Muhammed ümmeti içerisinde çok görülen olaylardandır. Namaz sırasında ve abdest alırken yukarıda anlattığımız ve kendisinin dindarlığını ispatlayan davranışları yapan bir kişi, sadece kendisini dindar ilân etmekle kalmayabiliyor. Kendisi gibi davranmayıp, pantolonunu yukarı çeken, secdeden kalkarken sağ ayak başparmağını yerden kaldıran veya sivilcesi kanayınca abdestini tazelemeyen kişilere kötü gözle bakabilenleri de var. Onların namazlarının ve abdestlerinin kabul olmadığını, dolayısıyla dinin direği olduğunu zannettikleri namazları kabul olmadığı için, onların dinden çıktıklarını söyleyecek kadar ileri gidenleri var. Yani, namaz kılan veya abdest alan bir insanın, kendileri gibi yapmadığı için, dinden çıktığını düşünebiliyorlar.

Peki, biz hangisine uymalıyız? Bu hususta karar verebilmek için, Kur’an’a bakmak gerekir.

Maide Suresi 5/101: “Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur’an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Hâlbuki Allah onlardan geçmiştir. Allah çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır.”

Demek ki, Kur’an indirilirken de insanlar aynı merak içerisinde soruyorlardı. Bilindiği gibi Kur’an, 23 yıl gibi insanlara göre uzun sayılabilecek bir sürede indirildi. Dolayısıyla insanlar, merak ettikleri konuları Peygambere sordular. O dönemde sorulan soruların, yukarıda bahsettiğimiz gibi anlamsız olduğunu düşünmüyoruz. Kuvvetle muhtemel ki, helâl ve haram konularında ayrıntılı sorular sordular. Soranların bir kısmı, gerçekten merak ettiklerinden olmuş olabilir. Böylelerinin amacı, Yüce Yaradan’ın huzuruna giderken en az hata ile gitmek olabilir. Bir kısmının da, dinlerine, çevrelerindeki diğer bazı arkadaşlarından daha bağlı olduklarını gösterme gayreti olabilir.

Sebebin ne olduğunun önemi yok. Bizim yukarıdaki ayetten anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan, ayrıntılara girilmesini istemiyor. Yüce Yaradan, “eğer ayrıntılara girer ve sorduklarınızın açıklanmasını isterseniz, alacağınız cevaplar hoşunuza gitmeyebilir” diyerek, insanları uyarıyor. Ayrıntıya girmememizi, fazla soru sormamamızı öğütlüyor.

Bizleri bu şekilde ikaz ettikten sonra, ayetin devamında bir müjde vererek “Allah onlardan geçmiştir” buyuruyor. Mealen diyor ki: “sizlere açıkça söyletmediğim, söylendiğinde hoşunuza gitmeyecek yasaklardan sizleri sorumlu tutmayacağım.” Ayetteki bu anlatıma göre, bizlere net bir şekilde açıklanmayan konularda hata yapacak olursak, Yüce Yaradan’ın affına mazhar olabileceğiz. Çünkü biz, o hataları bilerek değil, bilmeden yapıyoruz. (Nisa Suresi 4/92)

Peki, bilmeden de olsa hata yapıyorsak, mümkün olduğu kadar az hata yapmak için nasıl bir yol izlemeliyiz? Kur’an’da net olarak açıklanmayan bir konuyla karşılaştığımızda nasıl karar vermeliyiz?

Cevap için, Kur’an, bu hususta bize nasıl bir yol gösteriyor diye incelemeliyiz.

Enam Suresi 6/160: “Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.”

Peki, iyilik ve kötülük konusunu nasıl ayırt edeceğiz diyebiliriz. Bu durumda; Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in ümmetlerine yaptığı tavsiyelerine uymaya gayret edeceğiz: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, başkalarına yapma”.

Peki, başkalarına karşı davranışlarımızda bu tavsiyeye uyduk, ama bazı belirsiz durumlarda helal ve haramı nasıl belirleyeceğiz?

Yüce Yaradan, Nisa Suresi 4/29uncu ayetinde, nefislerinize zulmetmeyin dedikten sonra, Maide Suresi 5/87. ayet: “Ey inananlar, Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez.”

Demek ki, nefislerimizin isteklerini yerine getirirken, hiçbir alanda sınırı aşmayacağız. Yüce Yaradan, dinlerinde haksız yere aşırı gidenlerin akıbetlerini bize bildirerek, onlar gibi olmayın diye şöyle uyarıyor.

Maide Suresi 5/77: De ki: “Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin keyiflerine uymayın”.

Dinde aşırı gidenlerin çoğunluğu, ayrıntıya girdikleri için bu duruma düşerler. Ayrıntılara girdikçe, insanların çoğu,  farkında olmadan, asıl olan kuralları değil, çoğu zaman bir anlamı olmayan teferruata girmeye başlarlar.  Örneğin, namazı dosdoğru kılın emrini, yukarıda anlatıldığı gibi, şeklen uygularlar. Veya Yüce Yaradan’ın bize oruç tutmamızı söylerken asıl amacının ne olduğunu düşünmek yerine, sakız çiğnemenin orucu bozup bozmadığını, bütün bir ömür saatlerce tartışırlar. Hem de aynı tartışmanın asırlardır sürdüğünü öğrendikleri halde, heyecanla devam ederler.

Dinde ayrıntıya girenlerin bir kısmı, iyi niyetli değildirler. Bunların bir kısmının amacı başkalarını kandırarak kendilerine menfaat sağlamak olabilir. Ama bir kısmı, Yüce Yaradan’ın asıl isteği olan “insan olun, salih amel işleyin, hayırlarda yarışın” tavsiyesini yerine getirmenin zorluğunu gördükleri ve uygulayamadıkları için, ayrıntılara dikkat ederek vicdanen rahatlamak isterler. Bu davranış, en hafifinden kendini kandırmaktır. Ama gerçekte, Yüce Yaradan’ı kandırdığını düşünmektir.

Böyle davrananların bazıları, cehaletlerinden dolayı kendilerine anlatılanlara uyarlar. Hâlbuki yanlış yoldadırlar. Çünkü Yüce Yaradan, bizlerden aklı erdirmemizi ve düşünmemizi istemektedir. Eğer bizler, bize anlatılanları düşünerek irdeler ve akıl erdirirsek, boş yere dinde ayrıntıya girmeyiz. Dinin bizden asıl istediklerine yöneliriz.

Dinde ayrıntıya girme konusunu, Kur’an üzerinden incelediğimiz için, İslâmiyet’teki ayrıntılardan birkaçına değinmek durumunda kaldık. Hâlbuki aynı sorun Yahudilikte, Hıristiyanlıkta, Hinduculukta ve Budizm’de de vardır. Her gurup kendilerinin uygulamaları açısından konuya yaklaşırlarsa, benzer hataların kendilerinde de mevcut olduğunu kolayca görebilirler.

Farklı kıyafet giyinmekle, ilahi söylemekle ve söylenen ilahiyi dinlemekle, sakince oturmakla veya kafaya takılan küçük bir takke ile dindar olunamayacağını anlayabildiğimiz ölçüde dinin gerçek öğretilerine yaklaşacağımızı görebiliriz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | DİNDE AYRINTIYA GİRMEK için yorumlar kapalı

HÜKÜMRANLIK VE ÂLİMLER

HÜKÜMRANLIK VE ÂLİMLER

 

Bütün kâinatın yaratıcısı ve hükümdarı olan Yüce Yaradan, ilk peygamberi Hz. Âdem’e öğrettirdiği “esma”dan başlayarak, sürekli olarak insanlara bir şeyler öğrettirmeye çalışmıştır. Bu açıdan bakılınca, tabiri caizse, insanlığın başöğretmeni Yüce Yaradan olmuştur. İnsanlardan bazıları, tek olan Tanrı’nın, kendilerine öğrettirdikleri sayesinde, O’nun gerçekten halifesi olma onuruna erişmişlerdir.

Başöğretmen Yüce Yaradan, değiştirilemeyen kutsal kitabı olan Kur’an’da, ilimle uğraşmaya değer vermiş ve âlimleri övmüştür.

Fatır Suresi 35/28: “…Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar.”

Nahl Suresi 16/43: “…Eğer bilmiyorsanız, (Tevrat ve İncil) âlimlerine sorun”

Ali imran Suresi 3/7: “…İlimde ileri gidenler de derler ki, ‘inanıyoruz ki hepsi Rabbimizdendir.’…”

Kur’an’da, ilim sahipleriyle ilgili olarak, benzer şekilde çok sayıda ayet vardır. (ör: Maide 5/44, Hac 22/54 gibi)

Diğer taraftan Kur’an, gerçeği bildikleri halde, insanlardan gizleyen ilim insanlarını da dışlamıştır.

Bakara Suresi 2/146: “O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri, onu, o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyleyken, içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlediler.”

Bilindiği gibi, Yüce Yaradan’ın halefi olmanın bazı şartları var. Biz burada konumuzla ilgili olanı ele alacağız. Önce, bilgi sahibi olmaya çalışacağız. Bilgi sahibi olabilmek için, sürekli öğrenme gayreti içerisinde olacağız. Ama daha önemlisi, bildiklerimizi gizlemeyeceğiz ve yalan söyleyerek insanların aleyhine kullanmayacağız. Aksi takdirde, yanlış bilgi verdiğimiz insanların günahlarının da bir kısmını yükleneceğimiz, Kur’an’da ifade edilmektedir.

Nahl Suresi 16/25: “…Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklendikten başka, bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür!”

Kur’an’ı incelediğimizde, her kitap okuyanı ilim sahibi olarak görmediğini anlıyoruz. Kitap okumanın insanı bilgi sahibi yapacağını, fakat âlim olmanın farklı olduğunu vurguladığını görüyoruz. Kur’an, bilgi sahibi ile âlimi ayırırken, sırtında taşıdığı kitaplardan haberi olmayan eşek örneğini verir.

Cuma Suresi 62/5: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.”

Bu gerçekleri bilen ve Kur’an’a uygun davranmaya çalışan bazı devlet yöneticileri, âlimler ile bilgi sahibi insanları ayırmaya gayret etmişlerdir. Âlim kisvesine bürünerek halkı yanlış yönlendiklerini düşündüklerini bazen idam ettirirlerken, gerçek âlim olduklarına inandıklarına hürmet etmişlerdir.

Bu hususta, Osmanlı Devletinin bazı yöneticilerinin uygulamalarında, güzel örnekler vardır. Bu örneklerden birisi de, şeyhülislâm Kemal Paşazadenin hayatının seyri ve Yavuz Sultan Selim ile Kemal Paşazade (İbn Kemal) arasında geçen bir olaydır.

Kemal Paşazade, lakabından da anlaşılacağı gibi, asker bir aileden gelmektedir. Babası ve dedesi asker oldukları için kendisi de askerliğe yazılır. Padişah II. Bayezid döneminde, genç bir sipahi olarak, Fatih Sultan Mehmet’in idam ettirdiği Çandarlı Halil Paşanın oğlu olan İbrahim Paşanın maiyetinde, 1492 yılında Arnavutluk seferine katılır. Ordu dönüşte Filibe’de konaklar. Çandarlı İbrahim Paşanın huzurunda toplantı yapılır. Bu toplantıya Filibe Medresesinde müderris (öğretim üyesi) olan Molla Lütfi de katılır. Toplantı salonuna giren Molla Lütfi, huzurda bulunan paşa ve beylerin önüne geçer. Bilhassa, o dönemde orduda büyük bir şöhrete sahip bulunan Evrenaszade Ali beyin üst tarafına (önüne) geçip oturur.

Bu olay, Kemal Paşazadenin dikkatini çeker. Sıradan bir müderrisin, bu kadar değerli komutanlardan, beylerden ve bilhassa en şöhretli bir askerden daha değerli olmasını görerek kararını değiştirir. Edirne’ye dönünce, askerliği bırakır, ilim tahsil etmek için medreseye yazılır. Onun bu kararı, Türk devletlerinde âlimlere verilen önemin derecesini gösterir.

Kemal Paşazade, nispeten ileri bir yaşta ilim tahsil etmeye başlamasına rağmen, kendisini yetiştirir. Tek bir alanla sınırlı kalmaz. Fıkıhta, kelâmda, tasavvufta, edebiyatta, tarihçilikte, Kur’an tefsirinde ve mezhepler hususunda çok sayıda eser verir. Günümüze ulaşanlar çok daha az olmakla birlikte, 300 civarında eseri olduğu tahmin edilmektedir.

Yavuz Sultan Selim döneminde 1516’da, Anadolu’daki kadıların başkanlığı olan Anadolu Kazaskerliğine getirilir. Yavuz ile Mısır seferine katılır. Mısır dönüşü sırasında bir ara, padişahın yanına çağrılır. Her ikisi de at üzerinde giderlerken, atının ayağından sıçrayan çamur, Yavuz’un harmanisini kirletir. Yavuz gibi, 8 yıllık padişahlığı döneminde 8 sadrazamını azleden ve idam ettiren sert bir padişah, bu olay üzerine şöyle söyler: “Ulemanın (âlimlerin) atının ayağından sıçrayan çamur, benim için iftihar konusudur. Bu çamurlu harmanimi, ölümümden sonra sandukamın üzerine örtün.”

Yavuz Sultan Selim gibi asker yönü öne çıkan bir padişahtaki, ilme değer vermenin âlime değer vermek şeklinde tezahür eden bu anlayış, hem Osmanlı Devletinin bazı padişahlarında, hem de başka devletlerin üst yöneticilerinin bir kısmında da görülmüştür. Bizim dikkatimizi çeken husus, âlime verdikleri değerle ilerleyen bu devletlerde, ilme verilen değer azaldığı zaman devletlerin güçsüzleştiği, ilme değer verilmenin bittiğinde ise, devletin yıkıldığıdır.

Bu gözlemlerimizi dikkatli bir incelemeye dönüştürdüğümüzde, hükümranlık ile ilmin birlikte olduğu dönemlerde, halkın da huzur içerisinde yaşadığını görmekteyiz. Hükümranlar ile âlimler birbirinden ayrıldıkça, huzursuzluğun başladığını anlıyoruz. Ümera ile ulemanın birbiriyle çatışması halinde ise, toplumda hiç huzur kalmadığını ve devletin yıkılışa doğru gittiğini kavrıyoruz.

Devlet yöneticileri ilme değer verdiklerinde, kendi fikirlerinin tam tersini savunan ilim insanlarına bile, makamlarının gücünü kullanmamışlardır. Osmanlı Devletinde, bu durumun da bazı örnekleri vardır. Bu anlayıştaki yöneticiler, farklı düşünenleri, fikren mücadele ederek yenmeye çalışmışlardır. Tartışmaları sadece fikri alanda tutan bakış açısı, toplumdaki farklılıkların, o ülkenin gücü haline dönüşmesini sağlamıştır. Birbirleriyle hoşgörü içerisinde fikri tartışma yapabilen insanlar ve guruplar, devletleri sıkıntıya düştüğünde, birlikte çalışabilmektedirler.

Takdir edileceği gibi, baskı ile yok edilmeye çalışılan fikirlerin bazısı, bir süre sonra daha güçlenmiş olarak geri gelmektedir. Kendilerine baskı uygulayanları yenecek güce ulaşabilmektedir. Baskı karşısında yer altına inen ve şartlar değiştikten sonra rakiplerini yenenler, aynı zulmü bu defa kendileri yapmaya başlamaktadırlar. Çünkü insanlarda, kendilerine nasıl davranılıyorsa, benzer şekilde cevap verme meyli vardır. Her yeni gurup birbirine sert karşılık verdikçe, konu kısır bir döngünün içerisine sıkışıp kalmakta, her yeni gelen de başkalarına baskı uygulamaya çabalamaktadır. Sonuçta hem halkın huzuru kalmamakta hem de yöneticilerin çoğu görevlerinden zorla alınmaktadırlar.

Demek ki, hükümran olanlar âlimlere destek vermeli, ulema da, ümeraya yol göstermelidir. Her iki gurup da birlikte halka ve Hakk’a hizmet etmelidir. Halka ve Hakk’a hizmet etmekte başarılı olmak, yaptıklarında haklı olmakla doğru orantılıdır.

Allah’ım, Senin yolunda harcanmak üzere mülk ve saltanat ver,

Allah’ım, Seni daha iyi anlamak için, ilim ve hikmet ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | HÜKÜMRANLIK VE ÂLİMLER için yorumlar kapalı

SON ANDA İMAN İŞE YARAR MI?

SON ANDA İMAN İŞE YARAR MI?

 

Bu konuda bir fikir yürütebilmek için, Yüce Yaradan’ın gönderdiği kutsal kitaplardan, değiştirilemeyen kitabı Kur’an’ın ilgili ayetlerini irdeleyelim.

Bilindiği gibi tarih içerisinde insanların bir kısmı, Tanrı’nın görevlendirdiği peygamberleri kabul ederken, çoğunluğu itiraz etmişlerdir. Buna rağmen Yüce Yaradan, gerek peygamberleri ve gerekse kutsal kitapları aracılığıyla insanları uyarmaya ve imana davet etmeye devam etmiştir. Tek olan Tanrı, hemen her davetinde, bağışlayıcı olmasından ve rahmetinin genişliğinden bahsetmiştir. Yüce Yaradan’ın, gönderdiği peygamberlerine ve kitaplarına yapılan saldırıları görmesine rağmen, yenilerini görevlendirmesi, insanlara olan rahmetinin genişliğini gösterir.

Allah’ın bağışlayıcılığından bahseden ayetlerin sayısının çok olması, insanların bazılarında gevşekliğe sebep olmuş olabilir. Gevşemiş olan bu insanların bir kısmı, peygamberlerin anlattıkları cezaların veya mükâfatların, öldükleri dönemde kendilerine de gösterilmesi durumunda, “itiraz ettiğimiz şeylerin gerçekliğini gördüğümüzde, biz de iman ederiz” diye düşünmüş olabilirler. Böylece, son anda da olsa, iman ettikleri için, tek olan Tanrı’nın bağışlayıcılığını ummuş olabilirler.

Yüce Yaradan, böyle düşünenlerin bağışlanmayacaklarını açık bir şekilde ifade etmiştir.

Fecr Suresi 89/22-23: “Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan (yaptıklarını birer birer) hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak?”

Benzer ifadeleri Mümin Suresinin 40/85inci ayetinde de şöyle vurgulamıştır: “Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki geçe gelen kanunu budur. İşte iman etmeyenler bu noktada hüsrana düştüler.”

Konumuzla ilgili olan diğer bazı ayetler de benzer şeyleri vurgularlar. Dolayısıyla, imanın kabul olunması için, kutsal kitaplarda bahsedilen gerçekleri göreceğimiz bir ortamı beklemek hatalıdır. Ayetlerde bahsedilen bu hakikatler, sadece kıyamet zamanıyla ilgili değildir.

Kur’an’daki Yunus Suresi 10/90ıncı ayet, firavunun, suda boğulmaya başladığında iman ettiğini söylediğini anlatır. Ama ona 91inci ayette firavuna verilen cevap, olumsuzdur. “Ya şimdi mi! Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun” denilir.

Demek ki, göreceğimiz hakikatler, sadece kıyametle ilgili olmayabilir. Firavunun durumunu bahseden ayetteki gibi, kendi ölümümüzle ilgili olabilir. Bir başka açıdan bakarsak, bize en yakın kıyamet, kendi ölümümüzdür. Tıpkı, Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibidir durum. Hocaya bir gün sormuşlar. “Hocam kıyamet ne zaman kopacak?” Hoca da demiş ki: “Küçük kıyamet, hanım ölünce, büyük kıyamet de ben ölünce“ Hocanın şaka yollu ifadesindeki gibi, bizim kıyametimiz, ölümümüzdür. Çünkü ölümümüzden sonra, Yüce Yaradan’ın huzuruna vardığımızda, hatamızı düzeltmek için geri dünyaya dönme isteğimizin kabul edilmeyeceği Kur’an’da defalarca belirtilmektedir. (Müminun 23/99-100, Secde 32/12, Enam 6/27-28) Dolayısıyla, öldükten sonra kendimizi düzeltmek için hiçbir fırsatımız kalmamış olacağından, bu dünyadan ahirete göçümüz, bizim için kıyamet sayılır.

Peki, hayatının geçmiş döneminde iman etmemiş bir kişi, ölümünün ne zaman olacağını bilemeyeceğine göre, ne yapmalıdır. Umutlu olmamalı mıdır? Benzer şekilde, iman ettiğini diliyle söylemesine rağmen, davranışlarıyla, inançsız insanlar gibi hareket ettiğini fark eden şahıs da umudunu yitirmeli midir?

Yüce Yaradan, Kur’an’ında, bizlere hep umut aşılamaktadır. Sapkınlardan başkasının umudunu kaybetmeyeceğini ifade etmektedir.

Eğer, umudumuzu kaybetmeyeceksek ve ölümden hemen önce iman ettiğimizi söylememiz bir işe yaramayacaksa, nasıl bir yol izlemeliyiz?

Tek olan Tanrı, kullarına bu konuda da şöyle yol gösteriyor: Enam Suresi 6/158: “(İnanmak için) ille meleklerin gelmesini yahut Rabbinin gelmesini, ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabbinin (azap) işaretlerinin geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyin; biz de beklemekteyiz.”

Ayet, net bir şekilde, son anda iman edenle, imanıyla bir hayır kazanmamış olanı aynı kefeye koyuyor. Bu kefe, cezalandırılacakların kefesidir. Buradan ayrılıp, Yüce Yaradan’ın bağışlamasını umabilmemiz için, ölmeden önce, imanımızı, insanların da görmesini sağlamalıyız. İmanımızın gereği olan güzel işleri yapmalıyız. İnsanlara iyilik ve hayır yapmalıyız. Geçmişte kötülük yaptığımız insanlardan, yanlış davranışlarımız için özür dilemeliyiz. Bütün bunları yapmamız durumunda, insanlar da bizim imanımızı göreceklerdir. Yine de asıl olan, tek olan Tanrı’nın bilmesidir. Çünkü insanlar kandırılabilir, fakat Yüce Yaradan, asla kandırılamaz.

Enam Suresinin bu ayeti, sadece iman etmeyenlere yönelik değildir. Ayetin öncesindeki 154-155-156-157inci ayetlere bakılınca, bu uyarının, Yahudilere, Hıristiyanlara ve “bize de kitap indirilseydi” diye isteyenler de dâhil, herkese yapıldığı anlaşılıyor.

Allah’ın rahmetine sığınabilmemiz için, bazı şeyleri görmemizi beklemeyerek, Yüce Yaradan’ın bize bildirdiği gaybla, yani bilinmeyenle ve gelecekle ilgili mevcut delilleri yeterli görmeliyiz. Tanrı, bütün evrende ve insanın kendisinde, delillerini, aşikâr bir vaziyette göstermektedir. Yüce Yaradan’ın bu delilleri, aslında, başımıza gelecek azapların veya güzelliklerin de kanıtlarıdır. Bu sebeple, olacak azaplardan ve zarardan kurtulmayı ummanın yolu, önceden hareket etmektir.

Önceden hareket edebilmek, kolay değildir. İnsan olarak sahip olduğumuz yapımız, bazen, bizim uhrevi düşünmemize engel olmaktadır. Örneğin, bir hastayı ziyarete gittiğimizde, ona “vah, vah” derken, çoğumuz, aynı duruma kendimizin de, hem de kısa bir süre içerisinde düşebileceğini düşünmeyiz. Bir cenazeye katıldığımızda, mevtanın yerinde kendimizin olmuş olabileceğini aklımıza getirsek bile, çoğumuz, cenaze töreni bittikten sonra unuturuz. Cenaze töreni sırasında, mevtanın yerinde bizim yatıyor olabileceğimizi düşünenlerimizin aklına, kendi yaptığı kötülükler gelir. Kötülük yaptığı, yalanlarıyla aldattığı insanlardan helâllik istemesi gerektiğine karar verir. Fakat çok azımız bu kararını uygular. Çoğumuz, kötülükler yaptığımız insan cenaze töreni sırasında yanımızda olsa bile, özür dilemeyiz. Hiçbir şey yapmayız. Tören bitince eski günahkâr hayatımıza geri döneriz.

Eğer, bir hastalığın veya ölümün bize hemen gelmeyeceğini zannediyorsak, eğer, yalanlar söyleyerek kandırdığımız ve kötülük yaptığımız insanlardan özür dileyemeyeceğimizi düşünüyorsak, yapılabilecek bir şey yok demektir. Bu durumda isek, bize kimse yardım edemez. Ne diğer insanlar, ne de Yüce Yaradan, yardım edebilir.

Demek ki,  yaşadığımız sırada iman etmek ve imanımızın gereğini yapmak, tamamen bizim kararımıza bağlıdır, bizim elimizdedir. Dolayısıyla seçim tamamen bize aittir.

O halde, şimdiden tezi yok, hemen icraata başlamalıyız. Kandırdıklarımızdan özür dilemek zor geliyorsa, önce ayna karşısında kendimizden özür dilemeli ve Yüce Yaradan’dan merhamet istedikten sonra, hemen güzel işler yapmaya başlamalıyız. Eğer bu ilk adımı atarsak, inşallah, devamının seri bir şekilde geldiğine şahit olacağızdır.

Son anda ve sadece dil ile iman etmenin bir işe yaramadığını, imanımızın gereğini yaşarken yapmamız gerektiğini unutmayalım. Dolayısıyla gereğini yapalım. Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl, vicdan ve iradeyi kullanalım. Bu konuda Tanrı’dan yardım isteyelim. Aksi halde, hem bu dünyada, hem de ahiret hayatında göreceğimiz cezalara itiraz etme hakkımız kalmamış olur.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | SON ANDA İMAN İŞE YARAR MI? için yorumlar kapalı

DÜNYA SADECE İNSANA AİT DEĞİLDİR

DÜNYA SADECE İNSANA AİT DEĞİLDİR, İNSAN VEKİL YÖNETİCİDİR

 

Bu sitede yayınladığımız “Evrenin Yaratılış Sebebi Üzerine Düşünceler” başlıklı makalelerimizde, evrenin yaratılışının muhtemel sebepleri hakkındaki bazı düşüncelerimizi okuyucularımızla paylaşmıştık.

Bahsettiğimiz yazımızda, “günümüzdeki bilimsel bulguların sonuçlarına göre, evrenin insanlar tarafından bilinen veya gözlenen bölümündeki düzen, yer kürenin yaşamını sürdürebilmesi için organize edilmiştir” şeklinde bir kanaat belirtmiştik. Bu fikrimizi, bazı bilimsel bulgulara dayanarak pekiştirmeye çalışmıştık.

Yine bu sitede yayınladığımız “Allah, Yakın Kâinatı (göğü) Dünya İçin, Dünyayı İnsan İçin Kurgulamış İken, İnsan Ne Yapıyor?” başlıklı yazımızda da, Yüce Yaradan’ın, yeryüzünü insanın yaşayabileceği şekilde kurguladığını ifade etmiştik. Bu fikrimizi de, aşağıdaki Kur’an ayetlerine dayandırmıştık:

Nahl 16/5: “Hayvanları sizin için yarattı….”

13: “Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır.”

14: “O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.”

Daha önce yayınladığımız bu makalelerimize bakarak, yeryüzünün sadece insana ait olduğu fikrine varanlar olabilir. Eğer bu düşünceye ulaşmış olanlar varsa, yanlış bir sonuca sahip olduklarını yine Kur’an ayetlerine dayanarak gösterelim.

Fussilet Suresi 41/10: “O, dört gün içinde (dört evrede), yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.”

Görüldüğü gibi, ayetin sonunda “orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti” denilmektedir.

Eğer Yüce Yaradan, yeryüzünde sadece insanların rızıklanması için bolluk ve bereket oluştursaydı, bunu açıkça söylerdi. O zaman ayetin sonu muhtemelen şöyle olurdu “orada insanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.”

Nitekim aşağıdaki ayetteki ifade, evrendeki bazı şeylerin insanın emrine verildiğini, net olarak vurgulamaktadır:

Nahl Suresi 12. “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.”

Ayette, insanın hizmetine verilenler olarak sadece; gece, gündüz, güneş, ay ve yıldızlardan bahsedilir. Bolluk ve bereketten bahsedilmez. Ayette bahsedilen insanın hizmetine verilen güneş, ay ve yıldızlardan, onların hareketlerinden, elbette, yeryüzündeki diğer canlıların da bazı faydalar sağladıkları düşünülebilir. Ama güneş, ay ve yıldızların, yeryüzündeki diğer canlıların hizmetine verilmesi gibi bir ifadenin geçmesi anlamsızdır ve tek olan Tanrı’nın böyle bir şey söylemesi düşünülemez. Bu nedenle güneş, ay ve yıldızlar için, doğrudan, “sizin hizmetinize verilmiştir” denilmiştir.

Demek ki -ayetlere göre- güneş, ay ve yıldızlar insanlar için, yeryüzündeki bolluk ve bereket ise, rızık arayan bütün canlılar için oluşturuldu.

O halde, yeryüzü, bütün canlıların ortak yaşam alanıdır. Rızık arayan her canlının rızık bulacağı bir mekândır.

Diğer taraftan, Bakara Suresi 2/30uncu ayete göre her insan, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki halefidir. Yani vekil yöneticisidir. Bir insanın bu görevini yerine getirip getirmemesi veya tam tersi davranması bu gerçeği değiştirmez. Tek olan Tanrı, insanı, Kendisinin vekil yöneticisi yaparken, insanlara Kendisinden bazı özelliklerin yansımalarını vermiştir.

 İsmail Hakkı Bursevi’ye göre de, Yüce Yaradan’ın halifesi olmanın sırrı yaratılış özelliklerindedir.

“Allah, insanı, Kendi zatının sıfatlarının suretinde hayat sahibi, çekip çeviren, işiten, gören, bilen, güç sahibi, konuşan ve iradesi olan bir varlık olarak yaratmıştır.”

Bilhassa hayvanlara göre, daha fazla akıl ve çok değerli özellikler vermiştir. İnsana verdiği en güzel vasıflardan birisi de özgürlüktür. Yüce Yaradan, Kendisinin vekil yöneticisi yaptığı insana özgürlük verecek kadar da, yücelerin yücesidir.

Ama insanların büyük çoğunluğu, onlara verilen vekil yöneticiliğin gerektirdiği sorumluluğu yeterince kavramış mıdır sorusuna her insan kendisi karar versin.

Kanaatimce, insanların önemli bir bölümü, dünya sadece insanlara ve bazen de kendisine aitmiş gibi davranıyor. Konuşurken belki farklı sözler ifade ediliyor. Ama tavırlar ve uygulamalar, sözlerle uyuşmuyor. Hem de insan olarak, diğer canlılara ihtiyacı olduğunu, onlar olmadan yaşamını sürdüremeyeceğini bildiği halde, onların yaşam haklarını hiç hesaba katmıyor. Nitekim bilim insanlarının ifadelerine göre, sadece arıların yok olmasından kısa bir süre sonra, insanlık da yok olmakla karşı karşıya kalacaktır. Hâlbuki insanlık, salgın hastalık gibi bazı sebeplerle yok olsa, arıların ve tabii ki diğer bitki ve hayvanların yaşamaya devam edecekleri düşünülmektedir.

Öte yandan, insanlar; bırakın bir ayı  ile veya bir kurtla başa çıkmayı, yeri geldiğinde yatak odalarındaki bir sivrisinekle bile mücadelede zorlanırlar. Ama yine de; inekleri, mandaları, filleri, develeri, atları, koyunları ve nicelerini, eğer Yüce Yaradan bizlere boyun eğdirmeseydi ne yapardık diye düşünmek istemezler. Uçan kuşlar karşısında bocalayan insan, tavukları, kazları bizim hizmetimize, tek olan Tanrı’nın sunduğunu anlayamıyor veya anlamak istemiyor.

Enam suresi 6/38. ayet: ‘’Hem yerde debelenen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi bir ümmet olmasınlar. Biz Kitap’ta hiçbir eksik yapmamışızdır; sonra hepsi toplanır Rablerine haşronulurlar. ‘’

Demek ki, bütün hayvanlar, tıpkı insanlar gibi, topluluk halindedirler ve aralarındaki iletişimde bazı kurallar vardır. Ayette bahsedilenlerin ispatını, çekilen bütün belgesellerde gördüğümüz için, örnekler vermeye gerek görmedik.

Her insan için Tanrı tanımı farklı olabilir. Ama insanların büyük çoğunluğu, yapılan haksızlıkları tek olan Tanrı’nın bildiğine ve zamanı geldiğinde haklının hakkını vereceğine, hakkı tesis edeceğine inanır. Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın yaratma vasfı dışındaki vasıflarını tanımlayan en önemli özelliği, adilliğidir. Onun adalet terazisi, zerre kadar bile şaşmaz. Çünkü Onun, haksızlık yaparak Kendi menfaatini düşünmesine ihtiyacı yoktur. O, zaten her şeyin sahibidir.

O halde, vekil yönetici olan insanın birinci sorumluluğu, haklının hakkını vermektir. Bu yükümlülük, sadece insanlara haklarını vermek anlamında değildir. İnsanlar, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisi olarak, dünyadaki bütün canlı ve cansız varlıkların haklarını vermekle yükümlüdür. Çünkü tek olan Tanrı, yeryüzündeki bolluk ve bereketi, rızkını arayan bütün canlılar için oluşturmuştur. Yani, Yüce Yaradan, yarattığı bütün canlılara adil davranmaktadır.

Cansız varlıkların hakkını vermek sözü anlamsız gelebilir. Ama cansız varlıkların birçoğu insanlığın geleceğini doğrudan ilgilendirmektedir. Milyonlarca yılda oluşmuş yeraltı zenginlikleri olan madenleri birkaç asırda bitirmenin, insanlığın geleceğini doğrudan etkileyeceği aşikârdır. Kirlenen hava ve su, gelecek kuşaklara bıraktığımız ve çözümü çok zor olan sorunlardır. Dolayısıyla, cansız varlıklara karşı olan sorumluluğumuz, aslında insanlığa karşı olan haklının hakkını verme yükümlülüğümüzle -çoğu zaman- eş anlamlıdır.

Bir koyunun, yeryüzüne ne kadar zarar verme hakkı varsa, insan da çevreye o kadar zarar verme hakkına sahiptir. Yeryüzü, bütün canlıların ortak malıdır.

Eğer insanlık, yeryüzünün sadece kendisine ait olmadığını kavrayarak gereğini yapmazsa, kendi sonunu getirecektir. İnsanların vurdumduymazlığı bu şekilde devam eder ve bitkilere, hayvanlara, yeryüzünün varlıklarına karşı sorumsuz davranışlar hız kazanırsa, insanlığın kendi sonunu getirme süresi, tahminlerden daha kısa zamanda olabilir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | DÜNYA SADECE İNSANA AİT DEĞİLDİR için yorumlar kapalı

KUR’AN BAĞLAMINDA HUKUK

KUR’AN BAĞLAMINDA HUKUK

 

Bu sitede, hukuk konusunu, “Hukuk Kavramı Üzerine” ve “Şeriat Hukuku” başlıklı yazılarımızda farklı açılardan irdelemeye çalıştık. Bu makalemizde, biraz daha farklı bir pencereden incelemeye gayret edeceğiz.

Bilindiği üzere hukuk kuralları, iyi ve kötü tanımları üzerine kurulur. Yüce Yaradan, insana verdiği akıl sayesinde, iyi ve kötü ayrımını yapabilmemizi sağlamıştır. Bize verdiği vicdan sayesinde, iyilik yapmamız gerektiğini ve kötülükten uzak durmamızı kavrayabilme kabiliyeti vermiştir. Bize verdiği irade sayesinde, ulaştığımız sonuçları uygulayabilmemize imkân vermiştir.

Fakat insanlarda bulunan bencillik duygusu, akıllarını kullanarak bu ayrımı hakkaniyete uygun yapmalarına engel olmaktadır. Ayrıca, güç sahibi insanlar ve yöneticilerin çoğunluğu, vicdanlarını dinleyecek iradeyi gösteremedikleri için, iyi ve kötü kavramlarını saptırabilmektedirler. Bu nedenle, insanlar arasındaki tartışmalarda, iyi ve kötü kavramı izafi bir hâl almıştır. Dolayısıyla, bu kavramlarla ilgili tartışmalar bitmemektedir.

Yüce Yaradan, bu noktada insanlara yardım edebilmek için, Kur’an’ında, bazı hususlarla ilgili olarak, neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda bizi aydınlatmıştır. Ancak, açıklama getirmediği çok sayıdaki konularda bizi serbest bırakmıştır. İslâm âlimleri, Kur’an’ın yol göstermesinden faydalanarak, bu kavramlardaki göreceliliği azaltmak için, hukuk kurallarını beş kısımda değerlendirmişlerdir. Fakat bu kurallar, genel tanım açısından geçerlidir. Ayrıntıları, ilmihâl kitaplarında aktarmışlardır. Ancak ilmihâl kitaplarında anlatılan ayrıntılar, Kur’an’dan ziyade Hz. Peygamberin sözlerine dayandırıldığı için, tartışmaya açık haldedir.

İslâm âlimlerinin hukuk kuralları için saydıkları beş husus şunlardır:

Eğer, bir şey tamamıyla iyi ise, bunu yapmak zorunludur. Diğer bir deyimle farzdır.

Eğer, bir şeyde iyilik yönü daha baskın ise, o şeyi yapmak tercih edilmelidir.

Eğer, bir şeyde iyi ve kötü birbirine yakınsa veya ikisi de yoksa bu şeyi yapmak mubahtır (sakıncasızdır).

Eğer, bir şeyde kötülük daha baskın ise, iyilik çok daha azsa, o şeyi yapmak zararlıdır, sakınılmalıdır.

Eğer, bir şeyde kötülük çok daha baskın veya tamamen kötü ise, o şeyi yapmak haramdır.

İslâm’ın bu hukuk anlayışı ve genel kurallar, değişen hükümetlere veya sultanlara göre değiştirilemezler. Bu sebeple adaletle hükmetmek isteyen sultanlar, birçok önemli karaları alırlarken, İslâm âlimlerine danışmışlardır. Hakikati arayan kadılar (hâkimler), Kur’an’a ve Kur’an’ın kurmak istediği sisteme göre karar vermeye çalışmışlardır.

Demek ki, kanun yapma işi, sultanların veya hükümetlerin işleri değildir. Âlimlerin işidir. Dolayısıyla, İslâm anlayışına göre yasama, idareden ve yöneticilerden bağımsız olmalıdır. 

Kur’an’da “iyi” kelimesi, “maruf” olarak geçer. Maruf, toplumun geneli tarafından bilinen ve kabul edilen anlamındadır. Kötü kelimesi de, “münkir” olarak geçer. Münkir ise, uygun olmadığı genel olarak kabul gören ve öyle telâkki edilen şeydir.

Kur’an’ın bu tasnifine ve anlatımına göre, bir şey, Kur’an’da yasaklandığı için kötü değildir. O şey, zaten kötü olduğu için yasaklanmıştır. Benzer mantıkla, bir şey, yapılması istenildiği için iyi değildir. O şey, iyi olduğu için yapılması istenilmiştir.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Kur’an, bazı konularda yasak koymamış veya uygundur dememiştir. Buna karşılık, bazı hususlarda net ifadeler kullanmıştır. Net vurgulanan hususlar, farz veya haram olarak değerlendirilmelidir ve kesinlikle uyulmalıdır. Kur’an’ın yasaklamadığı fiiller, âlimlerce, tercih edilen, mubah ve sakıncalı olarak üç guruba ayrılmıştır. Bu üç anlayışın sınırı, Kur’an’da arzu edilen ahlâk anlayışıdır. Bu sebeple, İslâm bilginleri günün şartlarına göre, bu üç gurupla ilgili olarak şartlar farklılaştığında değişebilecek hukuk kuralları oluşturabilirler.  Ancak bu değişikliklerde, adalet, erdemlilik ve toplumsal fayda şartları aranmalıdır. Diğer taraftan, Kur’an’da net olarak belirtilen emir ve yasaklar değiştirilemezler. Çünkü Kur’an müeyyideleri, sadece maddi olmayıp, manevi ve vicdani müeyyideler şeklindedir.

Kur’an, madde ile manâyı yani, dünyevi ile maneviyi birbirinden ayırmamıştır. Bir bütünün parçaları olarak ele almıştır. Kur’an, insanı sadece fiziki alana hapsetmemiştir. Metafizik yönünü de sürekli işlemiştir. Dolayısıyla oluşturulacak hukuk kurallarında da, bu anlayış dikkate alınmalıdır.

İslâm’da ameller, niyetlere göre değerlendirilir. Kalkınmış ülkelerin hukuk sisteminde niyetin önemi, ancak son dönemlerde anlaşılabilmiştir. Ancak, kitle iletişim araçlarının hızla yaygınlaşması sebebiyle dünyamız küreselleştikçe, “niyet sahtekârlığı” yapanların oranı artmaya başlamıştır. Dolayısıyla, bu hususta kurallar oluşturulurken çok dikkatli olunmalıdır.

Diğer taraftan, İslâmi kavramlara göre, hak, her zaman haktır. Zaman aşımı yoktur. Bir hakkın geç talep edilmesi, o hakkın düşürülmesine sebep olmaz. Benzer şekilde bir cezanın kararının geç alınması veya uygulamasının geç yapılması onu geçersiz kılmaz.

Sosyal kategorisine gönderildi | KUR’AN BAĞLAMINDA HUKUK için yorumlar kapalı

ÜRETKENLİĞİNİN TEMELLERİ ÜZERİNE

ÜLKELERİN ÜRETKENLİĞİNİN TEMELLERİ ÜZERİNE

 

Ülkelerin üretime yönelik kaynaklarını, ekonomistler şöyle sıralarlar:

Tabii sermaye      : Doğal kaynaklar

Fiziki sermaye      : Makine, inşaat, kamu varlıkları

İnsan sermayesi  : İnsanının bilgi ve verimlilik seviyesi

Sosyal sermaye   : Aile, cemaat, sivil kuruluşların durumları

Yukarıda sayılan dört unsur içerisinde bizce en önemli olanı, insan sermayesidir. Eğer, Japonya ile Çin’in kalkınmalarını ve ABD ile Latin Amerika devletlerinin kalkınmalarını karşılaştırırsak, insan sermayesinin önemini daha iyi anlarız. Dolayısıyla, ülkelerin üretkenliklerinin en önemli göstergesi, insanlarının bilgi ve yeteneklerini ülkelerinin menfaatine kullanma istekleridir..

Vatandaşlarının yeteneklerinin yeterli olmadığını gören ülkeler, genel anlamda iki yöntem uygularlar. Bunlardan birisi, kendi insanlarının kabiliyetlerini geliştirmek için, onları eğitmeye çabalarlar. Yaptıkları eğitime rağmen yeterince sonuç alamayanlar, başka memleketlerin kabiliyetli insanlarını kendi ülkelerine getirebilmek için gayret ederler. Fakat bunu başarabilen ülkeler çok sınırlıdır. Çünkü yabancı devletlerden yetenekli insanları getirebilmenin çeşitli şartları vardır. Bu şartları sağlayabilmek için, zaten, kendi insanlarının kabiliyetleri ve diğer etkenler sayesinde kalkınmış olmaları lâzımdır.  Sadece maddeten gülü olmaları yetmez, sistemlerini de kurmuş olmaları gerekir. Dolayısıyla, ilk şart, kendi insanlarının yetenekli olmalarıdır.

Günümüzde ülkelerin çoğu, vatandaşlarını eğiterek kabiliyetlerini artırabilmek için, onları eğitmeye çalışmaktadırlar. Kendi verdikleri eğitimleri yeterli görmeyen ülkeler, zeki gençlerini, eğitimde daha başarılı üniversitelerin olduğu ülkelere göndermektedirler.

Diğer taraftan, insanların yeteneklerini geliştirmek için, ülkelerin uyguladıkları eğitim yöntemi yetersiz kalmaktadır. İnsanların kabiliyetlerinin hayata yansıtılmasını sağlayacak eğitim hususunda, ülkelerin büyük çoğunluğunun, uyguladıkları bir yöntem bile yoktur. Hattâ, ülkelerin bazısında, son dönemlerde uygulanan eğitim yöntemlerinin, yeteneklerin ortaya çıkmasını sağlamak şöyle dursun, insanların yeteneklerinin gelişmesini engelleme yönünde işlev yaptığı bir gerçektir.

Liselere ve üniversitelere giriş sınavlarında, standart test sistemi uygulanmaktadır. Bilindiği gibi testlerde, cevap şıkları verilir. Testleri hızlı çözebilmek esastır. Bu nedenle, çoğu zaman, cevaplar üzerinden fikir yürüterek çözüme ulaşmaya çalışılır. Fakat hayatta karşılaşılan sorunların büyük çoğunluğunda, cevap şıkları yoktur. Dolayısıyla çözüm için test pratiğini kazanmış olan zekâ, yetersiz kalmaktadır. Test çözme yönteminin, insanlardaki pratik zekâyı bile geliştirdiği hususunda ciddiye alınacak bir araştırma ve tespit bile yapılamamıştır. Buna rağmen, uygulanan bu test yönteminden, insanların farklı yönlerdeki kabiliyetlerini ortaya çıkarmasını beklemek, ıssız bir adada iken,  kurtulmak için bir geminin geçmesini beklemeye benzer konumda olmaktır.

Üniversite veya liseye girerken yapılan test imtihanında başarılı olan öğrenci, kendisini en kabiliyetliler arasında görmeye başlamaktadır. İlginç olan, öğrencilerin eğitimini üstlenmiş öğretim üyelerinin birçoğunun bakış açılarının da aynı olmasıdır. Test yöntemiyle iyi bir üniversiteye girmiş öğrencinin kabiliyetli olduğunu düşünen öğretim üyelerinin çoğu, yaptıkları imtihanlarda yine test yöntemini uygulamayı sürdürüyorlar. Dolayısıyla aynı hata, öğrencinin eğitimi süresince de devam ediyor. Eğitim sistemi, kendisini böyle bir çıkmazın içine sokunca, öğrencinin kabiliyetlerinin geliştirilmesi, öğrencinin kendi çevresi ve gayretine kalıyor.

İnsanların kabiliyetlerinin geliştirilmesini engelleyen bir başka husus daha var. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, test yöntemi öğrencinin kabiliyetini belirlemediği gibi, gelişmesine de yardımcı olmuyor. Buna rağmen, kendi kabiliyetinin kısmen farkında olan öğrencilerin çoğunluğu da, yapılan test sınavı sonucunda, istemediği ve ilgisiz bir meslek dalını seçmek zorunda kalıyor. Takdir edileceği gibi, istemediği bir meslek dalında eğitim gören bir öğrencinin başarılı olma ihtimali düşük olacaktır.

Bazı öğrenciler ise, kabiliyetlerinin olduğunu düşündükleri meslek dallarına girmeye hak kazanıyorlar. Fakat bu insanlar da, hem üniversite girişte hem de üniversitede test yöntemine alışmış olduklarından, zamanlarının önemli bir kısmını, testleri daha çabuk çözmenin yollarını aramaya çalışıyorlar. Bu şekilde yetişen bir bilgisayar mühendisinin, Google’da işe girdiğini düşünelim. Bu mühendislerin bir kısmı, pratikliğe dönük bu kabiliyetini, internette dolaşan insanları aldatmak için kullanmak zorunda kalıyorlar. İnsanlar internette dolaşırken, aradıkları bir konuyu tıkladıklarında,  konunun aralarına, tıklayanların ilgileneceklerini anladıkları reklamları yerleştirebilmek için, bütün pratiklik kabiliyetlerini kullanıyorlar. İnsanları yönlendirebilmek için kafa yoruyorlar. Burada bilgisayar mühendislerinin bazısının düştüğü durumdan bahsettik. Ancak hemen her meslek dalında bu konuda örnekler bulmak mümkündür.

Öğrenciliklerinde bu şekilde yetişen kişiler, elde ettikleri bu tür test kabiliyetlerini, iş hayatlarında da uyguluyorlar. Ama genellikle, şahsi menfaatleri için kullanıyorlar. İşyerlerinde verilen performansa dayalı teşvikler hususunda, alıştıkları pratik zekâlarını kullanarak, daha az performans ile daha çok teşvik almanın yollarını araştırıyorlar. Elbette, içlerinden, gerçekten yeteneklerini ortaya koyan ve kendilerini geliştirmeye çalışanlar var. Ama bunların sayıları giderek azalmaya başladı.

Eğitimleri sırasında test sonuçlarına odaklananlar, sadece öğrenciler olmuyor. Aileleri de çocuklarını, test sonuçlarına göre değerlendiriyorlar. Öğrenci ve ailesinde anlayış böyle olunca, mezuniyet sonrasında işe girerken, iş seçimini, aynı bakış açısıyla değerlendiriyorlar. Girdikleri işte de, aynı zaviyeden bakıyorlar. Dolayısıyla, yaptıkları işin insanlığa faydalı olup olmadığını düşünmüyorlar. İşlerinden ne kadar kazanç elde edebileceklerini hesaplıyorlar.

Eğitim yöntemi, sadece öğrencileri ve onların ailelerini etkilemekle kalmıyor. Ülke insanlarının çoğunu tesiri altına alıyor. Artık, toplumdaki insanların çoğunluğu da, eğitim görmüş bir kişinin yaptığı işin, insanlığa faydalı olup olmadığına bakmıyor. İşini yapanların, insanları kandırıp kandırmadıklarıyla ilgilenmiyor. Aksine, bir şahıs insanlığa faydalı olacak işler yapıyor, işinde insanları aldatmıyorsa, ama az para kazanıyorsa, o kişiyi “enayi” olarak niteliyorlar. Çünkü cemiyetlerin de, eğitim görmüş bir insandan beklentisi değişmiş. Toplumun, eğitim görmüş bir kişiden beklentisi, daha çok para kazanması veya daha çok maaş alması şekline dönüşmüş.

İnsanların, alınan maaşlara ve kazanılan paraya odaklanmasının, elbette, başka sebepleri de var. Ama eğitimde uygulanan test yönteminin, zekâyı, çabuk sonuca ulaşacak pratikliğe yönlendiriyor olması, bu odaklanmanın nedenlerinin önemlilerindendir. Kendi kabiliyetlerini geliştirmenin çok zor olduğunu bilen bir kişi, mevcut kabiliyetleri sayesinde para kazanamayacağını görmektedir. Dolayısıyla, başka çaresi olmadığından, çabuk kazanç getirecek yöntemlere yönelmektedir.

Peki, bu durumu nasıl değiştireceğiz? İnsanların kabiliyetlerini artırıp, gösterecekleri çabaların, sadece maddi hedef için olmamasını sağlamayı nasıl başaracağız? Daha çok kazanç sağlayabilmek için başkalarının hakkını yemekten çekinmeyen böyle insanların, kabiliyetlerini artırmamız ne kadar işe yarayacaktır? İnsanların alışveriş kararlarını yönlendiren, doğayı tahrip etmekten çekinmeyen ve sadece paraya odaklanmış anlayışı nasıl değiştireceğiz?

Öğrencilere test çözme pratiğini değil, soruların cevaplarını bulmak için doğru mantık oluşturma yöntemini öğretmeye çalışmalıyız. Bu şekilde yetişen bir şahıs, iş hayatında karşılaştığı bir sorunda, pratik ve çabuk sonuçlar peşine düşmez. Konuya doğru bir mantık oluşturup çözümleme yoluna gider.

Öğrenciler ve ailelerinin, yüksek maaş veya kazanç arzularının yerine, yüksek itibar kazanma isteğini yerleştirmeye çabalamalıyız. Ticari marka oluşturmaya çalışanların ve bu markalarının konumlarını muhafaza etmeye gayret edenlerin, hareketlerinin temelinde “itibar” kazanma arzusunun yattığını örnekleriyle vurgulamalıyız. Zengin ama itibarsız kişinin sadece yüzüne karşı iyi davranıldığını, arkasından ise, her türlü kötü düşüncenin ifade edildiğini, misalleriyle anlatmalıyız. “Dürüst ve itibarlı insanın sallandığı halde yıkılmayacağı, dürüst olmayan kişinin ise, düştüğü zaman bir daha kalkamayacağı” şeklindeki atasözünün gerçekliğini kafalara nakşetmeliyiz.

Eğer, bütün bu anlattıklarımızı taçlandırmak istersek, ilave bir yöntem uygulayabiliriz. Kazancını değil, insanlığı ön plana alan dürüst bir kişinin bu dünyada itibarlı olma ihtimali gibi, ahirette de Yüce Yaradan nezdinde itibarlı olması ihtimalinin kuvvetli olduğunu kutsal kitaplardan örneklerle vermeliyiz.

Elbette, bu söylediklerimizi anlatmak ve uygulamak çok zordur. Ama yılmadan gayret etmeliyiz. Öğrencilere, kazandığı test pratiğini iş hayatına uygulayarak zengin olanları değil, bilimsel çalışmalar yapanları örnek verebilmeliyiz. İnsanlara, sporu para için yapan pratik zekâlıları değil, amatör ruhla spor yapan başarılı insanları misal vermeliyiz. İnsanları coşturan müzikler yapan pratik zekâlı müzisyenleri değil, müzik sanatının gereğini icra edenleri gösterebilmeliyiz. Bütün bu örnekleri verebilmemiz için ise, pratik zekâlıları değil, insanlığa ve mesleğine hizmet edenleri ödüllendirmeliyiz. Böylelerinin ödüllerini, itibarlı kuruluşlar tarafından verilen teşekkür yazıları veya basit madalyalar ile sınırlı tutmamalıyız.

İnsanların eğitimi sadece okullarda yapılmaz. Yazılı ve görsel basın ile ibadethaneler, yardımcı eğitim kurullarıdır. Bu sebeple, buralarda da, yukarıda ifade ettiğimiz konular işlenerek insanlar bilgilendirilmelidir. Bu bilgilendirmeler, isteğe bağlı bırakılmamalıdır. Gerekirse, teşvik edici ve hattâ zorlayıcı tedbirler alınabilir.

Unutmayalım ki, biz öğrencileri, ailelerini ve toplumu, maddi kazanç için yönlendirmekle, onların kabiliyetlerini artırmış olmuyoruz. Kabiliyetleri geliştirilmeyen insanların ülkelerinin, üretkenliğinin yeterince artması mümkün değildir. Zaten az olan kabiliyetlerini şahsi menfaatleri için kullanmak zorunda kalan pratik zekâlı yeteneksizlerin, ülkede sosyal adaleti ve hakkı tesis etmeleri düşünülemez. Ayrıca, becerilerini şahsi menfaatleri için kullanan insanlar, kendi ülkeleri yerine daha çok kazanacakları başka devletlere hizmet etmeyi yeğlerler.

Demek ki, ülkelerin üretkenliğinin en önemli etkeni, insanlarının yapısı ve anlayışlarıdır. Küreselleşen dünyamızda, insanlığın üretkenliğinin en önemli etkeni de, insanların yapısı ve anlayışlarıdır. Üretkenliğin de amacı, insanlığın faydasına olacak işler yapmak olmalıdır. Kişisel veya gurup menfaati için yapılacak üretimler, görünüşte insanlara faydalı gibi durabilirler, ama insanlığın ve duyarlığın azalmasına sebep olurlar.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ÜRETKENLİĞİNİN TEMELLERİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı