MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 3

MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 3

 

Mutezile Mezhebinin inanç esaslarını irdelemeye devam ediyoruz.

İkinci esas, adalettir. Mutezileye göre, Allah adildir ve kullarına zulmetmez. İnsanın başına gelen kötülükler, kendi hatasından ve doğal faktörlerden dolayıdır. Allah, bir insanın davranışını kötülüğe doğru yöneltmez.

Dünyamızda var olduğu düşünülen ve insanın başına gelen kötülüklerin açıklamasını, ilâhi teori ile yapar. Mutezileye göre, çocuklar ve yeryüzünde acı çeken insanlar da dâhil olmak üzere, dünyadaki tüm sefalet mağdurlarına Allah, tazminat olarak o kullarını cennetine alacaktır.

Bizim yorumumuz: Mutezilenin, “Allah’ın adil olduğu ve kullarına zulmetmediği” fikri Kur’an’la tam uyumludur. Sadece aşağıdaki ayet bile, bu konuyu açıklamaya yeterlidir.

Yunus Suresi 10/44: “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

Şimdi gelelim Mutezilenin, “çocuklar ve yeryüzünde acı çeken insanlar da dâhil olmak üzere, dünyadaki tüm sefalet mağdurlarına Allah’tan cennet şeklinde tazminat ödenecektir” fikrinin irdelemesine. Bu hususla ilgili olan bir Kur’an ayeti şöyledir:

Tevbe Suresi 9/111: “Allah, müminlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır: Allah yolunda çarpışacaklar, öldürecekler ve öldürülecekler. Bu, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’an’da da, Allah’ın kendi üzerine yüklendiği bir ahittir…”

Yukarıdaki ayete göre, müminler, canlarını ve mallarını Allah yolunda harcamaları karşılığında cenneti satın almışlardır. Ayette, çocuklar, acı çeken insanlar, sefalet çeken mağdurların da cenneti satın almış oldukları şeklinde ifadeler yoktur.

Kur’an’a göre, Mümin ile Müslüman farklıdır. Mümin, kalpten inanan ve davranışlarıyla bunu gösterendir. Müslüman, diliyle inanan ve imanı henüz kalbine inmemiş olandır. Zaten Tevbe Suresinin 111.inci ayeti, bütün insanları kapsamadığı gibi, her Müslümanı da kapsamamaktadır. Hattâ müminlerden de, canlarını ve mallarını Allah yolunda feda edenleri kapsamaktadır. Mümin ve Müslüman konusundaki fikrimizi, bu sitede yayınladığımız “Müslüman Olmanın, İmanın, İbadetin, Müminliğin Şartları” makalemizde daha ayrıntılı aktarmıştık.

Mutezilenin yukarıda bahsettiği, acı çeken insanlar ve dünyadaki tüm sefalet mağdurları için tazminat olarak cennetin verileceği fikriyle ilgili olarak, doğrudan bir ayet yoktur. Ayrıca, bütün insanların içerisindeki, Yüce Yaradan’a inanmayanlar da cennete girecekler diye bir bilgi verilmemiştir. Bu konularda tek yetkili, tek olan Tanrı’dır. Zaten Mutezilenin bu savunması, kendilerinin kabul ettikleri üçüncü esastaki, “her insanın, yaptıklarının karşılığını cennet ve cehennem olarak alacağı” fikrine de aykırıdır.

Bu sitede, kötülükler ve çocuklarla bağlantılı olarak, aşağıda isimlerini verdiğimiz makalelerimizde daha açıklayıcı ve Kur’an ayetlerine dayandırdığımız düşüncelerimizi okuyucularımızla paylaştık. Dileyen okuyucu inceleyebilir.

Makalelerimiz: “Metafizik Kötülük Üzerine Düşünceler”, “İslâm Düşüncesinde Kötülük Konusu” ve “İslâm’da Salah-Aslah Konusu üzerine”

İlgili makalelerimizi okumaya vakti olmayanlar için, kısaca şöyle bir irdeleme yapabiliriz. Allah, insanlara zulmetmediğine, ama insanlar birbirine zulmettiğine göre, acı çeken insanların ve sefalet çeken mağdurların sorumlusu, Yüce Yaradan değildir. Çünkü Yüce Yaradan, bütün kullarına özgürlük vermiştir. Olayların sebeplerinin temelinde bu özgürlüğün kullanımı yatmaktadır. Diğer yandan Allah, bütün kullarının aklından geçeni ve yaptıklarının hepsini bilir. Dolayısıyla, bu konumdaki insanların acı çekmelerinin gerçek sebeplerini ve acılarının kendilerinden mi başkalarından mı kaynaklandığını, sadece tek olan Tanrı bilir. Biz bilemeyiz.

Bu sebeplerle, sınırlı bilgimizle, acı çeken ve sefalet içerisindeki herkesin tazminatının cennet olacağını iddia etmek, Kur’an’a uygun değildir. Böyle bir iddiada bulunmak, kendini Allah yerine koymak demektir.

Çocuklarla ilgili hususlar için bile, biz net bir fikir beyan edemeyiz. Çünkü önümüzde, Kur’an’da anlatılan Hz. Musa ve Allah tarafından ilim verilmiş insanın beraber yolculuğu sırasında öldürülen çocuğun olayı var. (Çocuk kelimesinin Arapçası gulam, muhtemelen ergenlik çağı civarındaki biri.) Bu olayı aktaran Kur’an’da, öldürülen o çocuğun cennete alındığını belirten bir ifade yoktur. Aksine çocuğun, ebeveynlerini azgınlığa ve küfre sürüklemesi ihtimalinden korkulduğu için, bilerek öldürülmüştür. “Yerine de, salih bir evlat verilmesini diledik” şeklinde ifade edilmiştir. Anlaşılan o ki, bizim bilmediğimiz ama Yüce Yaradan’ın bildiği başka şeyler vardır. Meselâ, biz karşımızdakinin genlerinde etkin olan hususların, çocukken maruz kaldığı olayların ve kalbinden geçenlerin neler olduğunu bilemeyiz. Ama tek olan Tanrı bilmektedir.

Diğer yandan, atalarımızın da konumuzla bağlantılı bir güzel sözü var. Denilir ki “Bir çocuk yedisinde ne ise, yetmişinde de odur”. Demek ki, çocukların şahsiyetleri yedi yaşından itibaren şekillenmektedir. Bu şekillenmede, hem yaşadığı çevrenin, hem bizzat yaşadığı olayların, hem de genlerinin tesirlerinin olduğu aşikârdır. Bu üç unsurun etkilerinin hiçbiri yüzde yüz değildir. Sevgi dolu bir ortamda doğup yaşamış çocukların etkilenmeleri farklıdır, hırsızlık ve zalimliğin yaygın olduğu yerlerde doğup büyüyen çocukların etkilenmeleri daha farklıdır. Yani, çocuğa “arkadaşlarıyla paylaşmasın öğütleyen ve paylaşmadığında kızılan” ortamdaki bir çocukla, “arkadaşın sana vermediyse, sen de ona verme, sana vurduysa altta kalma sen de ona vur” diye tavsiye verilen çocuk, elbette farklı davranacaktır. Dolayısıyla, çocuğun çevresini ve gelişen olayların birçoğunu oluşturdukları için, ebeveynlerin etkileri, bazen, genlerden daha önemli olmaktadır.

Ergenlik çağının başlangıcının ne olduğu tartışmalıdır. Günümüzdeki araştırmalara göre, çocukların, ölen bir insanın geri gelmeyeceğini kavramaları, 11 yaşından itibaren olmaktadır. Dolayısıyla, çocuklar için akıl-baliğ olmayı, 12-13 yaş olarak kabul etmemiz mümkündür. Yani 13 yaş, sorumluluk için sınır kabul edilebilir.

Çocuk suçluların, çocuk ölümlerinin ve hastalıklarının önemli bir bölümünün sebebinin, ebeveynlerin ciddiyetsiz ve sorumsuz tavırları olduğunu bugün daha iyi kavramaktayız. Bu hususları çok önceden fark etmiş eski Türklerde, suç işleyen çocukların ebeveynleri, daha şiddetli cezaya çarptırılmışlardır. Ebeveynlere böyle bir cezayı verirken, vicdanen rahat olmuşlardır. Öncelikle, çocuklarına kötü muamele edenler, ileri gelen ak saçlılar tarafından uyarılmıştır. Ayrıca, çocukların iyi yetişmeleri ve ebeveynlerinden birisinin vefat etmesi durumunda sahipsiz kalmamaları için bazı töreler oluşturulmuştur. Vefat eden eş, kadın ise, sağ kalan erkek, ölen kadının kız kardeşiyle evlendirilmiştir. Böylece çocuklar dışarıdan bir üvey annenin değil, teyzenin şefkatine teslim edilmiştir. Vefat eden eş, erkek ise, sağ kalan kadın, ölen erkeğin kardeşiyle evlendirilmiştir. Böylece hem kadın sokağa terk edilmemiş, hem de çocuklar amcanın ve geniş ailenin şefkatine bırakılmıştır. Sonuçta, o dönemdeki çocuk suçluların ve çocukların mutsuzluklarının günümüzle karşılaştırıldığında, çok daha az olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ayrıca, eğer acı çeken, hastalanan ve ölen her çocuğun cennete gideceğini bilseler, bazı ebeveynlerin çocuklarına nasıl davranacaklarını kestirmek zordur.

Bu sebeple, 13 aş üzeri çocuklar için cennet veya cehennem hükmü verirken, sınırlı bilgisi, sınırlı duyuları, sınırlı görüşü olan bizlerin daha dikkatli olmamız gerekir. Ergenlik öncesinde acı çekenlerin veya ölenlerin hepsinin, tazminat olarak cennetle mükâfatlandırılacaklarını net olarak söylememiz bile zordur. Ama gönlümüz, bilhassa kendi suçu olmadan acı çeken, hastalanan ve ölen küçük çocukların, cennete girmelerini arzu eder. Ama bu hususta da tek yetkili, tek olan ve adaletti zerrece şaşmayan Tanrı’mızdır.

Bilindiği üzere, en hayırlı planları Allah yapar. Nitekim Kur’an şöyle aktarır.

Ali İmran Suresi 54: “Onlar mekrettiler, Allah da mekretti. Allah, hayrül mekarindir.” Ayetteki mekretme, tuzak kurma değil, plan yapma anlamındadır. Yani, Allah, hayırlı plan yapandır.

Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın gerek bu dünya yaşamımızla ilgili, gerekse ahiret hayatımızla alâkalı kararlarını, biz dışardan gördüğümüze göre değerlendirirsek yanılırız. Bazen iyi bir kulunu, korumak amacıyla yanına erken alarak planında değişiklik yapabilir. Bazen, kötü yoldaki bir kulunun iç dünyasında oluşan iyi bir kırıntı sebebiyle, kendisini toparlaması için ek fırsat verebilir. Biz, kendimiz için bile neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu bilemezken, tek olan Tanrı’nın kararlarını sorgulamamız, en hafif deyimiyle, mantıksızdır.

Ayrıca Maide Suresi 5/101’de, dinde ayrıntıya girmeyiniz mealinde emir vardır.

Bu yazı Cemaat kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.