DEVLETLERİN GÜCÜ VE AİLE YAPISI 2

DEVLETLERİN GÜCÜ AİLE YAPISIYLA BAĞLANTILIDIR 2

 

Göktürk ceza hukukunda, bir kişinin gözünü çıkaran şahsa verilen ceza, çok ilginçtir ve makale konumuzla dolaylı bağlantılıdır. Birinin gözünü çıkaran kişi, karşı tarafa ya kızını verir veya karısının malları mağdur tarafa verilir. Ailenin ve aile fertlerinin çok değerli olduğu bir toplumda, uygulanan bu cezanın işe yaraması ihtimali çok yüksektir. Hâlbuki günümüzdeki birçok ülkede, kişiye verilen bu ceza doğrudan kendisine yönelik olmadığından, belki de bazıları için ödül gibi bile olabilir. Bahsedilen bu cezadan anladığımız bir başka husus daha var. O da, Göktürklerdeki evliliklerde, kadının da şahsı adına mal sahibi olduğudur.

Eski Türklerdeki kız çocuklarının yerini Dede Korkut (Korkut Ata) Hikâyelerinden anlayabiliyoruz. Bu hikâyelerde anlatılan bir konu şöyledir. Bican adlı bir Bey’in, erkek çocukları vardır ama kız çocuğu olmamıştır. Kız çocuğu olmasını çok isteyen bey, diğer Oğuz Beylerinin hepsinden, kendisine Tanrı’nın bir kız çocuğu nasip etmesi için dua etmelerini ister. Çünkü bütün beylerin birlikte dua etmeleri halinde, duaların kabul olunacağına inanılmaktadır. Bütün beyler dua ederler ve sonunda Bican Bey, bir kız çocuğuna sahip olur.

Eski Türklerde, bir evliliğin gerçekleşmesinin şartları vardır. Öncelikle, evlenecek kız ve erkeğin, bu evliliğe onay vermesi gerekir. Ama gençlerin kabul etmeleri gerek şart olmakla birlikte yeter şartı oluşturmaz. Evlilik için, iki tarafında anne ve babalarının da evliliği tasdiklemeleri gerekir.

Ancak tarafların kabul etmeleri de evliliğin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Evlilik için konulan toplumsal kurala da uyulması şarttır. Hakanlar hariç, herkes, kendi devletinin içinden evlenmelidir. (Hakanların evlilik konusundaki kurallar, yazımızın ilerideki kısımlarından irdelenecektir.)

Evlenecek kişilerin aynı devlet içerisinde olmaları yeterli değildir. Evleneceği insan, kendi kabilesinin dışından olması gerekmektedir. Kabilenin kapsamı çeşitli Türk devletlerinde farklılık arzetmiştir. Kural olarak yedinci kuşak akrabalığa kadar götüren devletler olmuştur. Yani, evlenecek gençlerin yedinci ataları dâhil, akraba olmamalıdır. Bu kuralın son dönemlerde dâhi ne kadar sıkı uygulandığını, Şafak Sancısı adlı eserde, Murat Şahanov ve Cengiz Aytmatov’un aktardığı bir olaydan anlıyoruz. Bir gün evlenmek isteyen genç kız ve erkek, bu iki tanınmış insana gelirler. Evlenmek istediklerini, ama üçüncü ataları aynı olduğu için, kendilerine müsaade edilmediğini anlatırlar. Yazarlardan, yardım isterler.

Yukarıdaki bu kuralın, bilhassa başka bir milletin egemenliğine girmiş Türklerde ve yeni fethettikleri yerlerde daha sıkı uygulandığı anlaşılıyor. Muhtemelen bu kuralın amaçlarının iki tanesi şöyledir. Biri akraba evlilikleri yapmayarak nesillerin bedenen daha sağlıklı ve güçlü olmalarını sağlamaktır. Diğeri başka halklarla karışmayarak kendi soylarını korumaktır. Nitekim günümüzde sağlıksız doğan çocukların birçoğunun sebebinin, yakın akraba evlilikleri olduğu, bilim insanlarınca kabul edilmiştir.

Eşler arasında birbirine sadakat, esastır. Eşler, yaşamları sırasında bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdır. Ancak gerektiğinde birbirleri için canlarını vermeye hazırdırlar. Böyle olduğunun göstergelerinden birisi, Dede Korkut Hikâyelerindeki anlatımlardır. Bu konuyla bağlantılı hikâye, Deli Dumrul’un başından geçen bir olaydır: “Azrail, Deli Dumrul’a gelerek, canını alacağını söyler. O da almaması, zaman tanıması için yalvarır. Azrail, Allah’tan aldığı emri ileterek “eğer yerine bir can bulursa, kabul edildi” der. Deli Dumrul, yaşlı anne ve babasına gider. Onlar, çocuklarını çok sevdiklerini ama yaşamak istediklerini söylerler. O da çaresiz bir şekilde ölümü kabullenir ve helâllik istemek için karısına gider. Karsından bir şey istemez. Ama helâllik istemesinden şüphelenen karısı, sorular sorunca durumu anlar. Kendi canını vereceğini söyler. Ama Deli Dumrul kabul etmez.”

Deli Dumrul’un, karısından, canını istememesi, karısının ise, istenmeden, kocası için canını vermek istemesi, eşler arasındaki sadakatin göstergesidir.

Eşler arasındaki sadakati gösteren bir başka konu yine Dede Korkut Hikâyelerinde kendini göstermektedir. Bu hikâyelerden birisi, konumuzla bağlantılıdır ve şöyledir: Dirse Han’ın tek eş vardır ama hiç çocukları olmamıştır. Bu sebeple Dirse Han’ı, diğer beyler hor görmeye başlarlar. Dirse Han, eve gelir ve eşine “bu ayıp, senden midir, yoksa benden midir” diye sorar. Bu eksikliği gidermek için, eşiyle birlikte çareler düşünmeye başlarlar. Ama bu çareler arasında çözüm olarak, Dirse Hanın başka bir kadınla evlenmesi konusu hiç düşünülmemiştir.

Dirse Han ve eşi arasındaki bu olaydan, eski Türklerle ilgili iki konuda çıkarım yapılabilir. Birincisi, eşler arasındaki sadakattir. İkincisi, erkeklerdeki tek eşliliktir. Nitekim Dede Korkut Hikâyelerindeki kahramanların ve yöneticilerin hepsi, tek eşlidir.

Türklerde, evlilik törenleri ve akrabalık hususunda ayrıntılara giren terimler vardır. Böylesine ayrıntılar, çok az millette mevcuttur. Eve yeni gelen gelin odasına “mendürü” denilir. Gelin olduğunda annesinin evinden çıkarken yüzüne örtülen tülbente “didak” denilir. Yeni evine geldiğinde tülbendin açılması için, erkeğin akrabaları tarafından “görümlük” verilir. Kız evinde yapılan düğüne “küden” denilir. Düğünün hemen öncesinde kız ve erkek tarafı, karşı tarafın akrabalarına düğünde giymeleri için hediyeler verir. Bu elbiselere “kethüt” denilir ve taraflar bunları düğünde giymek zorundadır.

Akrabalık hususundaki terimlerde de, birçok millete göre daha ayrıntılı kelimeler vardır. Erkek ve kadının akrabalarının, kardeşlerinin, kardeşlerinin eşlerinin bağları ve konumları için ayrı ayrı kelimeler vardır. O kelime yeterlidir, ayrıca tarife gerek yoktur. Meselâ; dayıkızı, dayıoğlu, amcakızı, amcaoğlu, halakızı, halaoğlu, teyzekızı, teyzeoğlu gibi ayrıntılı tanım yerine günümüzde hepsine birden “kuzen” denilmektedir. Ama kuzen dedikten sonra açıklama yapılmazsa, kim olduğu anlaşılmamaktadır.

Eski Türklerde, evlilik ve akrabalıkla ilgili bu kadar ayrıntılı kavramlar varken, birden çok kadınla evlenenler için herhangi bir kelime yoktur.

Çok eşle evlilik ve devletin dışından bir kadında evlenme, sadece Hakanlarda görülür. Hakanlar, devletlerarası ilişkiler gereği başka ülkenin hükümdarlarının kızlarıyla evlenmişler veya onlara kendi kızlarını vermişlerdir.

Ancak Hakanların birden fazla eşleri olmasına rağmen, “hatun” dedikleri bir tanedir. O da, kendi devletinden birisiyle yaptığı evliliktir. Siyasi sebeplerle yaptıkları diğer evliliklerin kadınları “hatun” seviyesine yükselemezler. Hatun olmayan kadınlardan doğan hakan çocukları, iktidarın varisi olamazlar. Baba olan hakan ölünce, yerine “hatun”dan doğan çocukları gelebilir.

Nitekim Mete, babası Teoman’ın kendisinden sonraya Çinli bir prensesten doğan oğlunu varis ilan edince isyan etti. Babası Teoman töreye uymadığı için, ileri gelen beyler Mete’nin yanında yer aldı. Mete, babasını öldürerek yerine tahta oturdu.

Hatun konusundaki töreyi anlatan bir başka hadise, Göktürkler döneminde yaşandı. I. Göktürk Devletinin en önemli ve güçlü hakanlarından olan Mukan Kağanın, ilk eşi olan hatundan doğan bir erkek çocuğu yoktu. Daha az soylu olan bir eşinden de, halk tarafından sevilen ve taht için uygun olan bir oğlu vardı. Ama töre gereği, istemediği halde, o oğlunu değil, ağabeyi Taspar’ı varis ilan etmek zorunda kaldı.

Türklerde boşanma hoş karşılanmamıştır. Eşini boşayan erkek ayıplanmıştır. Boşanma hakkı, sadece erkeğe verilmemiştir. Kadının da boşanma hakkı vardır. Bu hak şu üç durumda kadına verilmiştir. Birincisi, kocasının başka bir kadınla zina yapmasıdır. İkincisi, kocasının kendisine kötü muamele yapmasıdır. Üçüncüsü erkeğin iktidarsızlığıdır.

Günümüzde, ABD’nin Louisiana eyaletinde başlayarak yayılma eğilimi gösteren güzel bir anlayış şöyledir. Bu eyalette evlenecekler ”ömür boyu eşim olacak kişiyi akıllıca seçtim” beyanında bulunmak ve evlenmeden önce, evlilik danışmanlarına gitmek zorundadır. Bu eyalette boşanma sebepleri; dayak, çocuk istismarı, terk, iki yıl ayrı yaşama ve zina gibi konulardır. Bu sebeplerin dışındaki boşanmalar, çok zorlaştırılmıştır.

Eski Türklerde her obada aksakallılar heyeti vardı. En azından sözü geçen bir büyük olurdu. Gerek oba ile ilgili konularda ve gerekse aile içi meseleler intikal ettirildiğinde, aksakallıların vereceği karar kesindi.

Aksakallıların aile içi konularda öncelikleri, çocukların korunması ve iyi yetişmeleri hususuydu. Bunu eski Türklerdeki levirat ve sorarat uygulamalarından anlıyoruz.

Levirat kocası ölen bir kadının, kocasının kardeşlerinden, yeğenlerinden biriyle evlendirilmesidir. Sorarat, karısı ölen bir kocanın, ölen eşinin kız kardeşiyle evlendirilmesidir. Bu uygulamalar sadece Türklerde olmamıştır. Hindular, Yahudiler ve İslâm öncesi Araplarda da görülmüştür.

Bu uygulama yalnızca maddi sebeplerle yapılmamıştır. Çocukların durumlarının iyileştirilmesi ihtiyacından da doğmuştur. Anneleri ölen çocuklar, üvey annenin değil, teyzenin şefkatine teslim edilmiştir. Babaları ölen çocuklar da, üvey babanın değil, amcaların korumasına teslim edilmiştir. Kadın da hayat mücadelesinde kendi başına bırakılmamış, aynı evde koruma altında yaşamıştır. Bütün bu kurallara rağmen, öz veya üvey ebeveynlerin, çocuklarına kötü muamele yapmaları durumunda, aksakallılar müdahale ederek çocukları korumaya çalışmışlardır. Diğer yandan, bir çocuğu bütün oba yetiştirdiği için, çocukların içerisinde düzeni bozacak faaliyette bulunanlara da izin verilmemiştir.

Dede Korkut Hikâyelerinden anlaşıldığına göre, anne hakkı, “Tanrı Hakkı” olarak algılanmıştır.

Aile hukukuna ilişkin bütün kurumlar değerlendirildiğinde, eski Türklerin genelde kendilerine özgü ve dönemine göre oldukça ileri sayılabilecek bir hukuki sistem oluşturdukları anlaşılmaktadır.

Bütün bu uygulamalar ve ayrıntıları, eski Türklerde; aileye, örf ve âdetlere ne derece bağlı kalındığını kanıtlamaktadır. Örfün etkin olduğu ve ailenin sağlam olduğu Türkler, her dönemde, en zor şartlarda bile, devletlerini ve özgürlüklerini sürdürmüşlerdir. Benzer şekilde tarihin bilinen döneminden bugüne gelebilmiş milletler de, aile kavramının gücü ve örflerine bağlılığın sonucunda başarmışlardır.

ABD, kuruluş dönemlerinden 19uncu yüzyıldaki hayatı anlatan “Küçük Ev” dizisindeki aile yapısı ile kalkınıp zenginleşti. Ama zenginleştikten sonraki dönemin aile yaşantısını anlatan “Dallas” dizisi, ailenin, bir devleti ve insanlığı nasıl şekillendirdiğinin göstergeleridir. Eğer ABD dışarıdan nitelikli göç almasaydı ne halde olurdu bir düşünelim.

Diziler, üst katmandaki zenginlerin ve yöneticilerinin, yolsuzlukların ve soysuzlukların içinde boğularak aile kavramını bitiren yaşantılarını anlatıyorlar. Böyle diziler yaygınlaştıkça, halkı da etkisi altına almaya başlar. Dizilerdeki tavırların gerçek hayata yansıması arttıkça, siyasetçi-bürokrat-iş insanı-basın dörtlüsüne mafya eklenir. Böylece çok güçlenen bu gurubun, istediklerini yapmak için kullanacakları alanları genişler. Ülkelerdeki etkilenmeler, sadece iktidar kanadında olmaz, çoğu zaman muhalefete de yansır. Muhalefettekilerin gerçek yüzleri, ikbal mevkiine geldiklerinde ortaya çıkar. İktidar ve muhalefet arasındaki yolsuzluk ve soysuzluk farkı, giderek kapanır.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.