YÜZYILLAR ARASINDAKİ ANLAYIŞ FARKLARI

YİRMİBİRİNCİ VEYA ONDÖRDÜNCÜ YÜZ YILDA YAŞAMANIN FARKLARI

 

Toplumlardaki genel kanaat, yirminci yüzyılın sonlarından itibaren yaşananların, geçmiş asırlardakilerden çok farklı olduğu şeklindedir. Ancak böyle bir karara net bir şekilde varabilmek için, bazı göstergelere bakmak gerekir. Bu göstergeler arasında ciddi değişimler ve farklılıklar var ise, insanların yaşadıkları asırların arasında da çok farklar olduğuna kanaat getirilmelidir. Bu göstergelerden bazılarını, okuyucuların da karşılaştırma yapabilmeleri için aşağıda irdelemeye çalışacağız. İnanıyoruz ki, sizler, bu makaleyi her okuduğunuzda, bizim ele aldığımızdan daha fazla göstergeyi belirleyerek karşılaştıracaksınız.

Ondördüncü yüz yılın belirgin özelliklerinden birisi, dinin, sadece dogmalar halinde anlatılmasıdır. Eğer insanların yaşadığı ortamda, din, düşünüp akıl erdirmeden, halen dogma şeklinde yürütülüyorsa, o insanlar yirmibirinci asırda yaşamıyorlar demektir.

Eski dönemlerde, dini, kendi menfaatleri doğrultusunda yorumlayan din tüccarları etkiliydi. Halkı istedikleri gibi yönlendiriyorlardı. Bu durumun en bilinen örneği, Haçlı Seferleridir. Eğer, günümüzde de herhangi bir yerde, din tüccarları insanları istedikleri yöne yönlendirmede halen etkili iseler, o gurubun yaşadığı asır, yirmibirinci yüz yıl değildir.

Ondördüncü asırda zenginliğin göstergesi, toprak sahibi olmaktı. Toprak sahipleri çok güçlü idiler ve halkı –bazı istisnalar hariç- istedikleri gibi ezebiliyorlardı. Eğer, zenginler fakirleri eziyorlarsa, onlara topraklarında çalışan serfler gibi bakıyorlarsa, yirmibirinci yüz yılda yaşanıldığını iddia etmek güçtür.

Eski dönemlerde krallar veya sultanlar, halka istediklerini yaptırma gücüne sahiptiler. Çünkü silah gücü tek onlardaydı. Devlet yönetimi babadan oğula geçiyordu. Günümüzde ise seçimle iktidara geliniyor. Ancak seçimle de gelmiş olsalar, siyasi liderler, basın ve hukuk sistemi üzerinde kurdukları hâkimiyet sonucunda, yalanlarıyla halkı ikna ederek veya kandırarak, istediklerini yaptırma gücüne sahiplerse, yaşanılan asır, çok eskilerle aynı demektir.

Ondördüncü asırda insanlar, yöneticileri özgürce sorgulayamazlardı. Açıktan eleştiremezlerdi. Yöneticilerle münakaşa edemezlerdi. Eğer insanlar, günümüzde de yöneticileri açıktan sorgulayıp eleştirdiklerinde veya münakaşa ettiklerinde, mahkemelerde sürünüyorlar, hapse atılıyorlar veya faili meçhul cinayete kurban gidiyorlarsa, onlar yirmibirinci asırda yaşamıyorlardır.

Eskiden, devletleri yöneten krallar veya sultanlar, devletlerarasındaki sorunların çözümü için birbirleriyle restleşirler, savaş tehdidi savururlar ve bazen de gerçekten harp ederlerdi. Eğer günümüzde de devletleri yönetenler, ülkelerin aralarındaki sorunların çözümü sırasında, birbirlerine karşı benzer şekilde tehditkâr davranıyorlarsa, bu yöneticiler, ondördüncü yüz yıldan kalmışlar demektir. Bu konuda yirmibirinci asrın eski döneme göre tek bir farkı var. Eskiden yöneticilerin yaptıkların tehditlerin sonunda, savaş gerçekten çıkabiliyordu. Günümüzde ise savaşmak yerine, ağız dalaşı ve bazen ekonomik yaptırımlar tercih edilir oldu. Çünkü yapılan ağız dalaşı ve ekonomik yaptırım söylemleri, her iki tarafın yöneticilerinin de kendi ülkelerindeki oylarının artmasına sebep oluyor.

Eski dönemlerde, bir ülkenin ekonomik olarak kalkınmasını sağlayabilmesinin en önemli şartı, sahip olunan tabii kaynakların varlığıydı. Eğer günümüzde de, bir ülkenin kalkınmasının en önemli şartı, sahip olunan doğal kaynaklar ise değişen bir şey yok demektir.

Ondördüncü yüz yılda, toprak sahibi veya yönetici sınıftaki zenginler ile halkın zenginliği arasında çok büyük farklılıklar vardı. Toplum içerisindeki insanların bir bölümü, yoksulluk ve açlık sınırının altındaydı. Eğer günümüzde de insanlar arasındaki zenginlik farkı çok fazla ise ve yoksulluk sınırının altındaki insanların oranı yüksekse, yirmibirinci yüz yılın sosyal devlet anlayışında yaşanılmayıp, eski dönemlerde yaşanıyor demektir.

Eski dönemlerde, bazı devletler savaşta yendikleri başka devletlerin ülkelerinde hâkimiyet kurarlardı. Savaşı kazanan ülkenin insanlarının bir kısmı, bu yeni fethedilen topraklara, ya devlet tarafından yollanırlar veya kendiliklerinden giderlerdi. Her iki durumda da gidenlerin beklentisi, daha çok zengin olmak umuduydu. Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, 1846-1930 arasında, 50 milyondan fazla Avrupalı (başta İngilizler olmak üzere), kıta dışında yeni bir hayat kurmak için göç etmiştir. Eğer günümüzde de insanlar, iş bulabilmek ve daha çok zengin olabilmek için, her türlü sınırlamalara ve zorluklara rağmen başka ülkelere gitmeye çalışıyorlarsa, değişen bir şey yok demektir.

Yukarıda sıraladığımız bazı göstergelere bakıldığında, dünyamızda, insanlık anlayışı açısından -bazı bölgeler ve kısa dönemler hariç- değişen pek bir şey olmadığı anlaşılıyor. Değişen tek şey, bilim ve teknolojideki ilerlemeler. Bu ilerlemeler de, kendisini en çok silah sanayinde gösteriyor. Eskiden, bir kaleyi zaptedebilmek için uzun uğraşlar vermek gerekiyordu. Şimdi ise dünyayı ve insanlığı yok edebilmek, ergenliğe yeni adım atmış gençlerin bile başarabileceği bir şey.

Bu yazı YAŞAM kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir