DEVLETLERİN GÜCÜ NEREDEN GELİR

DEVLETLERİN GÜCÜ NEREDEN GELİR

 

Takdir edileceği gibi, devletlerin gücü tek bir etkene bağlı değildir. Buna rağmen, ordusu güçlü olan devletin kendisinin de güçlü olduğu yönünde bir genel kanaat vardır. Ancak, orduların büyüklüğü, tek başına devletin de güçlü olduğunu göstermez. Sovyetler Birliğinin dağılmasından kısa süre önce ABD’de yapılan yayınlarda, Kızıl Ordunun çok güçlü olduğunu ifade eden rakamlar yayınlanıyordu. Gerek asker sayıları gerekse tank ve top sayıları karşılaştırması yapılıyordu.

Fakat bu karşılaştırmalar yapılırken, Sovyetler Birliği dağılım sürecine girmişti. Demek ki, ordunun gücü, tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Ayrıca asker sayısı da önemli değildir. Hattâ elindeki silahların sayısı değil, teknolojik üstünlüğü önemlidir.

Bir devletin gücü, tabii kaynaklarının varlığına da bağlıdır. Ancak yeraltındaki zenginlikler, tek başına ülkelerin güçlü olmalarını sağlamaz. Sağlamadığını, birçok Afrika ülkesi, Suudi Arabistan, Rusya ve diğer çok sayıda devletin durumu, bizlere net olarak göstermektedir.

Bir devletin gücü, vatandaşlarının okuma yazma bilme oranlarıyla bağlantılıdır. Bilhassa ekonomik açıdan fert başına düşen milli gelirler ile okuryazarlık karşılaştırıldığında, bağlantının çok güçlü olduğu görülür. Nitekim Afrika ülkeleri, Hindistan, Bangladeş gibi ülkelerin okuryazarlık oranları ile Japonya, Güney Kore, Yeni Zellanda gibi devletler karşılaştırıldığında, bu bağlantı daha net anlaşılır. Aynı farklı durum, 1913 yılında, Batı Avrupa devletleri halkları ile Osmanlı devletinin halkının okuryazarlık oranlarında da geçerli idi.

Fakat okuryazarlık oranının yüksek olmasının, devletin ekonomik gücünü tam olarak göstermediğinin örnekleri vardır. Stalin dönemindeki Sovyetler Birliğinde okuryazarlık oranı, muhtemelen Japonya ile benzerdi. (Bu konuda net bir bilgi elde edemedim. Ama farklı bilgileri birleştirerek bu kanaate vardım.) Aynı dönemde Sovyetler, tabii kaynaklar açısından Japonya ile kıyaslanamayacak kadar çok zengindi. Bu iki etken birleşmesine rağmen, Japonya’daki kişi başına milli gelir, Sovyet vatandaşlarından çok daha fazla idi.

Nitekim bazı araştırmacıların kanaati, 1930’lardaki Japon ekonomik kalkınmasının 1970’lerden sonraki gelişmelerden daha mucizevi olduğu yönündedir. 1913’lerde başlayan Japon ekonomik kalkınması, 1929 Dünya Ekonomik Buhranına rağmen, 1938’e kadar, ABD ekonomik büyümesinin üç katı büyüklüğünde gerçekleşmiştir. Bu gelişme, Japonya’da 1920’lerde yaşanan ve 1927’de çok sayıda bankanın batmasına sebep olan sıkıntılara rağmen sağlanmıştır.

Bir devletin gücü, halkının hayal gücüyle doğru orantılıdır. Devleti yönetenlerin uygulamaları halkın hayal gücünü sınırladıkça, devletin gücü de, gerçek anlamda, zayıflar. Sovyetler Birliği ve Japonya karşılaştırması bu duruma verilebilecek güzel bir örnektir. İki farklı sistemle yönetilen bu ülkelerin uygulamalarının halk üzerindeki etkileri çok net olarak görülebilmektedir.

1917’de Komünist Bolşeviklerin, Rusya’da iktidarı ele geçirmelerinden önceki yıllarda (1913), bir Rus vatandaşı, bir Japon’a göre 3,5 kat daha verimli idi. Ancak 1928’e gelindiğinde bu durum tam tersine dönüşmüştü. Japonların verimliliği, Rusların 4 katına çıkmıştı. Bu devasa farkın oluştuğu ortam, Stalin’in sanayileşmeyi sağlamak için başlattığı büyük gayretlere denk gelmiştir. Bu sonuçlar, Stalin’in ülkesinde uygulanan sistemin yanlışlığını gözler önüne sermeye yeterlidir. Demek ki, ülkelerin gücü, halkının hayalleriyle doğru orantılıdır.

Bir devletin gücü, halkının fert olarak kabiliyetinden ve halkın birbirleriyle olan bağlarının gücünden de gelir. Amerika’nın başlangıçtaki gelişmesine bakalım. Yaşadıkları ülkelerdeki yaşamı yeterli görmeyen hırslı maceraperestlerin Amerika’ya göçleri, bu ülkenin ekonomisinde çok etkili olmuştur.  Daha sonraki dönemde bu kabiliyetli insanlar, aralarındaki ilişkileri hukuken düzenledikçe ülke kalkınması hızlandı.

Amerika’nın bir başka avantajı da insanların kökenleri açısındandı. Göçmenler, sınırlı sayıdaki ülkelerden geldiler. Bu sebeple konuşulan dil sayısı da az idi. Hâlbuki aynı dönemde Rusya’da veya Osmanlı’da yüz civarında dil konuşuluyordu.  Çok fazla dilin olması, fertler arasındaki bağların zayıf olmasına ve hattâ arada kin oluşmasına ortam hazırlayabilmektedir.

Japon halkında da, bireyler arasındaki bağlar daha güçlüydü. Çünkü Osaka bölgesindeki bazı farklılıklar hariç, homojenlik vardı. Konuya bu açıdan bakılınca, fertlerin kabiliyetleri kadar aralarındaki bağların da önemli olduğu anlaşılır. Osmanlı veya Rusya’daki bireylerin kabiliyetleri, Japonya veya Güney Kore’dekiler ile aynı olsa bile, fertler arasındaki bağın kuvveti çok farklı olduğundan, kalkınmaları da farklı oldu.

Bir devletin gücü, teknolojik üstünlüğü ile doğru orantılıdır. Teknolojideki gelişmeler de, mühendis ve bilim insanlarının sayıları ve kaliteleri ile doğru orantılıdır. Bu konuda, bu sitede yayınladığımız “Mühendis le Bilim İnsanı Sayıları ve Kalkınma Üzerine” başlıklı yazımızda bazı örnekler verdik. Bilindiği gibi, Türkiye ve birçok kalkınmakta olan ülkede okuryazar oranı, teknolojik açıdan üstün ülkelere yaklaştı. Ancak iki gurup arasındaki teknoloji farkı kapanmak yerine açılmaya devam ediyor. Demek ki, önemli olan okuryazarlık değil, mühendis ve bilim insanı sayısı ile kalitesi.

Bir devletin gücü, bireylerinin sürekli öğrenme mücadelesi içerisinde olanların sayısıyla doğru orantılıdır. Ancak öğrenme gayreti, uygulamaya yönelmezse, yeterince etkili olmaz. Öğrenilenlerin uygulanması, üretim ile gerçekleşir. Üretimden maksat, sadece mal imalatı değildir. Hizmet ve bilgi üretimi de önemlidir. Sonuç olarak, mal, bilgi ve hizmet üretiminden en az birini yapan insanlara sahip ülkeler, daha güçlü olurlar. Bu üçlü üretimin ikisini veya üçünü bir arada yapan insanlara daha çok sahip olan ülkeler, çok daha güçlü olurlar.

Bir devletin gücü, yöneticilerinin, kabiliyetli ve şahsiyetli olmalarıyla doğru orantılıdır. Her devlet kendi tarihine baktığında, bu gerçeği görür. Aynı ülke, benzer şartlara sahip iken, farklı yöneticilerin idaresinde farklı sonuçlar almıştır. Bir ülkenin, kabiliyetli ve şahsiyetli yöneticilerin idaresinde iken ki gücü ile beceriksiz ve şahsiyetsiz oğulların yönetimindeki gücü arasında dağlar kadar fark olmuştur.

Bir devletin gücü, adalet mekanizmasının işleyişine bağlıdır. Kutadgubilig adlı eserinde Yusuf Has Hacip, “Türk için adalet esastır, devlet adalettir. Adalet sarsılınca, devlet parçalanır” der. Birçok devletin yıkılışı, halkına karşı adaletsiz davranan iktidarlara kızan insanların, düşmanlarla işbirliği yapması sebebiyle gerçekleşmiştir.

Bir devletin gücü, çocuklarına ve gençlerine verdiği eğitimle bağlantılıdır. Eğitimin amacı, insanların kafalarını kütüphanenin bir şubesi yapmak olursa, o insan bilgisini kendi menfaati doğrultusunda kullanır.

Bir devletin gücü, fakir ve düşkün insanlarını koruyup kollamasıyla bağlantılıdır. Fakirlerini kollamayan devletler bir süre sonra iç kargaşa ile karşılaşmışlardır. Her kargaşa, devletlerin güçlerini tahmin edilenden fazla zayıflatmıştır.

Bir devletin gücü, halkının tasarruf eğilimi ile bağlantılıdır. Japonya, Güney Kore gibi ülkelerin kalkınmalarının sebeplerinden birisi de halklarındaki tasarruf eğilimi olmuştur.

Bir devletin gücü, insanlarının birbirlerini ve doğayı korumalarıyla bağlantılıdır. Bir ülke halkı, aralarındaki dil, din, mezhep, soy, zenginlik, soyluluk gibi farkları sorun ederse, birbirlerine karşı güvenleri kaybolur. Birbirine güvenmeyen halklar, gerek barış ve gerekse savaş ortamlarında, birbirlerini korumazlar. Birçok savaşın kaybedilmesinin sebebi, ordu mensuplarının birbirleri ile olan iç çekişmeleri olmuştur. Birbirlerini korumayan insanlar, doğayı hiç korumazlar.

Demek ki, bir devletin gücü, ayrıntılardaki başarısıyla bağlantılıdır.

Dünyanın ve insanlığın da gücü, ayrıntılardaki başarısıyla bağlantılıdır.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir