MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 7
Şimdi konuya bir başka açıdan yaklaşalım. İlmi çalışmaların nasıl bir ortamda olgunlaştığını irdelemeye çalışalım.
İlmin olgunlaşabilmesi ve uygulanır hale gelmesi için gerekli şartlardan birisi, ortamın veya ülkenin maddeten güçlü olmasıdır.
İlmi çalışmalar için gerekli bir başka şart, araştırma yapmayı tetikleyecek sebeplerin veya bir mecburiyetin olmasıdır.
İlmin gelişmesi için diğer bir gereklilik de, ortamın özgür olmasıdır.
Nitekim Avrupa’da ilmi çalışmaların olgunlaşmasının temelinde de, bu üç şartın gerçekleşmesi vardır. Roma Devletinden sonra Avrupa, birçok açıdan, bin yıllık bir karanlığa gömülmüştür denilebilir. İlk ilmi gelişmeler, ilk önce Batı Avrupa’da başlamıştır. Onlarda da ancak, 1492 keşiflerinden iki asır sonra olmuştur. Yani kurdukları sömürü düzeninden ciddi anlamda artık değerler ve gelirler gelmeye başladıktan sonradır. Dolayısıyla, maddeten güçlendikten sonra ilmi çalışmalar hızlandı.
Ayrıca, Batı Avrupalı devletlerin aralarındaki kıyasıya mücadele, ilmi çalışmaların tetikleyicisi olmuştur. Bu devletler, önce Avrupa içerisinde sınır komşularıyla uzun yıllar savaştılar. Sonra yeni sömürgelerinde birbirlerine üstünlük sağlayabilmek için mücadele ettiler. Bütün bu çatışmalarda birbirlerine üstünlük sağlamak için, bazı ilmi çalışmalara ihtiyaç duymuş oldukları açıktır. Dolayısıyla, kendi aralarındaki mücadele hızlandıkça, yeni tekniklere ulaşmaya gayret edilmiştir. Unutmayalım ki, aralarındaki bu kavganın sebebi, teknolojik üstünlük mücadelesi değildir. Çatışmaların temeli, maddi menfaat ve egemen olmak mücadelesidir. İşte, Batı Avrupa’daki maddi menfaat kavgası, ilmi çalışmaları ve teknolojik ihtiyaçları tetiklemiştir.
Ancak bu iki şartın oluşması da, ilmi çalışmaların olgunlaşması için yeterli olmamıştır. Çünkü özgürlük ortamı henüz istenilen seviyeye gelmemişti. Nitekim Galileo’nun (1564-1642) başına gelenler ve mücadelesi bu konuda net bir örnektir.
Deniz aşırı seyahatlere çıkarak, tesadüfen mucizevi ortamlarla karşılaşan ve sömürü düzenini kurmaya ilk başlayan İspanyollardır. Ancak, Kraliçe İsabel’in koyu Katolik uygulaması, İspanya’nın, sömürülerden gereğince faydalanmasını engellemiştir. Fransa’nın, o döneme göre daha köylü bir yapıda olması da, önlerindeki engellerden birisini oluşturmuştur. Çünkü köylülük, şahsi hürriyete fazla izin vermek istemez. İnsanları gözetim altında tutarak, köyün düzenini sağlamaya çalışır.
İngiltere’de ise, Magna Carta sözleşmesinin(1215) etkisi, söylenildiği kadar olmasa bile, hem kralın hem de din adamlarının baskılarının, diğer komşu ülkelerden daha az olmasına vesile olduğu aşikârdır. Ayrıca Lordlar sisteminin devam etmesi, ülke içi mücadeleyi diri tutmuş ve teknolojik çalışmaları tetiklemiştir. İngiltere bununla da kalmayarak, ada devleti olmayı avantaja çevirecek bir adım atmıştır. Araştırmalarını denizlerdeki üstünlüğe yönlendirerek, çalışma alanını daraltmıştır. Bu uygulamanın, teknolojik gelişmede öne geçmelerinde faydalı olduğu açıktır. Bu yönlenmenin sonucunda İngiltere, denizlerde balina olmuştur. Çünkü donanma kurmanın maliyeti, kara ordusu beslemekten ve orduyu hareket ettirmekten çok daha az olmuştur. Kara ordusu besleyen diğer ülkelerin komşularının da, kendileri gibi baruta sahip olmaları ordu beslemenin maliyetlerini çok yükseltmiştir. Ama deniz aşırı seyahatle varılan ülkelerin halklarının barutlarının olmaması, donanma kurmanın gelir gider farkını lehe çevirmiştir. O dönemde İngiltere’nin ve Hollanda’nın, mali konulardaki sistemli çalışmaları da, sömürüden gelen ganimetlerin daha iyi değerlendirilmesini sağladığı açıktır. İngiltere için Merkez Bankası sistemini ilk kuran olmak, bilimsel düşüncenin bir ürünü şeklinde değerlendirilebilir.
Antik Helen’deki ilmi ve felsefi çalışmaların da temelinde, benzer olgular vardır. Site devletlerinde, Romalılardan bile daha geniş çaplı kölelik düzeni vardı. Atina site devletinde nüfusun en az %50’si, Spartalılarda ise %70’i köle idi. Aristo bile, köleleri insan olarak görmüyordu. Dolayısıyla, köleleri zalimce davranarak da olsa çalıştırmak, insanlığa ters görülmüyordu. Bu iki site devleti de, köle çalıştırarak zenginlediler. Bu zenginlik, az sayıdaki yöneticiler arasında paylaşılıyordu. Zenginleşmek için bizzat madenlerde, tarlalarda çalışmasına gerek olmayan yöneticiler ve hürler, felsefe yapma ve ilmi çalışma için, hem imkân hem de zaman bulabiliyorlardı.
Bu iki site devletinin köle sahiplerinin kurdukları cumhuriyet rejimi, kendileri gibi hür olan insanlarına özgür tartışma ortamı sundu. Böylece, hem maddi güç, hem de özgürlük şartını gerçekleştirmiş oldular. Böylece felsefe ve bilim gelişti.
İlmin gelişmesini tetikleyen üçüncü bir sebep de, Antik Helen’de tek devletin hâkim olmamasıdır. Parçalı site devletlerinin arasındaki çatışmalar, teknolojiyi tetikleyen sebeplerden bir diğeri olmuştur.
Ancak Büyük İskender döneminde, Makedonlar Helen site devletlerini istila etmiştir. Bunun sonucunda, ilmi çalışmaları ve felsefi tartışmaları tetikleyen maddi zenginlik, rekabet ve özgür ortam gibi sebepler, ya ortadan kalkmış, ya da etkisizleşmiştir. Nitekim Büyük İskender sonrasında, Antik Helen’de, ciddi anlamda bilimsel çalışmadan ve bilim insanlarından bahsedilmemektedir.
Müslümanlardaki ilmi gelişmelerde de, benzer şartlar geçerlidir. Müslümanlar, Emevi iktidarı döneminde çok geniş alanlara hızla yayıldılar. Gelen ve artık değer olan ganimetler sayesinde, ülkenin merkezi, bilhassa Bağdat ve Basra bölgesi zenginleşti. Bu zenginlik ilmi çalışmalar yapmanın ilk şartını başlattı.
Diğer yandan, Kur’an’da ilim sahiplerinin övülmesi, ilim ve hikmetle ilgili ayetlerin çokluğu, Avrupa ve Antik Helen’e göre, farklı bir tetikleyici sebep oldu. Kur’an yorumlarında, İmamı Azamın hocasıyla başlayan rey ekolünün, Kur’an’ın ilmi ve çalışmayı öven yönünün anlaşılmasındaki rolü de reddedilemez.
Bir başka tetikleyici neden ise, Abbasi halifesi Memun’un, keşfettiği insanları sarayına alması ve onlara, kütüphane kurdurmasıdır. Bu kütüphanelerde, Antik Helen, Süryani ve Hint kaynakları toplanarak tercüme edilmiştir.
Bir başka sebep de şöyledir. Bilindiği gibi, Emeviler, Arap olmayan halkı yabancı (acem) olarak görmüşler ve onları görevlere getirmemişlerdir. Bununla da yetinmedikleri gibi, halka baskı yapmışlardır. Yabancı düşmanı uygulamaların ve baskıların tetiklediği bir ihtilâlle iktidara gelen Abbasilerin döneminde, Emevi korkusunun kalkması, insanların kendilerini daha özgür hissetmelerine vesile olmuştur. Nitekim makale serimizin önceki bölümlerinde de görüldüğü gibi, Müslümanlardaki ilk ciddi ilmi çalışmalar, Abbasiler döneminde başlamıştır.
Gelelim Mutezile konusuna. Elbette, Mutezile ekibinin, Abbasi Halifelerinden Memun ile başlayan saraydaki görevleri sırasında yaptıkları tercümeler ve çalışmaların da, ilmi çalışmalara etkisi vardır. Ama bu dönemde bile, Mutezile ekibinin, Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı tartışmalarına saplanıp kalmaları, Mutezilenin, bilimsel çalışmaların tetikleyicisi olarak görülemeyeceğinin bir başka göstergesidir. Diğer taraftan, Abbasi halifelerinin kurdurduğu kütüphanede çalışanların çoğu, Mutezile ekibinden olmayan insanlardı.
Zaten bilinen Mutezile ekibinin bilim insanları içerisinde, matematik, astronomi gibi bilimlerde eserler vermiş kimse yoktur. Az sayıda var idiyse bile, Halife Kadir döneminde Mutezile ekibine karşı ölüm avı yapılması sonrasında yakılmış olabilir. Ama bir bilim insanının, kendi konusunun dışında siyaset yapmaya kalkışmayacağı gerçeği dikkate alındığında, Mutezileci bilim insanı yoktu denilebilir. Abbasiler dönemindeki bilinen Mutezile ekibi genelde, ilâhiyatçı, nesir yazarı, kelamcı ve felsefecidir. Yani pozitif bilim değil, disiplin olarak kabul edilen alanlardır.
Kindi, saray kütüphanesindeki görevi sırasında tercümeleri okuyarak matematik bilgisi de edindiği bilinen tek Mutezilecidir. Kindi’nin de, saraydan uzaklaştırıldıktan sonra eser verip vermediği bilinmemektedir. Zaten, ilmi çalışma yapacak ortam olmayınca, bilgiyi geliştirmek de, eser vermek de zordur.
Mutezile ekibinin ilmi çalışmalara etkisinin söylenenden daha az olduğunun bir başka göstergesi daha vardır. Mutezile ekibi, Antik Helen eserlerinin tercümelerini yapmalarına ve bu eserleri okumalarına rağmen, Muallimi Sani veya Muallimi Salis olamadılar. Bilindiği gibi Aristo, Muallimi Evvel olarak tanımlanır. Muallimi Sani (ikinci hoca) Farabi’dir (ölümü, 951). Muallimi Salis (üçüncü hoca) İbn Miskeveyh’tir (932-1030). Bilindiği gibi, ikinci hoca olarak anılan Farabi, Kindi’yi eleştirmiştir. Miskeveyh’in ise, Kindi’den etkilendiği söylense de, Mutezile ekibinden kabul edilmesi, yaşadığı tarih açısından mümkün değildir. Fikren de, Mutezilecidir demek zordur.
Sonuç olarak, Mutezile ekibinin bilimsel gelişmelere etkilerini yok saymak yanlış olduğu gibi, abartarak, onların sayesinde ilim gelişti demek de, daha çok yanlışa düşmek anlamına gelir.
Günümüzdeki bilimsel çalışmalarda da, yukarıdaki üç şart geçerlidir. Ancak, günümüz bilimindeki sorun, bilimin insanlığa faydasından çok, kişilere ve şirketlere kazanç sağlamasının hedeflenmesidir. Bu anlayış, zenginle fakirin arasındaki farkın hızla açılmasına sebep olmasıdır. Bunun da en önemli sebebi, bilimsel çalışmaların maliyetinin çok yüksek olmaya başlaması nedeniyle, artık eskisi gibi tekil bilimsel çalışmalar yapılamamasıdır. Şirketler ve çoğu zaman devletler de, doğrudan uygulamaya yönelik araştırmalara para aktarmayı tercih etmekteler.