EKONOMİLERİN SORUNU SERVET YARATMADAN KAZANMAKTIR

EKONOMİLERİN SORUNU SERVET YARATMADAN KAZANMAKTIR

 

Geçmiş asırlarda serveti oluşturan toprak idi. Toprakta üretilen ziraat mahsulleri gelirin ve dolayısıyla servetin artmasını sağlıyordu. Sanayi devriminden sonra da, sanayi üretimleri servetin artmasını sağlamaya başladı.

Serveti yaratan unsurun toprak olduğu dönemlerde Avrupa fakirlik içerisinde iken, Doğu, zengin idi. 1492’de başlayan keşifler Doğu’nun zenginliğine ulaşmak için yapılmaya başlandı. Yeni sömürgelerinden elde ettikleri gelirlerle gelişen Avrupa, 1750 yılında buharlı makinenin icat edilmesiyle çağ atlamaya başladı denilebilir.

Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, 1750 yılında “dünya imalat verimi içerisindeki nispi paylar” şu şekildeymiş. Bir bütün olarak Avrupa %23,2 Üçüncü Dünya Ülkeleri ve Japonya %76,7 iken, sadece 1900 yılına gelindiğinde Avrupa %62, ABD %23,6 Japonya %2,4 Üçüncü Dünya Ülkeleri ise %11 olmuştu. Yani servet üretimini etkileyen unsur sanayi olmuştu.

Ancak sanayi, hammadde sahibi ülkelerin işine yaramamış, teknolojiye sahip ülkeler kazanmıştı. Bilindiği gibi Hindistan, İngilizlerin, ABD’deki Güneylilere rakip oluşturmak için, pamuk üretiminin özellikle artırıldığı bir bölgedir. Buna rağmen Hindistan’ın pamuklu dokuma ithalat rakamları, sanayiden hiç faydalanamadıklarının net bir göstergesidir. 1814’te 1 milyon yarda pamuklu dokuma ithal eden Hindistan, 1831’de 31 milyona, 1875’te ise, 995 milyon yarda gibi akıl almaz bir rakama ulaşmıştı. Yani, serveti üreten, sanayi olmuştu.

Ancak, 1929 Büyük Ekonomik Buhrandan sonra durum değişmeye başladı. Bu buhran sonrasında ortaya ekonomistler çıktılar. Ekonomistler, bilhassa İkinci Dünya Savaşından sonra, servet yaratma anlayışını hızla değiştirmeye başladılar. Değişen anlayışın sonunda, servet yaratanın ekonomistler olduğu şeklinde bir kanaat oluşmaya başladı.

Ekonomist diye yeni bir gurup oluşmasında, Keynes’in 1929 Dünya Ekonomik Buhranı konusunda yaptığı tavsiyelerin rolü çoktur. Hâlbuki dünyadaki, o dönemin gelişmiş ekonomilerinin verilerine baktığımızda, ABD’nin bile 1935’te buhranın etkilerini atlatamadığı görülmektedir. Gelişmişlerin buhrandan çıkmalarının asıl sebebi, II. Dünya Savaşı hazırlıkları için, devletin aşırı borçlanarak ve vergi toplayarak yaptığı yatırımlardır. Ama bu gerçek gözden kaçtığı için, buhrandan çıkışın, sadece Keynes’in fikirleri sayesinde olduğu zannedilmiştir.

Ekonominin büyümesini sağladığı zannedilen önemli bir gurup, bankalardır.  Elbette bundan 100-150 yıl öncesinde, bankalar doğrudan üretimle daha çok irtibatlandıklarından, servetin yaratılmasında bazı faydaları olmuştur.

Ama son dönemlerde bankalar, servet yaratmıyorlar. Daha çok, var olan servetin el değiştirmesine vesile oluyorlar. Yani aslında pastanın büyümesini sağlamıyorlar. Aksine, büyütmedikleri pastadan, kendilerinin aldıkları payları artırıyorlar. Bütün dünyada ekonominin daraldığı korona salgını döneminde bile, bazı istisnalar hariç, en çok kâr açıklayanlar bankalar oldular.

Diğer yandan, bankalarla organize olarak çalışan ve ekonomist olarak bilinen borsa simsarları için de, aynı şey rahatça söylenebilir. Dünya ekonomisinin durumu irdelendiğinde, borsa simsarlarının bir başka özelliklerini daha görmekteyiz. Karl Marks’ın adının duyulmasına sebep olan 1873 Viyana Borsası çöküşü, 1929 Büyük Buhranı, 2008 büyük ekonomik çöküşü gibi ortamları hazırlayanların başında, borsa simsarlarının geldiği görülmektedir. Ekonomik çöküşlerin en başta gelen sebebi, bankacıların ve bilhassa borsa simsarlarının açgözlülükle davranarak, halkı kandırmalarıdır.

Peki, bankacılar ve simsarlar nasıl bir ücret almaktadırlar. Dünya ortalamasının üzerinde maaş aldıkları kesindir. Yüksek maaş alabilmek için; doktor, mühendis, öğretim üyesi olmak için uğraşmaya gerek kalmamıştır. İyi bir ekonomi kâhini olmak yeterlidir. Ekonomik kâhinliği televizyonlar aracılığıyla yapanların kazançları, daha da fazla olmaktadır.

Ekonomistler için, kâhin sözünü ifade eden ben değilim. Ekonomist John Kenneth Galbraith’in kendisidir. Galbraith, anlattıklarının sonunu şöyle bağlamıştır: “ekonomik tahminlerin tek amacı, astrolojiye saygı kazandırmaktır.”

Çok yüksek maaş alan ekonomistler, dünya insanlığının içine düştüğü ekonomik buhrandan da, maddeten etkilenmemişlerdir. Sadece başkalarına yaptıkları tavsiyelere gerçekten inanarak, kendileri de o yönde yatırımlar yapan bazı ekonomistler, zarara uğramışlardır. Ama onlar dâhil, hepsi çalıştıkları borsa şirketlerinden yüksek maaş almaya devam etmişlerdir. Yatırım bankası Goldman Sachs’ın, 2008 Dünya Ekonomik buhranının gölgesinde 2009 yılında, çalışanlarına ödediği ikramiyeler, dillere destandır. Bilindiği gibi, Goldman Sachs çalışanları, başkalarına yol göstererek, insanların, kredi veya borsadan bir kâğıt parçası almalarını sağlamışlardı. Ama 2009 yılında insanların önemli bir bölümü aldıkları kredilerini ödeyememişlerdi. Fakat insanları yanlış yönlendiren Goldman Sachs çalışanlarının aldığı ikramiyeler, dünyanın en yoksul 224 milyon insanının gelirine eşitti. Muhtemeldir ki, çalışanların hiçbiri, bu ikramiyeleri hak etmediklerini düşünmemişlerdir. Eğer böylesine vicdanlı birileri olsaydı, basın aracılığıyla kendi reklâmlarını yaparlardı.

ABD’nin, 1987-2006 yılları arasında merkez bankası FED’in başkanlığını yapan ve efsanevi olarak anılan Alan Greenspan, 2011 yılında, 2008 deki krizi neden göremediği sorulduğunda, kendisinde hiçbir eksiklik görmeyerek, emlak piyasasındaki fiyat şişmelerini suçlamıştı. Bununla da yetinmeyerek, ileride de böyle krizler olabileceğini söylerken, krizlerin sebebi olarak, insan doğasını göstermişti.

Hâlbuki 2008’deki ekonomik buhranı, yıllar öncesinden gören ve söyleyenler de vardı. Ekonomist Nouriel Roubini bunlardan birisiydi. Wall Street’ten James Grantda, 2005 yılında, FED’in finans tarihinin en büyük kredi balonlarından birinin oluşturulmasında payı olduğunu yazmıştı. Burada ismini zikretmediğim daha birçok insan uyarılarda bulunmuştu.

Bütün bunlardan anlaşılan o ki, ekonomiyi biliyoruz diye ahkâm keserek en iyi maaşları alanlar, somut bir değer oluşturamayanladır. Ayrıca bu kişilerin çok büyük çoğunluğu, kendileri kazanmaya devam ederken, maddeten mahvına sebep oldukları insanların hallerini görüp, vicdan azabı bile duymayacak kadar duyarsızlaşmışlardır.

Bankalarda ve ekonomiyi yönettiklerini zanneden guruplarda oluşan bu yüksek ücretler, bir başka yanlış algılamaya yol açmıştır. Kendileri çok para aldıkları için, yaptıkları işi de çok değerli gibi görmeye başlamışlardır. Bununla da yetinmeyerek, kendilerini çok değerli bir iş üretiyor zannetmektedirler.

Yüksek maaş alan bu kişilerle ilgili olarak en güzel açıklamayı yapan, finans profesörü Raghuram Rajan idi. 2005 yılında ekonomi ve politikanın üst düzey yöneticilerine bir sunum vermişti. Buradaki konuşmasında, bankacı ve borsa simsarlarının ücretlendirilme şeklinin, onları çok fazla risk almaları için cesaretlendirdiğini ve küresel finans sistemini ciddi biz krize karşı savunmasız bıraktığını söylemişti. Konuşmasından üç yıl sonra, dediği kriz gerçekleşti.

İlginç olan, ekonomistlerin, ekonomik buhranlardan neredeyse hiç ders almadan, aynı ücret politikasıyla ve benzer riskli ürünler oluşturarak devam etmeleridir. Artık durum, tavuk-yumurta konusuna dönüşmüştür. Ekonomi çalışanları; başkalarının zarar görmelerinin sebebini “insan doğası” olarak gördükleri için mi yüksek kazanç sağlamayı sürdürmektedirler, yoksa yüksek kazanç sağladıkları için mi insanların zarar etmelerinin sebebini “insan doğası” olarak görmektedirler bilemiyoruz.

Eğer bütün dünya, servet üretimi ve paylaşılması konusunda birlikte bir çözüm üretimine gitmezse, ilk baskısını 2002 yılında yaptığım Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli eserimde yazdıklarımın gerçekleşmesi ihtimali kuvvetlidir. Kitabımda, benden önce bu konuda fikir yürütmüş insanlardan da istifade ederek, durumu şöyle ifade etmiştim:

“Sanal, yani hayali ekonomi ile gerçek, yani üretici ekonomiyi uzlaştırmak zorundayız. Sanal ekonomide aklın, mantığın, duyarlığın yeri yoktur. Dolayısıyla, sanal ekonomi, insanlığın geleceği için, çok tehlikeli hale gelmektedir. Sanal ekonomide hayali değer yaratarak kazananlar büyüdükçe, birbirleriyle birleşiyorlar. Birleştikçe karşı konulamaz oluyorlar. Böyle giderse, hem insanlar hem de devletler, hayali değer yaratıcılarının oyun alanı olmaktan ileri gidemeyecekler.”

Kitabımda bu gibi tespitleri yaptıktan sonra, çözüm önerilerimi de yapmıştım.  Tekliflerimin küçük bir bölümünü de, kitabımdan aynen alıntı yaparak, bu sitede 30 Ocak 2016 tarihinde “Maliye ve Vergi Politikalarında Çözüm Önerileri” başlığı altında yayınlamıştım.

Okuyucularımın içerisinden, başka birçok hususta olduğu gibi, bu konuda da daha kapsamlı ve gerçekçi çözüm önerileri geliştirenlerin çıkacağına inanıyorum.

Ben de, okuyucularımın irdelemelerine sunmak üzere, bu konuda kitabımda yazdığım diğer çözüm önerilerini, zaman içerisinde, bu sitede yayınlayabilirim. Makale kapsamına göre çok uzun olan tekliflerimin, kısaltarak yayınlasam bile, birkaç bölüm olacağını şimdiden ifade etmek isterim.

Ancak bu defa, okuyucularımdan farklı bir beklentim de olacak.  Benim yayınlayacağım çözüm önerilerim, genel anlamda, mevcut yapının kusurlarını düzeltebilme yönündedir. Hâlbuki biz, güzel bir gelecek oluşturmak için çaba sarf edeceksek, daha kökten çözümler için fikri istişarelerde bulunmalıyız.

Aksi takdirde, mevcut sistemin kaleleri olan bankalar ve ekonomistler ile onlarla birlikte kazanan avukatların, muhasebecilerin önemli bir bölümü, bizim çözüm önerilerimizin gerçekleşmesinin önüne geçerek, tekrar kendi kazan-kazan sistemlerini kurabilirler. Böyle olunca, gayretlerimiz boşa gidebilir veya çözümlerimiz kısa süreli olur.

Bu yazı Ekonomi kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.