OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1

OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1

 

Osmanlı Türk Devleti, çağdaşlarının arasında en uzun süre yaşayan ve ciddi bir medeniyet oluşturmuş en büyük devlettir. Uzun süre ayakta kalmasının, hem dış, hem de iç sebepleri vardır. Gerek dış ve gerekse iç sebeplerin, olumlu yönde olduğu gibi olumsuz yönde etkileyenleri vardır. Coğrafi sınırlarının genişliğinden dolayı Rusya ile karşılaştırılma yapılması, elma ile armudun karşılaştırılması gibidir, yanlıştır. İki seri halindeki yazımızın tamamını okuyanların, bu gerçeği daha net algılayabileceklerini düşünüyoruz.

Önce dış nedenleri irdelemeye çalışalım. Dış sebeplerin olumsuz etkileyeni, yani devletin ömrünü kısaltanı, 1492 keşifleri sonrasındaki gelişmelerdir.

Paul Kennedy’nin ifade ettiği gibi, 1500’lü yıllarda Avrupa’nın üç asır sonra zirveye çıkacağını söyleyen bir kâhin olsa, deli diye hapse atarlardı. Çünkü geniş ovalara sahip Doğu Avrupa, Türklerin egemenliğindeydi. Batı Avrupa, dağlık arazilerin çokluğu ve nüfusunun fazlalığından dolayı fakirlik içerisindeydi. Fakirliğin tetiklediği cahillik, Orta ve Batı Avrupalıların sürekli birbirleriyle savaşmalarına neden oluyordu. Tabiri caizse, birbirini sürekli boğazlamaları sebebiyle perişan haldeydiler. Bu yoksulluk, Doğu’nun zenginliği hikâyeleriyle birleşince, doğuya gitme, Hindistan’a giderek zenginliğe ulaşmayı en önemli hedef haline getirdi.

Bilindiği gibi, önemli bir olayın vuku bulması için, 5-6 sebebin bir araya gelmesi gerekir. İşte 1492’de İspanya’da bu şartlar bir araya geldi. Kristof Kolomb, Hindistan’a gitmek için denizden sadece üç gemiyle yola çıktı. İki üç ay sonra bazı adalara rastladı. Daha sonra bu bölgeye üç sefer daha yaptı. Keşfettiği adaları Hint adaları, yerlileri Hintli zannetti. Bu sebeple İspanya Kralı tarafından 1492-1499 arasında, Hint Adaları Valisi olarak görevlendirildi. Bu dönemde yerlilere karşı vahşi davranışlarından dolayı suçlandı. Görevden alındı. Fakat işin en ilginç tarafı, ondan sonra bölgeye giderek neredeyse bütün kıtanın keşfini yapanlar, yerlilere karşı, Kolomb’dan daha gaddar davrandılar. Hattâ Kilise bile, bazı istisnai papazlar hariç, bu vahşete onay verdi.

Sadece üç gemiyle, birkaç ay denizde dalgalarla boğuştuktan sonra ayak bastıkları yerde katliam yapabilmelerinin sebebi, yerlilerin vaziyetleriydi. Avrupalılarda barut vardı, yerlilerde ise kılıç bile yoktu. Eğer yerliler de, Avrupalılar gibi baruta sahip olsalardı, Atlantik Okyanusunda yaptıkları uzum yolculukta kafaları bulanmış bir avuç insan, onlara ne yapabilirdi?

Keşfedilen toprakların büyüklüğünü gözümüzün önüne getirelim. Kuzey ve Güney Amerika ile Afrika’nın Cezayir ve Libya çöllerinden aşağıdaki büyük bölümü.  Keşifleri yapan ülkeler, İspanya ve Portekiz. Sonradan bunlara katılan ülkeler Fransa, Hollanda, Belçika ve İngiltere. Hepsinin toprak büyüklüğü, yeni keşfedilen yerlerin belki de yirmide biri kadar küçük. Yani kendilerinin yirmi katı bakir topraklar ve gariban insanlar.

Şimdi düşünelim. Yeryüzünde Amerika diye bir kıta ve Afrika’nın orta ve güneyindeki büyük bölümü olmasaydı, ne olurdu? Keşfe gidenler Hindistan’a ulaşsalardı, ne yapabilirlerdi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde donanmanın dörtte biri Kızıldeniz ve Umman Körfezindeydi. Hindistan’ın yukarısında Babür Türk İmparatorluğu vardı.

Ama keşifler sonrasında, o güne kadar dünyanın görmediği ve muhtemelen göremeyeceği bir mucize oluşmuş oldu. Amerika ve Afrika’nın varlığı, yerlilerin kılıçlarının, çoğunun ise okunun bile olmayıp sadece mızrağa sahip olmalarına karşılık, Avrupalılarda barut olması böyle bir mucizeyi oluşturdu. Keşifleri yapanlar, yeni ulaştıkları bölgelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini, sömürdüler.  Bu sömürüyü yaparken Avrupa’dan işçi getirmelerine bile gerek kalmadı, yerlileri köle gibi çalıştırarak zenginlediler. Böyle bir mucizenin gelecek yıllarda olması ihtimail yok gibidir. İleride, tamamen altın madeni olan bir gezegenin bile keşfedilmesi, bu kadar önemli bir mucize olmayacaktır.

İşte Batı Avrupalıların ulaştıkları bu mucize zenginlik, bütün Avrupa’nın karşısındaki tek güç olan Osmanlı Türk Devletinin aleyhine oldu.

Bir başka olumsuzluk, kısmen Osmanlı sultanı Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı bir taktik hatadır. 1525 yılında Moskova’ya saldıran Kırım Tatarları, Ruslardan barutla karşılık gördüler ve geri çekildiler. Bu andan itibaren Kırım ve Kazan hanlıklarının Ruslardan çekindikleri için yaptıkları yardım çağrılarını, Osmanlı Sultanı duymazlıktan geldi. Bu yıllarda Ruslar, Avrupa’dan barut almışlardı. Hanlıklarda ise barut yoktu. Moskova Knezi IV. İvan 1547’de kendisini çar ilan etmişti ve Korkunç İvan olarak tanınıyordu. Osmanlıda barut vardı ve en güçlü dönemindeydi.

Kazan Hanlığı, Osmanlı’ya elçiler göndererek, onların egemenliklerine girmek istediklerini iletti. Osmanlı Devletinin hedefi Avrupa idi ve Ruslar o dönemde henüz bir tehlike olarak görülmüyordu. Belki de bu gibi nedenlerden dolayı, Osmanlı Devleti gücünü bölmek istememiş olabilir. Bu nedenle Kazan Hanlığının, Osmanlıya katılma teklifine sıcak bakılmadı. Ruslar, Osmanlının umursamazlığını görünce, Kazan Hanının bu isteğine kızarak, onların üzerine daha sert geldiler. Kazan Hanlığını işgal ettikten sonra, diğer Türk hanlıkların birbirlerini kıskanmalarından faydalandılar. Diğer hanlıkların teker teker Ruslarla işbirliği yapmaları sonucunda, onları da egemenliği altına alan Ruslar, çok güçlendiler. Sonunda, Osmanlı Türk Devletinin en güçlü ve daimi düşmanı oldular. Bu durum, 1492 keşiflerinden sonraki en olumsuz etken oldu.

Diğer bir olumsuz etken de 1789 Fransız ihtilâlinin oluşturduğu milliyetçilik ve hürriyet dalgası oldu. Milliyetçilik fikirleri, bilhassa, Hıristiyanlığın kurumları tarafından yayılıp desteklendi. Bu çeteler, sadece bölgedeki Müslüman Türklere saldırmadılar. Kendi soylarından olan insanları da öldürdüler. Bu yapıdaki ayrılıkçı çeteleri din adamlarının desteklemesi ve devletin halkı bu zalimlere karşı eskisi gibi koruyamaması, halkın devletin aleyhine geçmesine sebep oldu.

Şimdi de, Osmanlı Devletini olumlu yönde etkileyen dış şartları irdelemeye çalışalım. Sömürgeleri sayesinde zenginleyen Avrupa, zenginliklerini paylaşırken birbirleriyle hep rekabet içerisinde oldular. Aralarındaki bu rekabet ortamı, Osmanlı Devletinin lehine oldu. Osmanlı’nın topraklarına hiçbirinin tek başına sahip olmaması için, Osmanlı’yı savaşta yenen bir devletin önünü, diğerleri kestiler. Devletin yıkılmasını engellediler. Bilhassa 1815 Büyük Avrupa Barışı sonrasında, denizlerde tek büyük güç olarak kalan İngiltere, 1829’dan sonra Osmanlı Devletinin Ruslar tarafından işgal edilmesini birkaç defa engelledi.

Birbirleriyle rekabet halindeki Avrupa devletlerinden Fransa, Osmanlı Devletinin silah sanayinde ve eğitimde modernleşmesi için destek verdi.

Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde, Türklerin genişlemelerine olumlu etki yapan dış ortamlar vardı. Avrupa Hun Devletinin önemli katkılarıyla, Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra, Avrupa’da büyük bir devlet kalmamıştı. Kutsal Germen İmparatorluğu, tabiri caizse, kâğıt üzerinde idi. Küçük ve birbiriyle sürekli mücadele eden devletlerin olması, halka da adaletsizlik ve fakirlik olarak yansımıştı. Bu ortamda, Moğol ordusu Batu Han döneminde, kendisine “has” olarak verilen Harizm bölgesinden yola çıktı, Karadeniz’in kuzey bölgesindeki İdil Bulgar Türk Devletini egemenliğine alarak Altınordu Devletini kurdu. Sonra devam ederek, toplam iki yıl içerisinde 1241 yılında Split’e kadar ulaştı. Ama Batu Han, Ötüken’deki büyük han Ögeday’ın ölümünden sonra, büyük han olma hevesine kapıldı. Olamadı, morali bozuldu ve fetih hırsını kaybetti. Dolayısıyla, saldırıların devamı gelmemişti. Tabiri caizse, Avrupa kurtulmuştu.

Bir asır sonrasında ise, Osmanlı Türklerinin güneyden ilerleyişi sırasında, gittikleri yerlerde adaletle davranmaları, daha medeni olmaları, halkların Türklere karşı direncini kırıyordu. Hattâ bazen, kendi yöneticilerine tercih ediliyordu.

Diğer yandan, bilhassa 1300’lü yılların ikinci yarısında Avrupa’da görülen veba hastalığı, nüfusun önemli bir bölümünün ölmesine sebep olmuş ve halkı daha da fakirleştirmişti.

Türklerin Balkanlara gelişlerini görmelerine rağmen, zaten küçük olan Avrupa devletleri aralarındaki rekabetten dolayı birleşemiyorlardı. Birleşenlerin de sayısı az olduğundan ve fakir olduklarından, Türklere güçleri yetmiyordu.

Sonuçta, 1300’lü yılların ikinci yarısındaki Avrupa’nın bu ortamları Türklerin lehine oldu.

Olumlu etki yapan bir başka dış neden, Anadolu’daki ortam idi. Anadolu Selçuklu Devleti parçalanmıştı. Ortaya çok sayıda küçük beylikler çıkmıştı. Bunların en küçüğü Osmanlı Beyliği idi. Ama yer olarak konumu avantajlıydı. Üç tarafı diğer Türk beylikleri, bir yanı Bizans idi. Aynı durumda olan bir de Karesioğulları ve Candaroğulları beylikleri vardı. Ama Karesioğullarının bir tarafı Bizans’a ait Çanakkale Boğazı denizi idi. Denizi geçerek hücum etmek, o günün imkânlarıyla çok zordu. Kara sınırındaki, Marmara Denizi ile aralarındaki bazı Bizans topraklarını alsalar bile, komşusu Bursa güçlü kaleydi. Candaroğullarının Bizans tarafıyla sınırları çok kısa idi. Dolayısıyla ilerlemeleri zordu. Osmanlı Beyliğine komşu tekfurlar hem daha küçük topraklara sahip, hem de daha güçsüzdüler. Anadolu’daki diğer Türk beyliklerinin etrafı ise, diğer Türk beylikleriyle veya Türk devletleriyle çevriliydi.

Dolayısıyla Osmanlı beyliğinin konumu, savaşçılarını ve halkı hareketlendirmeye uygundu. Osmanlı beyliği yöneticilerinin, Şeyh Edebalı’nın da etkisiyle, diğer beyliklerden farklı olan düşünce ve ufuklara sahip olmaları da etkili oldu. Bu ortam, Candaroğulları ve Karesioğulları savaşçılarının da Osmanlı yönetimini desteklemesine de vesile oldu.

Osmanlı Beyliğindeki bu düşünce ve ufku, çok kısa olarak iç sebepler kısmında ele alacağız. Ancak, Osmanlı Devletinin yaşamına olumlu etki yapan dış sebeplerin değerlendirilmesinin, Şeyh Edebalı’nın öne çıkardığı Türk töresinin ve anlayışının uygulanmasıyla mümkün olduğu da bir gerçektir.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.