TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2

 

Tanrı’nın -yazarın aktardığı gibi- tapınılma ihtiyacı olmadığını, makalemizin ilk bölümünde yaptığımız irdelemelerle aktardık.

Şimdi  yazarın “Tanrı’nın böyle bir ihtiyaç içerisinde olsa dâhi, niçin sadece Kendisine tapacak kulları değil de, tüm evreni yaratmış olduğu” sorusuna mantıklı bir cevap bulmak için irdeleme yapalım.

Yazar kitabının ileriki bölümlerinde, hem tahmin olarak, hem de bilim insanlarının bazılarının ifadelerine dayanarak, evrende belki de milyonlarca yaşamın olabileceğini söylüyor. Ayrıca, milyonlarca yaşamdan bahsederken, böylesine büyük bir evrende sadece Dünyada yaşamın olmasının mantıksız olduğunu söylüyor. Yazarın bu inancıyla, yukarıda sorduğu soru birbiriyle çelişmektedir. Çünkü milyonlarca Dünya var ise, evrenin tahmin edilen büyüklükte olması zaten bir mecburiyettir.

Neden tüm evrenin yaratılmış olduğu sorusuna, yine bilimsel bulgulara dayanarak bir açıklama şöyle olabilir. Bilim insanlarının tespitlerine göre, bütün evrende var olan bazı sabiteler, oranlar gibi özellikler, evreni kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Bilim, galaksilerin hem kendi içlerinde, hem de aralarında etkileşim olduğunu söylüyor. Evrendeki simetrinin ise, başlı başına bir öneme sahip olduğunu ifade ediyorlar.

Şimdi bu bilimsel bulguların ışığında düşünelim. Milyarlarca yıldır süren ve hiç değişmeyen bir sistemin işlemesi için, büyük bir evrenin oluşturulması gerekmez miydi? Eğer Tanrı, sadece dünyayı veya yalnızca bizim güneş sistemini yaratsaydı ne olurdu? Diyelim ki Tanrı, sadece Dünyayı ve bizim güneş sistemini yarattı. Bu durumda, sistemin milyarlarca yıl ve Dünyadaki yaşamın belki de milyonlarca yıl devamını sağlamak için, Tanrı’nın sürekli müdahale etmesi gerekmez miydi? Sürekli müdahale edilecek bir sistem oluşturmak ve sadece bir yerde yaşam yaratmak, Tanrı’nın yüceliğiyle bağdaşır mıydı? Ayrıca, teknolojide ilerledikçe, insanların yıldızlar arası seyahat hedefleri olur muydu? Bütün evrendeki sabiteler, oranlar ve bilhassa simetri olmasaydı, bilim oluşur muydu?

Bilim insanlarının günümüzde henüz anlayamadıkları ve ulaşamadıkları çok fazla bilgiler olduğu açıktır. Dolayısıyla bilimde ilerlendikçe, yaşamlar için neden evren yaratıldı sorusunun cevabına, bilimsel olarak daha net ulaşılacaktır.

Bu soruyla ilgili olarak, sosyal ve psikolojik açıdan da bir cevap verilebilir. Bilindiği gibi, günümüzde bilimdeki ve teknolojideki ilerlemeler, süper bilgisayarlar ve yapay zekâ yapmamız, aslında Tanrı’nın bize verdiği akıl ve yazılım sayesinde olmaktadır. Ama bilimde son dönemdeki ilerlemelerin hızı, biz insanların kendilerine fazla güvenmelerine sebep olarak yanılgıya düşürmektedir. İnsanlar, ulaştıkları bu bilgilere ve zenginliklerine güvenerek, bilimi bir din, kendilerini Tanrı gibi görmeye meyletmektedir. İşte Tanrı, hem mikro nano ölçeğinde varlıklar yaratarak, hem de makro ölçekte milyonlarca samanyolundan oluşan evreni yaratarak, insanların hadlerini ve yerlerini bilmeleri için bir ortam oluşturmuş olamaz mı?

Yazarın bir başka ifadesi de şöyle: “Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü olduğu için, insan Tanrıdır demek ne denli doğru ise, Tanrı insandır demek de o denli yanlıştır.”

“Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü olduğu” sözü bilim insanlarınca da uygun görülmemiştir. Bilim insanlarının bu konuyla ilgili düşünceleri şöyledir: “Evrenin başıboş bırakılmadığını, yani Evrenin, kökü Tanrı’nın aklında bulunan akılcılığını ve anlaşılabilirliğini gösteren şey, bilim insanlarına göre, doğa kanunları değil, simetridir. Simetri, bir nesne ya da sistemin, bir şekil değiştirme karşısındaki değişmezliğidir. Peki, evrendeki bu simetrinin kökü Tanrı’nın aklında ise, bu fikir evrenin yaratıldığının ve sürekli denetim altında tutulduğunun bir göstergesi değil midir?”

Einstein “evrenle ilgili en anlaşılmaz şey, anlaşılabilir olmasıdır” demiştir. Tanrı’nın yarattığı kulları olan biz insanların anlayabilmesi için, sabiteler, oranlar ve simetri oluşturarak evreni yaratan Tanrı’nın, evreni denetim altında tutması mantıksız mıdır?

Demek ki evren, Tanrı değildir. Evren de, evrendeki; akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar da, Tanrı’nın yarattığı ve denetimi altında tuttuğu varlıklar silsilesidir.

Diğer yandan yazarın “Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümüdür” sözü eksiktir. Çünkü evren ile Tanrı’nın katı farklı şeylerdir. Bu sitede yayınladığımız bazı makalelerde Kur’an’dan yaptığımız alıntılarda görüldüğü üzere, melekler ile cennet ve cehennem Tanrı katındadır ve evrenden farklıdır. Kur’an’dan anladığımıza göre, muhtemelen önce evren, sonra Katındaki melekler yaratılmıştır. Sonra evrendeki canlılar ve akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar oluşturulmuştur. Evrendeki bu varlıklarla birlikte, Kendi katında cennet ve cehennem oluşturulmuş olabilir.

Diğer yandan, Kur’an’dan anlaşıldığına göre kıyamet, bütün evrende kopacaktır. Kıyamet koptuğunda, evrende yarattığı akıllı, şuurlu, duygulu varlıkların -en azından insanlar ve cinlerin- ruhları ve melekler Tanrı katında toplanacaklardır. Evrende yarattığı kullardan kimisi cennete, bazısı cehenneme gireceklerdir. Gerek melekler ve gerekse evrende yarattığı bütün kulları, Tanrı katında yaşamaya devam edeceklerdir. Hâlbuki kıyamet sonrasında evren tamamen yok olmuş olacaktır. Dolayısıyla yazarın anlatımındaki “Tanrı, evrenin tümüdür” sözü geçersizdir. Evren de, Tanrı’nın yarattığı varlıklar silsilesinin bir parçasıdır.

Bütün bunlar, Tanrı’nın muhteşem bir sistem kurduğunun göstergeleridir. Demek ki, hem Tanrı katındakiler, hem evrende bizler gibi yarattığı kulları ve hem de evrenin tamamı, muhteşem bir sistemin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Tanrı katındakiler, evren ve evrendeki yaşamlar, Tanrı’nın muhteşemliğinin ve varlığına inancın göstergeleridir. Ama Tanrı bunların tümü değildir, Kendisi bütün bunların yaratıcısıdır.

Gelelim kitaptaki bir başka ifadeye. Yazarın da belirttiği gibi, “Tanrı insandır” demenin yanlışlığı ortadadır. Bu nedenle biz, yazarın “insan Tanrıdır” sözünü irdeleyeceğiz. Tanrı, yarattığı akıllı, şuurlu, duygulu varlıklara, Kendisinin özelliklerinden bazı yansımalar vermiştir. Kullarına, Kendi ruhundan üflemiştir. Yüce Yaradan’ın kullarına Kendi ruhundan üflemesini, İsmail Hakkı Bursevi şöyle yorumlar: “Allah, insanı, Kendi zatının sıfatlarının suretinde; hayat sahibi, çekip çeviren, işiten, gören, bilen, güç sahibi, konuşan ve iradesi olan bir varlık olarak yaratmıştır.”

 Ancak bu durum “insan Tanrıdır” demenin doğruluğunu hiç göstermez. Her insanın içerisinde evliyalık da, eşkıyalık da vardır. Aralarında ince bir çizgi vardır. Bir öfke veya bir büyük menfaat, evliya gibi Tanrı’ya ulaşmaya çalışan birinin, eşkıya gibi davranmasına sebep olabilir. Çünkü Tanrı’nın bize verdiği güzel vasıflara rağmen, bizde olan ama Tanrı’da olmayan nefis yani bencillik, insanın, Tanrı’dan yansımalara sahip olsa bile, Tanrı olarak görülemeyeceğinin delilidir. Tanrı, bize verdiği özgürlüğü dengelemek için, bize nefis vermiştir. Yüce Yaradan’da nefis yoktur. Nitekim Tanrı, hiçbir zorlama olmamasına, tek ve karşı konulamaz güç olmasına rağmen, makalemizin birinci bölümünde Kur’an’dan örneklerle aktardığımız gibi, Kendi özgürlüğüne Kendisi sınırlama getirerek yüceliğini taçlandırmıştır.

Yazarın dini anlatımlarla ilgili fikrini inceledik. Şimdi yazarın, Ekzoterik doktrinlerin amacı hakkındaki fikrine gelelim. Bu konuda şöyle demektedir: “Ezotorik doktrinler ise, Tanrının tek amacının Kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmektedir…Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır…Tanrısal bilincin artmasının en öncelikli aracı Kâmil İnsan olduğu için, yegâne hedef Kâmil İnsanlar yetiştirmek olmalıdır.”

Tanrı’nın tek amacının, Kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmek, Tanrı adına konuşmak demektir. Bizler, kendimiz için bile, “tek amacımız şudur” diyemeyiz. Tek amacımızın ne olduğu sorusuna, ömrümüzün farklı dönemlerinde ve farklı ortamlarda, farklı cevaplar veririz. Biz kendimiz için net konuşamazken, Tanrı için böylesine net konuşmamızın bir mantığının olmadığı açıktır.

Eserde, Ezoterik doktrinler için yegâne hedef, Kâmil İnsan yetiştirmektir denilmektedir. Nitekim bu hususta şöyle bir ifade  geçmektedir: “Tanrı, kendi bünyesindeki sonsuz varlıkların varoluş ve yaşayış deneyimleri ile kendi niteliklerinin bilincine daha çok varmakta ve daha yüksek bir bilince ulaşmaktadır. Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır.”

Ezoterik doktrinler için “Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır.” denilerek, “yegâne hedef, Kâmil İnsan yetiştirmektir” ifadesi yanlış algılanabilir. Sanki Kâmil İnsan yetiştirmek, Tanrı’nın amacı gibi düşünülmesine vesile olabilir. Kâmil İnsan yetiştirmeye Tanrı’nın ihtiyacı yoktur. Ayrıca, Kâmil İnsan yetiştirmek için kullarından bazılarını seçmesi, Tanrı’nın zerrece şaşmayan adaletiyle ve kulları arasında iltimas yapmayacağı düşüncesiyle çelişir. Diğer yandan, güzel insanların çoğalması, Tanrı’nın hoşuna gider ama Tanrı’nın ihtiyacı olduğunu göstermez.

Kâmil insan olmak, insanlar için amaç olabilir. Bize göre ise, insanlar için hedef, Tanrı’nın bu dünyadaki vekil yöneticisi olmanın sorumluluğunu layıkıyla yerine getirebilmek olmalıdır. Çünkü Tanrı, her insana eşit davranır. Dolayısıyla her insandan beklediği, bu dünyadaki görevlerini yerine getirmeye gayret etmesidir. Bu görev, insanın hem kendisine, hem diğer insanlara, hem de doğaya güzel davranması ve iyi işler yapması ve bu yönde çaba sarf etmesidir. Kişi bu amaçla çabalarsa, Tanrı’nın huzuruna vardığında alnı açık olur. Esas olan, Tanrı’nın huzurunda utanmadan durabilmektir. Cennet veya cehennem, Tanrı’nın kararıdır.

Bu sebeple, kâmil İnsan yetiştirmek Tanrı’nın amacı da değildir, ihtiyacı da yoktur. Kâmil insan olmak, bir  insanın kendisi için bir hedef olabilir. Zaten tam anlamıyla kâmil insan olmak mümkün değildir. Her insanın hedefi, kâmil insan olma yolunda yürümek olmalıdır. Bu çabayı sarf edenler arttıkça, insanlığın içerisindeki olgun şahısların sayısı, üzüm salkımı şeklinde hızla artacaktır. Kâmil insan olmaya çalışanların sayısı arttıkça, insanlığın önündeki sorunların çözümü kolaylaşacak ve insanlık huzur bulacaktır.

Yazarın, kitabın diğer bölümlerinde aktardığına göre, Kâmil İnsan olununca, Tanrı’da yok olunmuş ve Tanrı’ya ulaşarak Onunla birleşilmiş olunacaktır. Yazara göre bu anlayış, hem Batını doktrinlerde hem de Sünni İslâm’da benzerdir.

Biz, bu anlayışın da yanlış anlaşılabileceği kanaatindeyiz. Asıl olanın “takva”, yani Tanrı’nın gösterdiği yolda önlerde yürümeye çalışmak olduğu düşüncesindeyiz. Kur’an’ın bizden istediği; Müslümanların ve her insanın, insanlığın dertleriyle hemhal olmak, onlarla ilgilenmek, yol göstermek ve gerekirse cihat etmesidir. Yoksa kendimizi dünyadan ve çevremizden soyutlayıp, sadece nefsimizi terbiye etmemiz vurgulanmıyor.

Kâmil insan denilen de, her insan gibi, Tanrı’nın huzuruna gider. Eğer bu durum Tanrı’ya kavuşmak olarak nitelenirse, her insan gibi Tanrı’ya kavuşmuş olur ve Tanrı’nın kurduğu mizanda sorgulanır. Kur’an’da peygamberlere bile sorulacağı anlatılır. Bir kul, takvada ne kadar ileri ileri gitmişse, Kur’an’a göre, Tanrı’nın sevdiği kulları arasına katılma ihtimali o kadar artar. Ama Tanrı’yla bütünleşmiş veya Tanrı’da yok olunmuş olmaz.

Yazımızın içerisinde de ifade ettiğimiz gibi, Tanrı’nın kâinatı neden yarattığını biz bilemeyiz. Ama Yüce Yaradan’ın bize verdiği aklı ve yazılımı kullanarak ve kutsal kitaplarından değişmeden kalan Kur’an’ından faydalanarak, bilhassa yazarın bazı ifadelerine cevap vermeye çalıştık. Ulaştığımız fikirleri sizlerle paylaştık. Böylece, sizlerin sorgulamalarınız için bir temel oluşturmaya çabalamış olduk. Yukarıdaki konuyla ilgili olarak akla gelen başka bazı dolaylı sorulara, bu sitede yayınladığımız başka makalelerimizde fikrimizi ifade etmiştik. Yazıyı uzatmamak için burada bahsetmedik. İsteyen okuyucu, sitede arama yaparak ulaşabilir.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.