DİN VE BİLİMİN ALANLARI KARIŞMAMALI

DİN VE BİLİM,  ALANLARINDAN VE BİRBİRİNDEN AYRILIRSA

 

Bu sitede din ve bilim üzerine yazdığımız makalelerimizde bazı açılardan fikirlerimizi ifade etmiştik. Bu yazımızda, din ve bilimin birbirinden ayrılması veya birbirinin alanına girmesi durumunda neler olabileceğini incelemeye çalışacağız.

Bilindiği gibi, din, “niçin” sorusuna, bilim ise “nasıl” sorusuna cevap arar. Bu nedenle bilim, doğayı ve insanın biyolojik yapısını inceleyerek sistemin nasıl işlediğini anlamaya çalışır. Din ise, evrenin ve insanın niçin yaratıldığını, insanın iç dünyasının ve hayatın var olmasının sebeplerini açıklamaya çalışır. Eğer din ve bilim, birbirlerinin alanlarına girerlerse, ikisinin de cevapları anlamsızlaşır.

Din, kâinatın yaratılış sebebini açıklamak yerine, evrende görülen olayların nasıl oluştuğunu, dini bakış açısıyla açıklamaya çalışırsa, mantıktan uzaklaşır. Meselâ, petrolün ve madenlerin oluşumunu açıklamak, dinin işi değildir. Din, bunların niçin oluşturulduğu hususunda fikir yürütmelidir. Dinin, evrendeki görüntüler üzerine, bunların nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışması, bir nevi dogmadır. Yani, hakikatle ilgisi olmayan, ama mutlak kabul edilmesi istenilen, yanlış bir bilgidir.

Din, insanın iç dünyasının niçin yaratıldığını açıklamaya çalışır. Fakat insanın iç dünyasının nasıl işlediğini ayrıntılara girerek açıklamaya kalkışırsa, mistisizm başlar. Din adamları arasında, mezardaki bir ölünün berzahtaki (ruhlar âlemi anlamında) konumunu keşfetme yarışı başlar. Bunun sonucu olarak, eski tarihte, iptidai dinlerde görülen büyü, ayin ve manevi şarkılar, din olarak algılanır. Tarihteki büyücülerin yerini, şeyhler, azizler, veliler alır. Yapılan ayinler, insanların kendilerine eziyet etmeleri şekline dönüşür.

Din, her konuya müdahale ederek insana özgürlük alanı bırakmazsa, yine mistisizm hâkim olur. İnsanların fikirlerini söylemeleri için engel oluşturmuş olur. Bu ortam, içten pazarlıklı insanların çoğalmasına vesile olur. Böylece insanların birbirlerini kandırmaları kolaylaşır.

Din, insanlara, salih amel işlemelerini, yani güzel işler yapmalarını öğütler. Böylece, hem toplumsal, hem de bireysel huzuru sağlamaya çalışır. Eğer böyle yapmayıp, toplumsal faaliyeti sağlamak ve ferdin huzurunu temin etmek için, salih amel işleme emrini bırakıp, ayinler, sohbetler gibi faaliyetlerle insanı ve toplumu yönetmeye kalkışırsa, bilimin dini eleştirmesine zemin hazırlar.

Din, insanlara, şahsi faaliyetlerindeki güzelliklerle, insanlara hizmet etmekle sevap kazanmalarını öğütler. Fakat bu anlayışı terk ederek, bazı özel zamanlarda yapılacak özel dualarla sevap kazanmayı öğütlerse, ilâhi kökenli din olmaktan çıkar, sevapmetre dini olur. Bilimin sayısal yöntemleriyle benzeşir.

Din, kendi alanını bırakır, nasıl sorusuna cevap ararsa, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, dini hakikatlerden uzaklaşır. Böylece gericiliğe sebep olur.

Bilindiği gibi, bilim, nasıl sorusuna cevap arar. Kâinatta mevcut olan yapının nasıl işlediğini araştırır. Örneğin, insanın biyolojik yapısının nasıl işlediğini inceler. Ama bu incelemelerindeki bulgularından kibirlenip, hayatın oluşumu hakkında fikir yürütürse, bilim, kendisiyle çelişerek dogma oluşturur. İnsanın bütün davranışlarını, vücudun salgıladığı bazı hormonların yönlendirdiğini veya bazı elektrik akımı geçişlerinin beynin faaliyetini organize ettiğini iddia ederse, komik durumlara düşer. İnsanlara mutlu olmaları için çikolata yemelerini tavsiye etmek zorunda kalır. Çünkü hayat ve insani duygular hakkında her şeyi bulacağı iddiası, bilimi kibirlendirmiştir. Bu kibir, bilimi, hakikatle ilgisi olmayan bir hususa inanmamız için, bizi zorlamaya yönlendirir. Böylece bilim, kendisinin savunduklarının ve yanlışlanabilirlik özelliğinin tam zıddını yapmış olur.

Bilim, kâinatın işleyişini araştırırken, ilk oluşumun nasıl başladığı hususunda fikir yürütürse, yanlışa düşer. Dogmaya sebep olur. Çünkü insanlardan inanmalarını istediği, evrenin oluşumunun nasıl olduğunun ispatı –teori olarak bile- mümkün değildir. Dolayısıyla, bilimsel bir tarafı olamaz. Ama bilim, bu anlattıklarına inanmamızı isterse, hakikatle ilgisi olmayan bir hususta bizi zorlamış olur. Evrenin oluşumunu tespit ettiği iddiasında bulunan bilimin düştüğü bir başka hata, evrenin oluşumundaki Tanrı faktörü yerine, insanları, ilk sebep fikri üzerine yoğunlaştırmış olur. Böylece insanları, ateizme doğru yönlendirir.

Bilim, psikoloji adı altında, insan ruhunu incelemeye çalışabilir. Ancak bu hususta, kendince mutlak kurallar ve teoriler oluşturduğunu iddia ederse, kendisiyle çelişir. Böyle bir durumda, bilimin ulaştığı nokta, ruhsuz bir psikoloji olur. Böylece bilim, insandaki özgür düşünce ve haysiyet gibi konuları maddeye indirgeyerek yok hükmünde saymış olur. Hâlbuki ruh, özgürlük ve haysiyet gibi kavramlar, bilimin analitik yöntemleriyle irdelenemezler. İrdelenirse, komik durumlara düşülür. İnandığı bir dava uğruna hayatını feda eden insan ile menfaati uğruna inandığı davasını satan insanı hangi hormonlar ve psikolojik analiz belirler. Psikanalist Wilhelm Stekel, yaptığı araştırmaların sonucunda, şair ile sinir hastası arasında hiçbir fark olmadığı kanaatine varmıştır. Ulaştığı bu fikrin bilimsel bir anlatımı var mıdır?

Bilim, genel anlamda mekanik bir bakış açısı üretir. Bilimin bu bakışı ile bazı dini gurupların evrene bakışı arasında temelde bir fark yoktur. Bir zamanlar bir Kilise Konsili, kendisini bilimin yerine koyup, kâinatın merkezinin dünya olduğunun kararını almıştı. Hattâ papaz Giordano Bruno, “güneş dünyanın etrafında dönmüyor, dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için, Kilise tarafından 1600 yılında ölüme mahkûm edilmişti.

O halde, dinin, insanları gericiliğe, bilimin ise, ateistliğe yönlendirmemesi için, din ve bilim kendi alanlarında ve birbiriyle çatışmadan el ele yürümelidir.

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir