OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 3
Makalemizin bu bölümünde, Devletin ömrüne olumlu yönde etki yapan iç sebepleri irdeleyeceğiz.
Sebeplerin önemlilerinden biri, devlet yönetimindeki adalet uygulamasıdır. Bilhassa küçük bir beylik halindeyken, Şeyh Edebali’nin de etkisiyle, diğer Türk beyliklerine göre daha mutedil davranmışlardır. Bu anlayış, beylik büyüdükçe de devam etmiştir. Devlet, bütün tebaasına eşit davranmıştır. Yönetimin bu adaletli tavırları, Bizans tekfurlarının idaresinden memnun olmayan insanların bir kısmının, Osmanlı Beyliğini tercih etmesine vesile olmuştur.
Diğer taraftan, Osmanlı Beyliği enerjisini, diğer Türk beyliklerine değil de, yabancı düşmanlara yöneltmiştir. Bu yöneliş, diğer beyliklerdeki alperenlerin, dervişlerin, abdalların ve ahilerin Osmanlı Beyliğiyle birlikte hareket etmesine sebep olmuştur. Halkın önderleri konumundaki bu insanlar, Haçlı Seferleri ve Moğol akınlarıyla sönmeye yüz tutan fetih heyecanının, yeniden yeşermesine vesile olmuşlardır. Bilhassa Balkanların fethi sırasındaki ve sonrasındaki çalışmalarda, bu yapıdaki insanların çok ciddi faydaları olmuştur.
Bir başka neden de, devletin başındakilerin, hem diğer yöneticilerin, hem de halkın içerisinde sınıf oluşumuna izin vermemesidir. Bazı insanların çok zenginleşerek halkı ezmeye kalkışması baştan engellenmiştir. Kimsenin aşırı zengin olmasına müsaade edilmemiştir. Adaleti tesis eden kadıların yetkileri, diğer askeri görevlilere göre daha fazlaydı. Bu aşırı yetkilerine rağmen, adaletsizlik yaptığı tespit edilen kadılar da, derhal cezalandırılmışlardır.
Bilhassa, yeni fethedilen ve sınırdaki yerlerde önemli görevlere, o bölgenin insanları arasından atama yapılmıştır. Bu yerel yöneticilerin içerisinden de, halka zulüm yapanlar olmuştur. Böyle davrandığı belirlenen yerel yöneticiler de, derhal cezalandırılmışlardır. Bu uygulamalar, bölge halkında devletin adilliğine güveni sağlamıştır ve devletin ömrüne olumlu etki yapmıştır.
Osmanlı Türk Devleti yöneticileri, tebaa arasında ayrım yapmamışlardır. Benzer şekilde, Türk olan halk da, “devletin sahibi biziz” diye kibirlenmemişler, diğer soylardan olanlara karşı baskı kurmamışlardır. Aksine, genelde hoşgörülü davranmışlardır. Avrupalıların çoğunda, “öteki” anlayışı vardır. Ama Türklerde, “öteki” yoktur. Gayrimüslimler bile, “öteki” değildir. Bu anlayıştan dolayı, Müslüman olmayan halk da, kendilerini devletin bir ferdi olarak görmüşler ve kendilerini “Osmanlı” olarak addetmişlerdir. Bu durum, devletin ömrünün uzamasına olumlu etki etmiştir.
Osmanlı Türk Devleti, hoşgörüyü evrenselleştirmiştir. Tıpkı ataları olan; Hun, Göktürk, Selçuklu devletleri gibi hoşgörülü davranmışlardır. Bu anlayış, halk nezdinde devletin “Kerim Devlet” olarak algılanmasına sebep olmuştur. “Kerim Devlet” anlayışı da devletin ömrüne olumlu katkı yapmıştır.
Devletin yöneticilerinin davranışlarındaki bir başka güzel özellik, genel olarak, itidalli olmalarıdır. Yöneticilerdeki itidalli davranış, aslında halktaki anlayışın bir yansıması şeklindedir. Bilhassa Türk olan halk; sakin, az konuşan ve kendi işiyle ilgilenen bir yapıda olmuştur. Günlük yaşamında heyecanlı ve kavgacı bir tutum sergileyenler, halk içerisinde küçük bir azınlık olarak kalmışlardır. Halk arasından bazılarının şirretlik göstermesi veya hırsızlık yapmayı âdet edinmesi ya da halk arasına nifak sokmaya çalışması durumunda, valiler ve kadılar çözüm üretmişlerdir. Böyle şirret insanlara, başka şehirlere göç cezası vermişlerdir. Bazen de eşeğe veya ata ters bindirip, yular yerine kuyruğunu tutturarak, halkın görmesi için bütün şehri dolaştırma gibi, küçük düşürücü cezalar vermişlerdir.
Başka şehre göç cezası verilenler, gittikleri yerin idari amirlerince ıslah oldukları anlaşılana kadar geri dönememişlerdir. Çünkü şehirlerarası seyahat edebilmek için insanlar, “mürur tezkeresi” yani seyahat sertifikası almak zorundadır. Bu belgeyi, mahalle imamı aracılığıyla kadılardan alan insanlar bile, gittikleri başka bir şehre yerleşemezlerdi. Devlet yönetiminin kurduğu bu sistem, halkın günlük yaşamında huzurlu olmasına ciddi katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla, devletin ömrü üzerinde olumlu etki etmiştir.
Devletin ömrüne olumlu katkıda bulunan bir başka sebep de, hanedan üyelerinin yetişme tarzları ve anlayışlarıdır. Hanedan mensupları, iyi eğitim alırlardı. Ahlâklı ve mütedeyyin olmalarına gayret edilirdi. Tarihi ve dini bilgilerle birlikte savaş sanatları ve yöneticilik eğitimi mutlaka öğretilirdi. Bu uygulama,1600’lere kadar daha etkindi. Fakat savaş sanatı ve yöneticilik eğitimi seviyesi azalsa da, tarihi ve dini eğitim, devletin yıkılışına kadar sürmüştür.
Hanedan mensuplarının diğer bir ortak özellikleri de, halka tepeden bakmamalarıdır. Aksine, halka yakın davranırlardı. En çok eleştirilen sert padişahlar bile, halka karşı kibirlenmemişlerdir. Halka, genelde, mutedil ve hoşgörülü olmuşlardır. Hanedan üyelerinin bu tavırları da, devletin ömrünün uzamasına tesir etmiştir.
Bir başka neden, Türklerin devlet müessesesine bakışlarıdır. Türklerde devlet, adeta kutsal bir kurumdur. Yöneticilere karşı başlayan isyanlar, devlete isyana dönüşmemiştir. Bu anlayış, Yeniçerileri de etkilemiştir. En asi oldukları anlarda bile, devletin en tepesindeki padişaha dokunmamışlardır. Sadece kendi Yeniçeri teşkilatlarını ortadan kaldırmayı düşünen Genç Osman ve III: Selim’e saldırmışlardır. Onların ölümü sonrasında da, yine, aynı Osmanlı sülâlesinin bir üyesini padişah olarak tanımışlardır. Bu anlayış da, devletin iç kargaşalara sürüklenerek parçalanmasının önüne geçmiştir. Böylece devletin ömrü, her türlü zayıflamaya rağmen uzamıştır.
Devletin ömrünün uzun olmasındaki etkenlerin aklımıza gelenleri aktardık. Bütün bu aktardıklarımızın devletin yapısına yansımasının olumlu katkıları olmuştur. Bu durum Devletin halk arasında güzel bir imajının olmasını sağlamıştır.
Bu imaj şöyledir:
“Osmanlı Türk Devleti ‘soylu’dur, ama insanlara tepeden bakmaz. Devlet ‘muhteşem’dir, fakat insanları ezmez. Osmanlı ‘büyük’tür, ama insanları ürkütmez.”
Devletin uzun yaşamasında, Devletin bu imajının da önemli bir etkisi olmuştur.
Bilhassa Osmanlı Devletinin yükseliş dönemine kadar, Padişahlar ve yöneticiler, tebaanın, Allah’ın kendilerine emaneti olduğunu düşünürlerdi. Bu düşünce, sadece Müslüman halk için değil, gayrimüslim olanlar için de geçerliydi. Bu sebeple de yöneticiler, tebaanın refahı, huzuru, güvenliği konusunda hassasiyet gösterirlerdi. Ülke içerisinde mal bolluğunu sağlamak için ithalâttan daha az, ihracattan daha çok vergi alınırdı. Bununla da yetinilmezdi. Fiyatların halkın alım gücünü aşmaması için, narh sistemi uygulanırdı.
Tebaayı Allah’ın emaneti olarak gören yöneticiler, halktan insanların, yöneticilerle ilgili olarak verdikleri şikâyet dilekçelerini mutlaka dikkate alır, gerçeği araştırırlar ve gereğini yaparlardı. Bu anlayış yükselme devrinden sonra da genel anlamda devam etti. Nitekim 1894 yılında merkezi hükümete, Dersaadet’e, Musul Vilayetinden gönderilen Şii iki kardeşin dilekçe kayıtlarına bakıldığında, yıkılışa yakın dönemde dâhi, tebaadan insanların şikâyet dilekçelerine benzer önemin verildiği anlaşılmaktadır. Dilekçelerin Şurayıdevlette kabul görmesinin sebebi, mülki idare ile hukuki idarenin yetkilerinin birbirinden ayrılmış olmasıdır. Yani günümüz anlayışıyla, yargı ve yürütmenin ayrı ellerde olmasıdır.
Osmanlıda, devlet ve halk bütünleşmiştir. Vakıflar ve tarikatların pek çoğu, insanların sıkıntıları için çözüm üreten yerlerdi. Tasavvuf anlayışı, bilhassa devletin gerilediği dönemlerde, özel hayatında büyük acıları yaşayan ve sıkıntıya düşmüş çilekeş insanları, hayata bağlamaya yarıyordu. Halkın sabretmesine katkıda bulunuyordu.
Osmanlı Türk Devleti, döneminin en uzun yaşayan en büyük devleti olmuştur. Hem de, önceki makalelerimizde aktardığımız ülke dışındaki ve devletin içindeki bütün olumsuzluklara ve kendi ordusunu yine kendisinin isteyerek yok etmesine rağmen, uzun yaşamıştır.
Hazır cevap oluşu ve nüktedanlığıyla ünlü olan ve Hariciye Nazırlığı ile Sadrazamlık yapmış Keçecizade Fuat paşaya atfedilen bir söz, bu durumu çok güzel anlatmaktadır. Muhtemelen 1867’de sefirlerle sohbet sırasında, İngiliz sefiri, Fuat Paşa’ya alaycı bir tavırla “dünyanın en güçlü devleti hangisidir” diye sorar. Paşa, hiç düşünmeden “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye” der. Sefirlerin gülüştüklerini görünce; “Ne gülüyorsunuz? Yıllardır, siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz, ama bir türlü yıkılmıyor.”