MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 4

MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 4

 

Mutezile Mezhebinin inanç esaslarını irdelemeye devam ediyoruz.

Üçüncü esas, va’d ve vaid, yani söz ve tehdit. Özetle, “her insanın yaptıklarının karşılığını, cennet ve cehennem olarak alacağı, kesinlikle af ve şefaatin olmayacağı” anlamındadır. Mutezileye göre, Allah’ın, dünyada iyilik yapanları mükâfatlandırması, günah işleyenleri de cezalandırması zorunludur. Çünkü Allah, vaadinden dönmez.

Mutezile yukarıda çok kısa aktardığımız bu temel görüşlerini kullanarak; iman, küfür, tövbe, kötülüklerin iyilikleri boşa çıkarması, iyiliklerin günahlara kefaret olması, sevap, şefaat, kabir azabı ve ahiret ahvâli gibi konularda fikir yürütmüştür. Ayrıca, bunların maddî varlıklara tekabül edip etmediği, büyük günah işleyenlerin cehenneme girdikten sonra oradan bir daha çıkmayacakları gibi konuları da ele almışlardır.

Bizim yorumumuz: Birkaç eser hariç, Mutezilenin kendi eserleri günümüze ulaşmamıştır. Bu konuyu araştıranların kullandıkları kaynaklar, Mutezile karşıtlarının veya sonradan konuyu ele alanların Mutezile hakkında yazdıklarıdır. Bu sebeple, kaynaklarda Mutezilenin fikri olarak yapılan açıklamalarındaki iman, küfür, tövbe gibi ayrıntılara mümkün olduğunca girmeyeceğiz. Çünkü bunların birçoğu, Mutezilenin gerçek fikri olmayabilir.

Mutezilenin savunduğu, “yapılanların karşılığının cennet ve cehennem olduğu” şeklindeki fikir, Kur’an’da sabittir. Ancak, af ve şefaatin olmayacağı konusunda, insanların net bir fikir belirtmeleri, kendilerini Tanrı yerine koymak anlamına gelir. Şöyle ki;

Zumer Suresi 39/44: De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır…”

Bakara 2/255 “ …İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir?..”

Meryem Suresi 87: “(O gün) Rahman’ın katında bir ahit almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.”

Enbiya 28; “Allah, onların (26ıncı ayete göre meleklerin) önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar (melekler), Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O’nun korkusundan titrerler.”

Enbiya 28’de dikkat edilmesi gereken husus, hitabın muhataplarının insanlar değil, melekler olduğudur. Melekler, Allah’ın dediklerinden dışarı çıkmayacakları için, Yüce Yaradan, onların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir denilmektedir. Eğer, melekler şefaat etmek isterler ve Allah da meleklere izin verirse, meleklerin de, Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmeyecekleri aşikârdır.

Demek ki, şefaat konusunda tek yetkili Yüce Yaradan’dır. Zaten, peygamberimiz Hz. Muhammed’e, Yüce Yaradan’ın şefaat yetkisi verdiği hususu Kur’an’da yoktur. Kur’an’a göre, melekler veya Allah’ın izin verdikleri şefaat edebilirler, ama kabul edip etmeme kararı, Yüce Yaradan’a aittir.

Bu dünyadaki af konusu ise, zaten tamamen Allah’ın yetkisindedir. Yüce Yaradan’dan başka af dileyebileceğimiz bir kapı yoktur.

Ahiret hayatındaki afla ilgili olarak aşağıdaki ayetler bize yol göstericidir.

Enam Suresi 6/27: Onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: “Ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık” dediklerini bir görsen!

28: “Hayır, daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı da ondan, yoksa geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeyi yapmaya dönerlerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar.”

28inci ayete göre, tek olan Tanrı, ayetlerini yalanladıkları için cehenneme atılmayı hak edenleri, dünyaya geri çevirmeyeceğini ifade etmektedir. Sebep olarak da onların yalancı olduklarını göstermektedir.

Yüce Yaradan’ın bu kararından anlaşılan o ki, ayetlerini yalanlayan bu kişilerin yalancılıkları genlerine iyice işlemiştir. Allah’ın huzuruna da bu genlerle gelmişlerdir. Dolayısıyla, tekrar dünyaya gönderilseler bile, genlerindeki bu bozukluk, onların yine aynı yanlışları yapmalarına neden olacaktır.

Bu ayetten alınacak hisse, dünyada iken tövbe edip, iyi işler yaparak, genlerimize güzel hasletler işlenmesine gayret etmemiz gerektiğidir.

Diğer taraftan, Enam Suresi 28’inci ayetteki bu kararın, sadece, Yüce Yaradan’ı inkâr ettikleri için cehenneme girenlerin dünyaya döndürülme isteklerine karşılık verildiği açıktır. Dolayısıyla Allah’ı inkâr etmeleri nedeniyle değil de, işledikleri günahlar sebebiyle cehenneme atılanların ne kadar kalacakları hususu, tamamen Yüce Yaradan’ın yetki alanındadır.

Af hususunda irdeleme yapmamız gereken bir başka ayet;

Araf Suresi 7/19: (Sonra Allah, Âdem’e hitap etti): “Ey Âdem! sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”

Kur’an’a göre, Allah’ın koyduğu yasağa uymadığı için, Taha Suresi 115inci ayette “Biz, onda bir azim bulamadık” dediği Âdem, eşiyle birlikte cezalandırılarak cennetten kovulmuşlardır. Ancak, dünya hayatından sonra tekrar cennete alındıkları anlaşılmaktadır.

Muhtemelen, yaptığı hatayı anlayan Hz. Âdem, daha cennette iken Allah’tan af dilemiştir. Belki de Yüce Yaradan, hem af dilendiği, hem de dünyaya gönderilerek cezalandırılmasını yeterli gördüğü için veya başka saiklerle, Hz. Âdem affedilmiştir. Affedilen Hz. Âdem, azimli olmaması henüz genlerine işlenmeden kovulduğu için, muhtemelen salih amel işlemiştir. Bu gayretleri sonrasında, kendisine verilen peygamberlik görevini başarıyla ifa etmiştir.

Hz. Âdem’in dünyadaki çalışmalarında gösterdiği bu başarının, önce kendisine ait olduğunu, sonrasında onun güzel davranışlarını gördüğü için, Allah’ın desteklemesinde olduğunu düşünüyorum. Sebebi ise, Hz. Âdem’in bu dünyaya gönderilişinde, geçmiş bütün bilgilerinin sıfırlandığına inanmamdır. Çünkü bilgilerini sıfırlamadan göndermenin, Yüce Yaradan’ın, kullarına davranışındaki adaletiyle bağdaşmayacağı inancındayım.

Takdir edileceği gibi, tövbe edenlerin, cennette mi, cehennemde mi olduğunu biz bilmiyoruz. Biz sadece, Kur’an’a göre fikir yürüterek, tövbe ettikten sonra, Allah yolunda güzel işler yaparken vefat edenlerin, cennette olduklarına inanıyoruz. Ama kimsenin içini ve bazı yaptıklarını bilemeyeceğimizden, kimin iyi işler yaparak hayatını tamamladığını bilemeyiz.

Sonuçta, bizlerin, af ve şefaat yoktur, ya da vardır dememizin Kur’an’da karşılığı yoktur. Yetki, tamamen, bizim bilmediklerimizi bilen, bizim görmediklerimizi gören, bizim duymadıklarımızı duyan ve en adil olan Yüce Yaradan’ındır.

Bu yazı Cemaat kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.