DEVLETLERİN GÜCÜ VE AİLE YAPISI

DEVLETLERİN GÜCÜ AİLE YAPISIYLA BAĞLANTILIDIR 3

 

Günümüzde ise, durum neredeyse tamamen değişme yolundadır. Gerek kapitalizmin yaygınlaşması, gerekse şehirleşme ve iletişimdeki çok hızlı gelişmeler, nefisleri etkisi altına almaktadır. Bu nedenle, Türkler dâhil hemen bütün dünyada, aileye ve çocuklara bakış ile uygulamalar değişmiştir.

İnsanlar, kalabalıklar içerisinde yalnızlaşmaya itilmişlerdir. Çünkü bireycilik tavsiye edildiği için, şahısların menfaatleri öne çıkmıştır. Ferdi öne çıkaran kapitalizme karşı ortaya çıkan komünizm ise, “toplumla gelen kurtuluş” peşine düşmüştür. Ancak Marksistler de, hem bireyi, hem de aileyi, deyim yerindeyse, yok saymışlardır. Hattâ bununla da yetinmeyip, dine afyon olarak bakmışlar ve toplumsal ahlâkı da reddetmişlerdir. Onlara göre, ailenin yok olmasıyla, insan, sosyal bir varlık olacak ve toplum içerisinde kaybolarak toplumsallaşacaktı. Bu nedenle, çocukları aileden korumak gerektiğini düşünüyorlardı. Yani, çocukları aile değil, toplumsal bilinç yetiştirmeliydi. Simone de Beauvoir, insanlar nezdindeki aile efsanesi ve annelik içgüdüsü efsanesinin ortadan kalkmasını savunuyordu.

İnsanın manevi yönünü, ruhunu yok sayan bu iki akım, dünyanın başına büyük sorunlar açmıştır. Bu sorunlarla ilgili olarak gerek ABD başkanı Kennedy’nin ve SSCB Başkanı Nikita Kruşçev’in söylemlerini bir önceki yazımızda ifade etmiştik. Bizim makalemizle ilgili olan bir başka sonucu şöyledir. İnsanlar kendi çıkarının peşine düştüğünden ve sadece kendini düşündüğünden şehevi isteklerini evlilik dışında karşılamaya yönelmiştir. Evlenmeler azalmıştır. Bireyi öne çıkaran anlayış sebebiyle boşanmalar çoğalmıştır. Evlenenler içerisinde, hem maddi zorluklar nedeniyle, hem de yalnız kendilerini düşünerek çocuk yetiştirmenin fedakârlığına katlanmak istemedikleri için, çocuk sayıları düşmüştür. Hâlbuki çocuk yetiştirmeyi fedakârlık olarak görmek yanlıştır. Eğer, bilhassa kadın ebeveynlerin büyük çoğunluğu, çocuk sahibi olsalar, çocuğun, kendilerini hayata bağlayan kuvvetli bağ olduğunu göreceklerdir.

Dünyanın önemli bir bölümünde kardeşi olan çocukların sayıları azalmıştır. Yani aile kavramı çok ciddi darbe almıştır. Dolayısıyla, bu çocukların büyük çoğunluğu, ihtiyarladıklarında yalnız kalacaklar ve kendisini huzurevine atabilenler çok şanslı sayılacaklardır.

Çoğu insan, kendisini ölüme yakın gördükçe, geçmişini düşünür. Geçmişte yaptığı hataları ve kaçırdığı fırsatları hatırlar. Kimisine hayıflanır, kimi yaptığına iyi ki yapmışım der. Zenginlerden de, kanser gibi umutsuz hastalıklara yakalanan veya yatağa bağlı hale gelen insanların birçoğu, ölüm korkusu içerisinde geçmişlerini sorgularlar. Sorgulayanların çoğu, yaşarken hata yaptıklarını düşünürler. Ama zengin yaşamları sırasında sergiledikleri yanlış düşünce ve tavırlarını genlerine yazdırdıkları için, çoğu zaman, yaptıkları hatalarının bile doğru analizini yapamazlar. Bu konudaki fikirlerimizi, bu sitede yayınladığımız “Ölmeden Önce Pişmanlık Duyulan 5 Şey” başlıklı makalemizde okuyucularımızla kısaca şöyle paylaşmıştık:

Pişmanlık duydukları söylenen birinci husus: “Keşke, başkalarının benden beklediği gibi değil de, kendi istediğim gibi yaşama cesaretine sahip olsaydım.”

Hâlbuki bilhassa zenginlikten itibaren, kendi istedikleri gibi yaşamaya çalışmışlardır. Zaten karşılaştıkları sorunlar da, bu bireyci ben merkezli tavırları sebebiyle büyümüştür.

Pişmanlık duydukları ikinci husus:  “Keşke, bu kadar çok çalışmasaydım.”

Eğer bu pişmanlığını belirten insan, sadece daha çok tüketebilmek amacıyla para kazanmak için çok çalıştıysa, pişmanlığında haklıdır. Çünkü kazandığı paraları, yaşlılığında kendi istediği gibi tüketememektedir. Çok çalışarak biriktirdiği paraları da, şimdi kendisiyle ruhen ilgilenmeyen ve onun ölmesini hevesle bekleyen mirasçılarına bırakmak durumundadır.

Ama aşağıdaki dört konuda dengeli davranarak çok çalışmış olsaydı, şimdi çok çalışmaktan pişmanlık duymayacağı açıktır.

Denge sağlayarak çalışacağımız bu dört konu şöyledir:

  1. Rızkını kazanmak için zaman ayırmak
  2. Ailesi için zaman ayırmak
  3. İçinde yaşadığı toplumun sorunları için zaman ayırmak
  4. Neye inanırsa inansın, ibadet için zaman ayırmak (iç huzuru için zaman ayırmak)

Pişmanlık duyulan üçüncü husus: “Keşke, duygularımı ifade etmek için daha cesur olsaydım.”

Eğer, sevdikleri insanlara, kendilerine olan sevgilerini ifade edemedilerse, bu pişmanlığı duymaları normaldir.

Eğer, nefretlerini, kızgınlıklarını, öfkelerini yansıtamadıkları için pişmanlık duyuyorlarsa, pişmanlık duymaları anlamsızlaşır. Böyle yapsalardı veya böyle davrandılarsa, zaten yaşarken yalnızlaşmaları ihtimali kuvvetlidir.

Pişmanlık duydukları dördüncü konu: “Keşke, arkadaşlarımla bağlarımı koparmasaydım, onlarla daha çok vakit geçirseydim, kendimi paylaşsaydım.”

Arkadaşlarla bağımızın devam etmesi, onlarla daha çok vakit geçirebilmemiz için en önemli şart, “alıcı” değil, “verici” olmamızdır. Yani fedakârlık yapmamızdır. Zengin insanların ortak özellikleri ise, ilişkilerini daha çok kazanmak üzerine kurduklarından, zaten kazanmadan fedakârlık yapmaları, pek söz konusu olmaz.

 Pişmanlık duydukları beşinci husus: “Keşke, daha mutlu bir hayat yaşamak için kendime izin verseydim.”

Eğer, bu sözle kastedilen, sorumluluklarımızdan sıyrılarak, hayatımızı rutinden ve alışkanlıklarımızdan kurtararak, kafamıza göre yaşamaksa, bu şekilde elde edeceğimiz mutluluk, sadece bizi ilgilendirir. Sadece bizimle kaim olan mutluluk ise, geçici olur. Çünkü bir insanın kendini mutlu hissedebilmesi, mutluluğunu paylaşacak birisini bulmasına bağlıdır.

Aile kavramını yaralayan insanlık, bu gidişle, kendi geleceğini kendisi sıkıntıya sokmaktadır. Ancak umut verici gelişmeler de vardır. 1960’larda ABD’de başlayan serbest aşk anlayışını yaşayan insanların önemli bir bölümü, çocuklarının ve torunlarının aynı şeyleri yapmalarını istememektedir. Belki de bu sebeple, yine ABD de,1993’te başlayıp dünyanın, muhtemelen yüze yakın ülkesine yayılan yeni bir hareket başlamıştır. Hareketin adı, “gerçek aşk bekler” sözüdür. Bu harekete katılanların sayıları her geçen gün artmaktadır. Bu harekete katılan insanlar, katıldıkları andan itibaren, evleninceye kadar cinsellikten uzak kalmayı taahhüt ettikleri bir sözleşme imzalamaktadır. Avrupa tarafında ise, sol partiler bile “önce aile” söylemine geçmişlerdir.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.