TALAT PAŞA, ENVER PAŞA, ATATÜRK VE CUMHURİYET

TALAT PAŞA, ENVER PAŞA, ATATÜRK VE CUMHURİYET

 

Cumhuriyet, en faziletli yönetim şekli olarak bilinir. Şekil itibarıyla doğrudur. Ancak, cumhuriyetin nasıl kurulduğu, halkın anlayışı ve kimlerin yönettiği önemlidir. Geçmişte ve günümüzde çok sayıda cumhuriyet rejimi kuruldu. Bunların uygulamaları arasında, neredeyse birbirine zıt davranışlar vardır. Rusya İmparatorluğunu yıkarak, SSCB (Sosyalist Halk Meclisleri Birliği Cumhuriyeti anlamında) adıyla bir cumhuriyet rejimini kuran Bolşeviklerin davranışlarına bakalım.

Bu sitedeki “Hukuk Kavramı Üzerine” başlıklı yazımızda Lenin’in şu sözünü aktarmıştık: “İşçi iktidarı, yasal sınırı olmayan ve şiddete dayanan bir iktidardır.” Lenin böyle düşününce, Stalin’den başka bir davranış beklemek yanlış olurdu herhalde. Çarların egemenliklerini yıkarak bir cumhuriyet rejimi kurduklarını söyleyen Bolşeviklerin uygulamalarıyla, Atatürk’ün ve hatta daha sonraki yöneticilerin davranışlarını aynı kalıba koymak, büyük haksızlık olur. Okuyucuların Stalin ve diğerlerinin uygulamaları hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarını düşündüğüm için, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda etkili olan insanların davranışlarını aktarmaya çalışacağım.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, tamamen Atatürk’e maledilir. Atatürk’ün payı elbette büyüktür, ama yalnız ona ait olduğu düşünülemez. Bu sebeple, daha doğru bir sonuca ulaşmak için, emeği geçen diğer insanların yapılarını da incelemek gerekir. Kısa bir yazı içerisinde, emeği geçen insanların özelliklerini incelemek mümkün olduğundan, biz de emeği geçenleri temsilen üç kişiyi irdeleyeceğiz.

Önce, İttihat Terakki partisinin “büyük patronu” olan Talat Paşa ile başlayacağız. Çünkü, sadrazamlık yapmasına rağmen en az bilinen bir şahsiyettir. Bir kişiyi en yakından tanıyan da -evli ise- onun eşidir. Biz de Selam Ok’un, Talat Paşanın eşi Hayriye Hanımdan aktardıklarını sizlerle paylaşacağız.

Talat Paşa, 1874 Edirne doğumludur. Edirne Askeri Rüştiyesinde okurken bir subayı dövdüğü için okuldan atılır ve postanede çalışmaya başlar. Siyasi çalışmalarından dolayı hapse atılır. 25 ay yattıktan sonra çıkar ve çalışmalarına kaldığı yerden devam eder. Çevresinin ısrarları üzerine 1910 yılında evlenir. Görücü usulüyle evlendiği eşini istemeye gidenlere şunları söyler. “Acaba küçük bir geliri var mı? Çünkü ben politika adamıyım. Nasıl, nerede, ne zaman öleceğim bilinmez. Ona ne sığınacak bir yuva, ne geçinecek bir servet bırakamayacağım muhakkak… Eğer kendisinin ayda beş on lira getiren bir iradı olursa hiç değilse, yaşarken yüzüne endişesiz ve korkusuz bakabilirim”

Mücadele hayatına bu anlayışla başlayan bazı insanların nasıl değiştiklerini, görerek şahit oluyoruz. Acaba Talat Paşada böyle değişti mi? Bu konuda yine eşi Hayriye Hanımın anlattıklarına bakalım:

“Otuz altı milyon nüfuslu bir imparatorluğu başında idi. Ama Ayasofya civarındaki evimiz kira idi. Milyarlar ve milyarlarla oynadı. Fakat kursağına bir lokma, bir zerre haram girmedi. Belki inanmazsınız, sadrazam iken bile yemeğini sefertası ile Ba-ı Ali’ye gönderirdim. Bir yere gitmesini, ikram görmesini istemezdi. Dindardı. Her sabah abdestini alır, namazını kılar ve öyle işine giderdi… Millet süpürge tohumu ile ekmek yaparken, evime beyaz ekmek sokmam diyordu. Annesi hastalandığında bile, evimize kara ekmekten başkasını sokmadı.”

Demek ki, Talat paşayı makam ve mevkiler değiştirememişti. Peki, böylesine mücadeleden amacı ne olabilirdi?. Onu da yine eşinden dinleyelim:

Çanakkale zaferini haber aldığımız an, sevinçten kendinden geçer gibi olmuştu. Hiç unutmam, yatak odasında idik. Hayriye öyle planlarım var ki, ah, şu harbi kazandığımız gün, bilsen ne olacak. Büyük Türk Milleti hak ettiği hürriyete kavuşacak. İnkılaplar yürüyecek, taa Cumhuriyete kadar.”

Hayriye Hanım merakla sorar ve aralarında şu konuşma geçer:

– Ya Cumhuriyeti kim kuracak?

Talat Paşa, eşinin yüzüne uzun uzun bakar ve cevap verir.

– Ne demek istiyorsun yani?

– Öyle ya, Cumhuriyet olunca, bir de reisi olmaz mı?

Talat Paşa birdenbire silkinir.

– Ben mi? Asla! Böyle bir şeyi hatırıma bile getirmek istemem. Bu millet elbette en liyakatli, en namuslu, en vatansever evladını seçip, o makama oturtur.”

Talat Paşanın ifadeleri gerçek oldu. Türkiye Cumhuriyetin’in reisi, en liyakatli, en namuslu ve en vatansever evlatlarından Mustafa Kemal Atatürk oldu.

Atatürk bu makamı çok fazlasıyla hak ettiğini çok sayıdaki davranışıyla gösterdi. Bunlardan birisi, 1925 yılında Talat Paşanın eşi Hayriye Hanım ile yaptığı konuşmasında gerçekleşti. Atatürk şöyle diyordu: “Eğer Talat Paşa, Meşrutiyet inkılabını yapmamış ve ondan sonraki meşhur hizmetleriyle bu yolları açmamış olsaydı, biz bu inkılabı yapamazdık.”

Atatürk ve diğer önemli şahsiyet olan Enver Paşa ile ilgili olarak, bu sitede defalarca makale yazdığım için burada onların çok güzel olan hasletlerini ve faziletli davranışlarını tekrarlamayacağım. Sadece Atatürk’ün, Enver Paşa ile ilgili sözlerini aktarmakla yetineceğiz.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki dönemde Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt’un aktardığına göre, genç bir milletvekili, Gazinin huzurunda konuşurken, Atatürk’e hoş görünmek için, Enver Paşanın aleyhine sözler söyler. Atatürk, merhum Enver’in aleyhine konuşan kişiyi derhal susturur ve şu veciz sözü söyler:

“O, bir güneş gibi doğmuş, bir gurup ihtişamıyla batmıştır. Arasını tarihe bırakalım”

Enver Paşanın insani yönünü, Lübnanlı Arap aydınlardan Emir Şekip Aslan’dan okuyalım: “Enver Paşa, bir taraftan hiç kimseye baş eğmeyen bir şecaat ve kahramanlığın, diğer yandan ise utangaçlık, incelik, merhamet ve alçak gönüllülük gibi faziletleri bir arada toplamış bir kişiliğe sahipti. O, iş yapmayı, söz söylemeye tercih eder, sevinmekten ve övünmekten hoşlanmazdı. Onun rütbesi ve makamı yükseldikçe, alçak gönüllülüğü artıyordu. Kendisi son derece şecaat sahibi, dini bütün, eli ve beli tertemiz, hür seciyeli bir zât idi.”

Enver Paşa da, Mustafa Kemal’in aleyhine hiç kötü konuşmamıştır. Atatürk’ün önderliğinde verilen Yeniden Diriliş Savaşı sırasında, Anadolu’ya geri girmesi için ısrar edenleri dinlememiştir. Sakarya Savaşı ile düşmanın durdurulduğunu görünce, yönünü doğuya çevirmiştir. Kendisini durdurmak isteyenlere şu cevabı vermiştir: “Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında, asırlardır bağlar kopmuş durumda. Ben oraya gider, orada savaşırken ölürüm. Böylece, Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında köprü olurum.”

İşte Cumhuriyet, böylesine faziletli insanların yönetiminde kuruldu. Peki, haklın genel anlayışı nasıl idi? Bu konuda da, Çanakkale Harbi sırasında Mustafa Kemal’in 57inci alayın askerlerine verdiği emir ve askerlerin cevabı yeterli bir örnek olacaktır. Çok sayıda insanın bildiği bu olay şöyle geçmiştir.

Mustafa Kemal, geri çekilen askerleri görünce niçin çekildiklerini sorar. Barutlarının bittiğini söylerler. Mustafa Kemal -mealen- şöyle seslenir: “Barutunuz bittiyse, süngünüz var. Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölene kadar yetişecek kuvvetler, düşmanı geri püskürtecektir. Süngü tak, hücuum” Bunu söylerken kendisi de mevzi alır.

Askerlerin cevabı, “çok biliyorsan sen savaş, biz gidiyoruz” şeklinde olmaz. O muhteşem insanlar, hemen emre uyarlar, süngü takarlar ve düşmana saldırırlar. Hepsi şehit olurlar. Ama yetişenler düşmanı püskürtürler.

Demek ki, halkın anlayışı da, yöneticilerle aynı şekilde faziletli imiş.

Burada Türkleri övmek gibi bir gaye peşinde olmadığımı, Enver Paşa hakkında yazdığım yedi ayrı makalede bahsettiğim bir olayla da gösterdim. Bilindiği gibi Enver Paşa Orta Asya Türklerini Ruslardan kurtarmak için, o bölgeye gitti. Sadece kendisi değil, ekibiyle beraber gitti. Orada kendisine çok bağlı insanlar da vardı. Ama bunlar azınlıkta kalmışlardı. Enver Paşanın başına gelmedik ihanet kalmadı. Savaşa karar verildiğinde, kendisine yapılan taahhütlere bakıldığında seksen bin asker toplanacağı hesabı yapıldı. Fakat toplana asker sayısı beş bini geçmedi. Bu durumu gören Enver Paşa, dağda gizlenmiş Rus mitralyözlerinin üzerine göz göre göre yalın kılıç saldırarak, 4 Ağustos 1922’de kendisini ölüme attı ve şehit oldu.

Eğer Orta Asya Türkleri, “padişahımız” dedikleri Enver Paşanın arkasında, 57inci alayın askerleri gibi dursalardı, seksen bin asker toplansaydı ve ölümüne ileri atılsalardı, Orta Asya’daki Türkler daha o zaman bağımsızlıklarına kavuşabilirlerdi. Çok sevdiğim bir insanın söylediği gibi, kim ne yaparsa kendisine yapar.

Anlaşılan o ki, Cumhuriyetin en faziletli bir rejim olması, ismiyle değil, hem halkın hem de yöneticilerin davranışlarıyla doğru orantılıdır.

Anadolu’daki mücadele, bütün mazlum milletler için örnek oldu. Demek ki, bir mücadelenin kutsal bir amacı olmazsa, ya sonuç alınamaz veya ulaşılan sonuç sadece şekilde kalır.

Talat paşa, Enver Paşa, Atatürk, askeri ve fikri önderler ile halkın önemli bir bölümü, atalarının anlayışına sahip çıkmışlardır. Osmanlı Devleti, kendisinden fedakârlık ederek, doğusundaki mazlum milletleri korumak için mücadele etmişti. Türkiye Cumhuriyetini kuran nesil de, hem kendileri için hem de mazlumlar adına mücadele ettiler.

Allah, hepsinden ve dünyanın neresinde olursa olsun, adaleti sağlamak için, mazlumları koruyanlardan ve onlara yol gösterenlerden razı olsun inşallah.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir