KİTLE İLE HALK ARASINDAKİ FARK

KİTLE İLE HALK ARASINDAKİ FARK

 

Kitle terimi genel anlamda, bazen topluluk bazen de halk tabiri yerine kullanılır. Köy ve kasaba yaşamında kitle yoktur. Bu terim, şehirlere göç başladıkça ve şehirler büyüdükçe ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, ülke içerisinde yaşayan halkı tanımlamak için kullanılmıştır.

Hâlbuki kitle ile halk arasında fark vardır. Köy ve kasabada yaşayanlar halktır. Çünkü onların ortak değerleri vardır. Köydeki bireyler bu değerlere katılım sağlarlar. Bu katılımlar çoğunlukla içten gelen bir rıza sonucu oluşur. Dolayısıyla bu katılımlar bir taraftan bir ittifak içerir, diğer yandan, tam olmasa bile, fertlerin özgürlüğü vardır.

Kitleler ise, sadece bazı ihtiyaçları ve bazı ortak bakış açıları dolayısıyla bir araya gelmiş insanlardan oluşur. Dolayısıyla kitle içerisinde bulundukları sürece, bireylerin özgür düşünceleri yok gibidir. Bu sebeple, özgür olmayan fertlerin bir araya gelmesiyle oluşan kitlenin de şahsiyetinin varlığı düşünülemez.

Takdir edileceği gibi, kişiliksiz topluluklar kolay idare edilirler ve kolayca yönlendirilirler. Çünkü artık kitle içerisindeki insanlar, tek tipleşmişler ve sanki insan güruhu haline gelmişlerdir.

Bazı durumlarda ise, bizim değerlendirmemiz açısından bakılınca halk olduğu düşünülen guruplar bile, kitle anlayışına sahip olmuşlardır. Bu duruma verilebilecek güzel bir örnek Japonya’dır. Japonlara, imparatorlarının güneş tanrıçasının oğlu olduğu öğretilmiştir. Bununla da kalınmayarak, Japonya’nın bütün dünyadan önce yaratıldığı inancı aşılanmıştır. 1945 yılındaki acı yenilgiye kadar bu durum devam etmiştir. Bu yıla kadar, köy ve kasabalarda yaşayan insanlardan başka, üniversitelerde bile konu bu şekilde anlatılmıştır. İşin ilginç yönü, bu anlatılanlar o kadar yaygın olunca, inananların sayıları da çok fazla olmuştur. Benzer anlayış, komünist sistemle yönetilen ülkelerin, kendi liderlerini övmek için geliştirilmiştir.

Kitle ile halkı ayıran bir başka unsur daha vardır. Kitleler, icracılar ve izleyiciler olarak iki guruba ayrılır. Kitlelerde icracılar başkalarıdır. Bunlar da çok küçük bir azınlıktır. Bu küçük gurubun yaptıklarını izleyenler ise, kitlenin ana gövdesini oluştururlar. Kahir çoğunluğa sahiptirler.

Hâlbuki biraz öncede belirttiğimiz gibi halk iki guruba ayrılmamıştır. Halkı icracılar ve izleyiciler olarak, net bir şekilde, ikiye ayıramayız. Hemen herkes, hem icracı hem izleyicidir. Yani herkes katılımcıdır. Köy ve kasabalarda düzenlenen şenlikler, düğünler, cenaze törenleri ve diğer etkinliklerde, hemen her insan kendi özgür davranışını göstererek, etkinliğin içerisinde yer alır. Bu sebeple aynı kişi, bazen icracı bazen izleyici konumunda, kendi özgür iradesiyle, yer alır. Dolayısıyla, halk diye nitelediğimiz topluluklarda olduğu gibi, önceden paylaşılmış roller yoktur.

Bilindiği gibi, basın, radyo ve televizyon (genel olarak medya), kitle iletişim araçları olarak tanımlanırlar. Otobüs, tren, gemi, uçak gibi vasıtalar da, kitle ulaşım araçlarıdır. Aslında gerçek uygulama da, bu tanımlara çok uygundur. Çünkü bir tarafta medyada yazan ve programlar yapan küçük bir azınlık vardır. Diğer yanda ise, bu programlara hiçbir müdahalesi olmadan, sadece izleyen büyün çoğunluk vardır. Kitle ulaşım araçlarında da benzer durum söz konusudur. Yolcuların tek özgürlüğü, tıpkı iletişimde medyadan birisini izleme kararı verme gibi, gideceği yeri seçme konusundadır. Çoğunlukla, bineceği aracı seçme ihtimali bile yoktur. Binilen aracın büyüklüğü yani binen insan sayısı arttıkça, içindekileri yönlendirmek daha kolaylaşır. Çünkü aracın içerisindekiler, aracı yönetenlerin kurallarına uymakla yükümlü hale getirilmiş ve genel izleyici konumuna indirgenmişlerdir.

Takdir edileceği gibi, medyanın insanlar üzerindeki etkileri her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle, medya kuruluşlarını yönetenler, kendi aralarında organize olduklarında, insanları istedikleri gibi yanıltabilmektedirler. Kolayca yanıltabilmelerinin bir başka sebebi daha var. Hayatlarında ders kitapları dışında doğru dürüst kitap okumamış olan insanlar, günlük yaşamlarında ortalama dört saat televizyon izliyorlar. Kitap okuduğu düşünülen insanların bile çoğunluğu, kitapları, ancak işe gelip giderken toplu taşım araçlarında okuyabiliyorlar. Bunların çoğunluğu işyerlerinde bilgisayar başında zaman harcıyorlar. Eve geldiklerinde ise, ya bilgisayar başında veya televizyon karşısında vakit geçiriyorlar. İşin ilginç tarafı, bu yaptıklarını da kültürel faaliyet olarak görüyorlar.

Oysaki televizyon ve bilgisayarlar, düşünmemize fırsat bırakmıyorlar. Bize kendi çözümlerini sunuyorlar. Bu çözümleri yepyeni bir şey öğrenmiş gibi görmemizi sağlıyorlar. Bilgisayar ve televizyon başında iken, kendi iç dünyamıza girerek tefekkür etmemiz, düşünceye dalmamız mümkün olmuyor. Aksine televizyonlar iç organlarımızı dinlememizi tavsiye ediyorlar. Ağrıyan bir yerimiz olup olmadığını dinleyerek, doktorlara yönlendiriyorlar. Her gün kendi iç organlarını dinlemeye alışınca, en ufak bir farklılıkta hemen telaşa kapılanlar artıyor. Diğer yandan filmler ve dizi şeklindeki filmler ile her insanın sahtekâr olabileceği imajı oluşturuluyor. Bir süre bu şekilde yaşayan insanlar, artık sadece tıp doktorlarına değil, filmlerden dolayı eşine, çocuklarına ve arkadaşlarına güvenemedikleri için ruh bilimi yaptıkları iddia edilen psikologlara gitmeye başlıyorlar.

Bu durum, kitle iletişim ve ulaşım araçlarındaki hızlı gelişmelerden dolayı, köy ve kasabalara da yayıldıkça, halk olarak niteleyeceğimiz ve ortak değerleri olan insanların ortak değerleri de yönlendirilerek tek tipleştirilmiş oluyor. Yani kitle haline geliyorlar. Dünya küreselleştikçe, neredeyse küreselleşmenin tesiri altına giren her yerdeki insanlar kitle haline dönüşüyorlar.

Eğer insanlar kitle haline dönüşürlerse ve menfaatinden başka bir şey düşünmeyen yöneticilerin eline düşerlerse, insanlığın geleceği için umutlarımız azalır. İnsanlığın istikbaline umutla bakabilmemiz için, toplulukları halk haline getirmenin gayreti içerisinde olmalıyız. İnsanların izleyici değil, katılımcı olmalarının yolunu açacak çalışmalardan birisi, sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu kuruluşlar ve buralarda çalışanlar, elini taşın altına koyma hususunda örnek oldukça, insanların aralarındaki ortak değerler artacaktır. Siyasi yöneticiler ve medya kuruluşlarının program yapımcıları içerisinden, insanlarla iç içe yaşayan ve onların dertleriyle samimi bir şekilde hemhal olanlar arttıkça, halk konumuna gelen insan sayısı artacaktır.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir