HAYATI KOLAYLAŞTIRAN UNSURLAR

HAYATI KOLAYLAŞTIRAN UNSURLAR

 

Günümüz insanına, hayatımızı kolaylaştıranın ne olduğunu soracak olsak, büyük çoğunlukla, teknoloji cevabını alırız. Bizim hangi cevabı vereceğimizi belirleyebilmek için, fakir bir ortamda yaşayanlar olarak çocukluğumuzdan itibaren, hatırlayabildiğimiz hayatımızı gözümüzün önünden geçirerek irdeleyelim.

Evlerimizde suyun olmadığı zamanları yaşayanlarımız çoktur. Bazı evlerde tulumba ile kuyu suyu çekilirdi. Evin içerisinde çeşme olanlar çok şanslı sayılırlardı. İşte bu ortamda çamaşır, temizlik ve yemekler yapılırdı. Çamaşır yıkamak için sabun bulamazdık. Kil kullanırdık. Çamaşır yıkanacak suyu ısıtmak başlı başına bir işti. Ocakta odun ateşinde ısıtılırdı. Çamaşırlardan kirleri ayırabilmek için, çamaşırlar tokmaklarla dövülürdü. Yaşadıkları mahallin yakınında dere olanlar, çamaşırlarını derede yıkarlardı.

Yemek pişirmek için, yine odun ateşiyle ocak yakmak şarttı. Başka şansları yoktu. Benim çocukluğumda, gazocağı denilen bir alet çıktı. Onu da yakmak zordu. Zaten gaz deposu da küçüktü. Sönmemesi için arada gazı pompalamak gerekirdi. Ama ocakta odun yakmaktan ve onun ateşini ayarlamaktan daha kolay olduğu için, gazocağına sahip olanlar, kendilerini şanslı hissederlerdi.

Annelerimiz, yemekleri günlük yapmak zorundaydı. Buzdolabı diye bir şey yoktu. Mutfaklarda kapaklı dolabı olanlar sayılıydı. Tel dolaplarda saklanırdı. Hemen her evin altında küçük bir ahır vardı. Ayrıca hiç penceresi olmayan ambar gibi bölümler vardı. Evlerin duvarları kerpiçtendi. Damlarında kiremit yoktu, toprak serilirdi. Evler korunaklı değildi. Odalar doğrudan açık mekân olan sahanlığa açılırdı. Dolayısıyla temizlik ve soğuktan korunma işleri zordu.

Şimdi kendimize bazı sorular soralım:

Yaşadığımız bu zorlu hayat mücadelesi bizi mutsuz edip yaşamaktan bıktırıyor muydu?

Kar yağdığında (ki, o dönemlerde çok daha fazla yağardı), o soğukta ve bekletmeden, toprak damlarımızdaki karları kürüyerek sokağa atarken mutsuz muyduk?

Yoğun karlı havalarda bile hiç tatil olmayan okulumuza gidip, soğuk sınıflarda ders görürken, şikâyetçi miydik?

Bahar gelince, sabah okula gitmeden önce, evimizin ahırındaki hayvanları, belli bir yerde toplanan sürüye katmak için götürürken, dertleniyor muyduk?

Diyelim ki, biz o zamanlar çocuk idik. Dolayısıyla hayatın zorluklarından pek bir şey anlamıyorduk. Yaşadıklarımız bize oyun gibi geliyordu. Peki, annelerimiz, babalarımız ve büyüklerimiz şikâyetçiler miydi?

Ben henüz çocuk olduğum için, annemin babamın yaşadıklarının iç yüzünü bilemem. Ama bu konularda bir şikâyetlerini duymadım. Aksine mutluluklarını gözlemledim. Günün yorgunluğunu gidermek için akşamları evlerde sıra gezmeleri yapılırdı. Bilhassa soğuk kış gecelerinde, evlerde sıkça bir araya gelinirdi. Radyo yoktu. Televizyon bilinmiyordu. Ama büyüklerimiz çok güzel sohbet ederlerdi. Sohbetlerinde, siyaset konusu çok nadiren geçerdi. Spor olarak, sadece güreşten bahsedilirdi. Müzik bilgileri, bildikleri birkaç acılı türkü ile sınırlıydı. Buna rağmen, sohbetleri bitmezdi. Aralarında kendi buldukları yöntemlerle oyunlar oynarlardı. Kış gecelerinde pişmaniyeler çekilirdi.

Biz çocuklar da kendi aramızda oyunlar oynardık. Birbirimize bilmeceler sorardık. Coğrafya ve genel kültür bilgimizi geliştirmek için, “dağ, şehir, nehir, isim, hayvan” gibi başlıklar altında yazılı yarışmalar yapardık.

Bütün bu anlattıklarımı yaparken, oturduğumuz odayı, lüks dediğimiz gazlı lamba aydınlatırsa, mutlu olurduk. Çünkü birçok evde o da yoktu. Kandiller aydınlatırdı. Odayı soba ısıtırdı. Bu arada birimizin tuvalet ihtiyacı gelse, tuvalet, evin en uzak yerinde, toprak damın ucunda olurdu. Kışın karlı gecesinde odadan çıkıp oraya yürümek ve soğuk bir tuvalette ihtiyacımızı gidermek gerekirdi. Evde yatarken gece tuvalet ihtiyacımız olsa yine aynı durum geçerliydi. Ama ne biz çocuklar ne de büyüklerimizden bu konuda şikâyet olmazdı.

Günümüzdeki yaşamımızda -en azından bizim gibi ülkelerde- bahsettiğimiz bu zorluklar kalmadı gibi. Ben bir ilçede yaşamıştım. Şimdi köyler dâhil, evlerin çoğunluğunda buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, elektrikli süpürge, televizyon gibi aletlere ilaveten internet bağlantılı cep telefonları var. Bunların hepsi de hayatı kolaylaştıran aletler. Günümüzde içerisinde çeşme olmayan ev yok denecek kadar az.

Bizim verdiğimiz bu örneklerden çok daha fazlasını, okuyucularımız vereceklerdir. Yaşamı içerisinde teknolojinin hızlı gelişimine şahit olmuş hemen her insan, teknolojik gelişmelerin hayatımızı kolaylaştırdığını kabul edecektir.

Peki, madem hayatımız kolaylaştı, neden daha şikâyetçi bir toplum olduk. Bilhassa şehirlerde yaşayan insanların çoğu, patlamaya hazır bir bomba gibiler. Anne babalarımızın zamanında meslek olarak bilinmeyen psikologlar, psikiyatristler şimdi neden en çok başvurulan meslekler. Eskiden sıkıntısı olanlar arkadaşlarına giderdi. Arkadaşları onları dinler, dolaştırır, yedirir, içirir, rahatlatır gönderirdi. Şimdi hayatımız kolaylaştığına göre, insanlar neden ceplerinden para ödeyerek, sırf sohbet edebilmek için psikologlara gidiyorlar? Neden bu kadar gerginler?

Bu sorulara mantıklı cevap verebilmemiz için, hayat kavramını doğru irdelememiz gerekiyor. Hayatın iki yönü vardır. Biri fiziksel, yani somuttur. Diğeri manevi, yani soyuttur. Fiziksel zorluklar, bedenimizi zorlarlar. Dolayısıyla yıpranan bedenimiz olur. Hayatımızdaki manevi sıkıntılar ise, ruhumuzu zorlar. Ruhumuz yıpranır. Yıpranan ruhumuz bedenimizin de yıpranmasına sebep olur.

Fiziksel açıdan yıpranan bedenimizi korumak ve iyileştirmek, yine fiziksel tedbirlerle başarılır. Ama yıpranan ruhumuzu iyileştirmek için, manevi tedbirlere ihtiyacımız vardır. Hattâ yıpranan ruhumuzun tetiklediği bedensel sıkıntıları düzeltebilmemiz için bile, tek başına fiziksel tedbirler yetmez. Manevi destekler de gerekir.

Teknoloji, fiziksel hayatımızı kolaylaştırır. Fakat manevi yaşamımızı kolaylaştıran unsur, teknoloji değildir. Elbette teknolojinin de etkisi vardır. Ancak, çevremizdekilerle benzer teknolojiye sahip isek, manevi yaşamımıza etkisi daha azdır.

Manevi yaşamımızı kolaylaştıran unsurların başında, kanaatkârlık anlayışımız gelir. Ayrıca, manevi yaşamımızı kolaylaştıranlar, çevremizdeki insanların birbirlerine olan sevgileridir. Sevginin tetiklediği saygıdır. İnsanlar arasındaki sevgi ve saygı temeline oturan dayanışmadır. Olaylara, karşımızdakinin açısından bakabilme anlayışıdır. Karşımızdakinin derdiyle hemhal olabilmektir. Çevremizdekilerin acılarını ve sevinçlerini paylaşabilmektir.

Bütün bu saydıklarımız, bizim hayattan zevk alarak huzur bulmamızı ve doğanın güzelliklerini görmemizi sağlar. Bir insanın hayattan zevk alabilmesi, çevresindeki insanların sıcak ve samimi davranışlarıyla doğru orantılıdır.

Bir insanın yaşamından zevk duyabilmesi, bazen, teknolojinin hayatımızı kolaylaştırması ile de mümkün olur. Ama bu durum, sadece, başkalarından daha üstün teknolojiye sahip olduğumuz anlarda geçerlidir. Eğer, çevremizdekilerden daha geri teknolojiye ve daha az güce sahipsek, bu durum bizim için üzüntü kaynağı olacaktır. Günümüzün küreselleşen dünyasında hiç kimse, en üstün teknolojiye uzun süre sahip olamaz. Dolayısıyla, teknolojik üstünlüğün ve gücün bize vereceği zevk, geçicidir.

Diğer taraftan, sevgi sahibi olmadan, başkalarından daha üstün teknolojiye ve güce sahip olmamız ise, çoğu zaman, düşmanlarımızın sayısının artmasına sebep olur. Tıpkı Atilla Han’ın şu sözlerindeki gibi: “Gösterişli elbiseler, kıskançlık yaratmaktan ve düşmanlarımızın sayısını artırmaktan başka bir işe yaramaz.”

Bu yazı YAŞAM kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir