DEVLETLERİN GÜCÜ VE AİLE YAPISI

DEVLETLERİN GÜCÜ AİLE YAPISIYLA BAĞLANTILIDIR 1

 

Sadece devletlerin gücü değil, dünyanın ve insanlığın huzuru da aile yapısıyla bağlantılıdır. Bunun böyle olduğunu yazı serimizin sonunda birlikte göreceğimizi düşündüğümüzden, baştan söylemeyi uygun gördük.

Bilindiği gibi, toplumu oluşturan en küçük birim olan aile, birbirleriyle kan bağı olan insanlardan oluşur. Ancak kan bağı, aileyi bir arada tutmaya yetmez. Aksine, ciddi bir menfaat çatışmasında, birbirlerinin en önemli düşmanları olabilirler. Aileyi ayakta tutan sebeplerin en önemlisi, aile fertleri arasındaki sevgidir. Bu sevgi geliştikçe, bireyler arasındaki şahsi bağlar da güçlenir.

Aile konusunun önemine binaen, bu sitede yayınladığımız “Aile Ve Toplum İlişkisi üzerine”, “Aile Birliğini Desteklemenin Düşük Maliyeti” ve “Baskıcı Aile Riyakâr, Baskıcı Toplum Hain Üretir” başlıklı makalelerimizde fikirlerimizi okuyucularımızla paylaşmıştık.

Geçmiş dönemlerde aileler ve büyük aile sayılan sülâleler, devletlerin doğuşunda ve yaşamasında etkili olmuşlardır.

Ancak, gerek kapitalizm anlayışı ve gerekse kapitalizm karşıtı görünen Karl Marks’ın fikirleri, geçmişteki aile anlayışının değişmesine vesile olmuşlardır.

Nitekim Karl Marks’ın fikirlerini uyguladığını iddia eden SSCB, aileyi yok ederek, toplumu ve dolayısıyla, toplumla gelen kurtuluşu öne çıkarmaya gayret etmiştir. Kapitalizmin önde gelen uygulayıcısı da ABD olmuştur. ABD, aile yerine bireyi öne çıkarmıştır. Bireye özgürlük peşine düşmüş ve gemisini yürüten bireylerin sayesinde kalkınma olacağını iddia etmiş ve hattâ göstermeye çalışmıştır.

Kapitalist dünyada, kısa bir süre öncesine kadar dünyanın en etkili sülâleleri olarak bilinen zenginler bile, parçalanmaya ve güç kaybetmeye başlamıştır. Bilhassa bilişim alanındaki çok hızlı gelişmeler, aile veya sülâle şeklinde değil, bireysel nitelikte ve çok sayıda zenginler oluşturmuştur.

Marksizm de, kapitalizm de, aile yapısının bozulmasına vesile oldu. Gerek ABD, gerekse Rusya (eski SSCB’nin Rusya bölümü), gayrimeşru olarak nitelenen, yani resmi aile ilişkilerinin haricinde doğan çocuk oranında, ilk iki sırayı paylaştılar. Günümüzde. Asya’nın hemen her büyük kentinde uyuşturucu büyük bir sorun haline gelmiştir. Afrika’da da benzer sıkıntı başlamıştır. Bütün bunların devletlere yüklediği ağır maliyetleri hesap etmek bile giderek zorlaşmıştır. Çünkü sosyal sorunların her yöndeki etkilerini ölçmemiz mümkün değildir.

Görünen o ki, bırakın devletleri, dünya insanlığının bu ağır maliyetlerin altından kalkması mümkün değildir. Aile birliğinin sarsılması ve yok oluşa doğru gidişi, insanlığın güzel geleceğinin önündeki en büyük engeldir.

Tarihe bakıldığında, en eski devletlerin kuruluşunda yer alan milletlerden birisi Türklerdir. En geniş coğrafyaya yayılmış ve en çok büyük devlet kurmuş millet ise, sadece Türklerdir.

Türk devletlerinin yöneticileri, ülkelerindeki halkın güvenliğinden kendilerinin mesul olduklarının farkında olmuşlardır.

Nitekim Emir Timur’un tamamen aleyhine kitap yazan Dimeşkli (Şam) Arabşah bile, “onun ülkesine bir teneke altınla giren bir yabancı, ülkeyi tek başına baştanbaşa geçse, başına bir şey gelmeyeceğini bilir” diyerek gerçeği yazmak ihtiyacı hissetmiştir. Bir başka yazar da, “genç bir kız tek başına, Timur’un ülkesini baştanbaşa korkmadan geçebilir” demektedir. Bilindiği gibi Timur, uzun süren seferlere çıkmıştır. Bir defasında, beş yıl başkentine geri dönemeden savaştan savaşa koşmuştur.

Gazneli Türk Devletinin sultanı ve Hindistan fatihi olan Sultan Mahmut’a, bir gün yaşlı bir kadın gelir. Oğlunun, Mekke’den kervanla dönerken çölde eşkıyalar tarafından soyulduğunu şikâyet eder. Sultan Mahmut da, “oralar benin bulunduğum yerlere çok uzaktır, ne yapabilirim” der. Yaşlı kadın, “madem hâkim olamayacaktın, niye fethettin o zaman” deyince, Sultan Mahmut hatasını anlar. Eşkıyaları kısa sürede temizleyecek ilginç bir plan yapar ve yolu güvenli hale getirir.

Bir milletin, böylesine önemli başarıları gerçekleştirebilmesi için aile yapılarının çok sağlam olması gerektiği açıktır. Bu sebeple, aile konusunda uyguladıkları kuralları incelemenin faydalı olacağı aşikârdır.

Bizim burada bahsedeceğimiz kurallar, bütün eski Türk Devletlerinde aynı değildir. Biz buraya, genelleme yapılmasında mahzur olmayanlarını alacağız. Aşağıda vereceğimiz bilgilerin bazılarını, Yasemin Kurtoğlu’nun Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan “Eski Türk Devletlerinde Aile” adlı kitabından, bazılarını da Bahattin Ögel’in “Türk Mitolojisi” ve “Türk Kültür Tarihine Giriş” adlı eserlerinden alıntıladık.

Eski Türklerde ölüm cezası üç konuda verilirdi. Birincisi devlete isyan edene, ikincisi haksız yere bir insanı öldürene, üçüncüsü zina yapanadır.

Zina yapan erkek bekâr, ama tecavüz ettiği kadın evli ise, erkek ortadan ikiye bölünerek öldürülürdü. Böylece, evli bir çifti ayırdığı için, kendisi de ikiye ayrılarak cezalandırılırdı. Bilerek zina yapanların ikisi de evli ise, kadın da erkek de öldürülürdü.

Gezgin İbni Fadlan Türk kadınlarından bahsederken, kadınların zina nedir bilmediklerini söyler. Nitekim eski Türkçede, ahlâklı ve namuslu olmayan kadınlara yönelik özel bir kelime bilinmemektedir. Bazı Türk lehçelerinde “uynaş” bazılarında “jınıstık katnaş (katişü)” kelimeleri kullanılır. “Jınıstık katnaş” teriminin Türkiye Türkçesindeki karşılığı, cinsel ilişki anlamındadır. Yani, zina kelimesinin anlamını tam karşılamaz, karşılığı değildir. Türk lehçelerinde kullanılan zina kelimesi ilk defa, Kutadgu Bilig adlı eserinde Yusuf Has Hacib kullanmıştır. Zina sözcüğü Türklere Arapçadan gelmiştir. Araplara da muhtemelen İbranice ve Aramiceden gelmiştir.  Türklerde, hem cezaların çok ağır olması, hem de toplumun kişiler üzerindeki mahalle baskısı, insanların zina yapmasını engellemiştir denilebilir. Böylece, zaman içerisinde toplumda yerleşen bu anlayış, giderek şahısların genlerine işlenmiştir. Dolayısıyla, onlardan doğan çocuklarda da benzer anlayış hâkim olmuştur.

SSCB Başkanı Nikita Kruşçev 1962 yılındaki bir konuşmasında şöyle yakınmıştır: “Sovyetler Birliğinin geleceği tehlike arzetmektedir. Zira gençler; gevşemiş, çözülmüş ve şehevi isteklerinin içerisinde boğulmuşlardır.”

Aynı tarihlerde benzer bir sözü, ABD Başkanı John F. Kennedy şöyle itiraf etmiştir: “Amerika’nın geleceği, büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Çünkü Amerikan gençliği, omuzlarındaki sorumluluğu idrak edememektedir. Asker olması gereken 7 gençten 6 sının elverişli olmadığı gözlemlenmiştir. Zira içinde boğuldukları şehevi istekleri, onların ruhi ve bedeni liyakatlerini tahrip etmiştir.”

Amerikan gençliğinin bu durumu, sadece askerlik alanında değil, hemen her alanda hayatı olumsuz etkilemektedir. ABD, Kennedy’den sonraki yıllarda bu bozulmanın çözümünü, ülke dışından gelen kapasiteli insanlarla ve profesyonel askerlik sistemiyle kapatmaya çalışmaktadır. Ama yeni gelenler ve onların çocukları da Amerika’daki bozukluğun etkisine girdikçe, yine John F. Kennedy’nin şikâyet ettiği ortam oluşmaya başlamıştır.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.