KARL MARKS’IN, YAŞADIĞI ŞARTLARDAN KAYNAKLANAN HATALARI

KARL MARKS’IN, YAŞADIĞI ŞARTLARDAN KAYNAKLANAN HATALARI

 

Takdir edileceği gibi, insanlar, yaşadıkları döneme göre davranmaya meyillidirler. Hem o dönemdeki hem de tarihteki olayları, yaşarken gördüklerine göre değerlendirirler. İnsanların büyük çoğunluğu, çevrelerindeki arkadaşlarından etkilenerek düşünürler. İçinde olduğu fikri çevresinden farklı düşünebilenlerin sayısı çok azdır. Çevresindekiler de, tıpkı kişinin kendisi gibi, yaşadıklarına göre karar oluştururlar.

Dolayısıyla, insanların çoğunluğunun ulaştığı çözümler, yaşadıklarından esinlenerek oluşur. Bu sebeple, çözümlerinin büyük çoğunluğu, kendilerinin itiraz ettikleri şeylerle aynı temele dayanır. Çünkü toplumun genel anlayışının tamamen dışına çıkacak şekilde tam zıt fikirler söylemek ve bu düşüncelerini kabul ettirmek, bir insanın kendi gücüyle başarabileceği bir şey değildir.

Tarihe baktığımızda, getirdikleri çözümlerin toplumun anlayışına zıt olduğu durumlar, sadece peygamberler tarafından oluşturulmuştur. Eğer peygamberler de yalnız kendi düşünceleriyle hareket etmiş olsalardı, onların da benzer hatalara düşmeleri ihtimali, fikir insanlarınınkinden, bilginlerden daha fazla olurdu.

Bu yargımızın geçerli olup olmadığını anlamak için, eser sahibi fikir insanlarıyla peygamberleri karşılaştırmamız yeterli olacaktır. Eser sahibi insanlar, dönemlerinde yaşayanlara göre daha çok okuyan ve yazan kimselerdir. Dolayısıyla, çevrelerindeki kişilerle bilgiye dayalı tartışmalar yapmış olmaları ihtimali kuvvetlidir. Bu nedenle, aralarındaki tartışmalardan esinlenerek, daha farklı fikirler geliştirebilme imkânına sahiptirler.

Peygamberler ise, eser sahibi insanlardan daha farklı yapıda insanlardı. En azından bilinen peygamberler arasında felsefeci, hukukçu, ekonomist, sosyolog, bilgin olarak tanımlanabilecek insanlar yoktur. En meşhur peygamberlerden olan Hz. Musa, uzun süre çobanlık yaptı. Hz. İsa, marangozluk ile meşgul idi. Hz. Muhammed ise, ümmi bir kervan tüccarıydı. Dolayısıyla, hiç birinin bir fikri devrim yapması düşünülemezdi. Bu açıdan bakılınca, insanların düşüncelerinde devrim yapanlar, Yüce Yaradan’ın desteklediği güzel insanlardı.

Yazımızın başından itibaren bu açıklamaları yapmamızın nedeni, Karl Marks’ın, baştan hatalı olmadığını gözler önüne sermektir. Marks, yaşadığı devrin sorunlarına, radikal olarak tanımlanan çözümler üreten ender insanlardandır. Bu radikal duruşa rağmen 1848’de arkadaşı Friedrich Engels ile birlikte yayınladıkları Komünist Manifestosuna pek itibar eden olmadı.

Çünkü Jean Jacques Rousseau’dan itibaren gelişen bu fikirlerin serpilmesi için uygun ortam henüz oluşmamıştı. Kapitalist sistem, sorunlarına rağmen kabul görüyordu. Henüz, kapitalist sistemdeki sorunlar, çözülmesi zor bir düğüm oluşturmamıştı. Fakat 1873 yılında Viyana Borsasının çöküşüyle başlayan ve kısa sürede bütün Batıyı kuşatan ekonomik buhran, kapitalizm için ilk ciddi düğümü oluşturdu. Kısa bir süre önce 1857’de ABD’de başlayıp Avrupa’ya sıçrayan büyük mali kriz, belki de Amerikan İç Savaşının etkisiyle çabuk geçiştirilmişti. Fakat 1873 buhranı uzun sürdü. Ekonomistler, bu buhrana, Büyük Depresyon adını verdiler.

İşte tam da bu ortamda, kapitalizme karşı o güne kadar yapılan en radikal eleştiri ve en radikal çözüm önerisi sahibi olan Marks hatırlandı. Radikal önerileri sebebiyle de, ölümüne kadar geçen on yıl içerisinde Batılı seçkinler tarafından tanındı.

Marks’ın radikal teklifleri, görünüşte kapitalizmin tam zıttı gibi görünüyordu. Acaba öyle mi idi? Çözümleri ile kapitalizmin arasında benzerlikler var mıydı?

Benzerlikler hususunda, bu sitede yayınladığımız “Marksizm’in Çelişkileri Üzerine” başlıklı makalemizde ve “Osmanlı, İbni Haldun ve Marks” adlı yazımızda bazı açılardan fikirlerimizi ifade etmiştik.

Bu yazımızda, kısmen farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız.

Makalemizin başlangıcında, insanların, dönemlerinde yaşadıklarına göre fikir beyan ettiğini söylemiştik. Bu sebeple, Marks’ın düşüncelerinin de, kendi dönemi ve kendi çevresi bağlamında ele alınması gerekir.

Dolayısıyla, Marks’ın fikirlerinin bugünün sorunlarına uyarlanması mümkün değildir. Çünkü o dönemin ve günümüzün şartları birbirinden farklıdır. Onun yaşadığı dönemde, günde 12 saat çalışan ve hiçbir sosyal güvencesi olmayan sanayi işçileri vardı. Diğer taraftan, zenginlerin şatolarında, konaklarında çalışan ve sayıları sanayi işçilerinden muhtemelen daha çok olan, hizmetçi gurubu vardı. Ayrıca, toprak sahiplerinin arazilerinde çalışan fakir köylüler vardı.

Karl Marks, bu guruplar için çözüm aramıştı. Onun bütün derdi, üretimin asıl yapıcısı olduklarını düşündüğü bu gurupların, ezilmeleri ve gelişememeleriydi. Bu durumun sebebinin, kapitalizmin sosyal yapısından kaynaklandığına inanıyordu.

Dikkat edileceği üzere, Marks’ın takip ettiği ve çözüm aradığı bütün olaylar, Batı’da yaşananlar idi. Diğer bölgeler, Lâtin Amerika, Afrika ve Asya, onun fikir üretme alanının dışında idi. Marks’a göre, bu toplumlar (diğer bir bakış açısıyla, Doğulu toplumlar), durağandırlar ve değişmezler. Ona göre, Doğudaki anlayış, genelleşmiş köleliktir. Dolayısıyla, bu toplumlar kendi rehavetine bırakılamazlar. Gerekirse zorla, Batıya bağlanmalıdırlar.  Nitekim Marks ve benzer düşüncedekiler, Çarların, Orta Asya’yı topraklarına katmalarını, Fransa’nın, Cezayir’i işgal etmesini, ABD’nin, Kaliforniya’yı Meksika’dan almasını, “oralara uygarlığın götürülmesi” olarak nitelemişler ve alkışlamışlardır.

Demek ki, Marks ve etrafındakilerin fikirlerinin, günümüzün sorunları için ilham kaynağı olması, düşünülemez. Aynı mantıkla irdelendiğinde, Marks’ın çözümlerinin, o dönemde bile Doğulu, Afrikalı, Güney Amerikalı toplumlarda geçerli olacağını söylemek mümkün değildir. Çünkü Batılı toplumlar ile Doğulu toplumlardaki anlayış, Marks’a göre, birbirine bu kadar zıt ise, aynı çözümün her iki anlayış için de geçerli bir hakikat olacağını iddia etmek mantığa ters düşer.

Batılı toplumlar ile Doğulu toplumların insana bakışlarındaki en önemli fark, kişilerin manevi yönünün varlığının kabul edilip edilmediğindedir. Batı, Hıristiyan olmasına, yani ilâhi kaynaklı bir din anlayışına sahip olmasına rağmen, kapitalizmle birlikte, insanın aşkın yönünü inkâr etmiştir. Hâlbuki Doğulu milletlerden Müslüman olanlar, (bazıları uygulamada farklı davransalar da) insanın manevi yönünü kabul ederler. İlâhi kaynaklı olmayan Budizm’de de, insanın bilgelik yönü ve arzuları yenme çabası öne çıkarılır.

Dolayısıyla, insanın manevi yönünü yok sayan fikri çözümlerin, manevi yönü olan insanlar için geçerli olması mümkün değildir. Nitekim tanrıtanımaz bir anlayışla uygulanan Marks’ın fikirleri, etkili olduğu her ülkeyi sıkıntıya düşürmüştür.

Burada bir hususu belirtmekte fayda var. Marks’ın fikirlerinde tanrıtanımazlık olup olmadığı net değildir. İnsanların Marks hakkında, tanrıtanımaz olarak düşünmesinin en önemli nedeni, onun “din halkın afyonudur” sözüdür. Marks bu ifadeyi, dinin, insanları kandırmak için kullanılmasına kızarak söylemiş olabilir. Ama kendisi, Tanrı kavramına karşı çıkmamış olabilir. Bu konuda net bir fikir sahibi olabileceğimiz bilgilere sahip değiliz. Kendisini takip edenler arasında bu hususta bir fikir birliği yok.

Bu nedenle, bizim dikkate alacağımız husus, Marksizm’in uygulanışıdır. Marks’ın yolundan gittiklerini söyleyen SSCB, Çin ve diğer ülkelerdeki uygulamalar, tanrıtanımazlık olarak gerçekleşmiştir. Muhtemelen bu tanrıtanımaz uygulama şekli, İkinci Dünya Savaşı sonrası acılı ortamda Marksizm’in dünya genelinde etkili olmasını önleyen hususlardan birisidir. Fakat komünistlerin bu uygulamaları, insanları tanrıtanımaz yapamamıştır. SSCB, 74 yıl sonra dağıldığında, bütün ömürleri tanrıtanımaz düzen içerisinde geçmiş olan insanlar, ister ilâhi kaynaklı bir dinin mensubu olsunlar, ister Budist olsunlar, hemen ve eskisinden daha fazla olarak dini ibadethaneler açtılar.

Marks, Batıda yaşayan bir düşünür olduğu için, ekonomi konusuna, kapitalizm ile aynı pencereden bakmak yanlışına düşmüştür. Adam Smith gibi Marks da, ekonomiyi pozitif bilim olarak görmüştür. Her ikisi de ekonomiyi, servetin üretimi, servetlerin tüketimi ve servetlerin paylaşımı hususlarını inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla, insanı da, üreten ve tüketen bir eşya veya makine olarak değerlendirmişlerdir. Bu nedenle, birbirlerinden, sadece üretim ve tüketim yöntemleri hususunda ayrılmışlardır.

İnsanın manevi yönünü görmeyen ve insanı, üreten ve tüketen makine gibi değerlendiren Kapitalizm ile Marksizm, her girdiği ülkede insanların çoğunluğunun ezilmelerine sebep oldu. Dünya küreselleştikçe yayılan bu iki uygulamanın aynı temele dayanması, insanlığın geleceğini karartmaktadır. Çıkış yolu -ister kabul edelim, ister etmeyelim- Yüce Yaradan’ın, peygamberleri aracılığıyla bizlere öğütlediği yoldur.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir