RUHBANLIK ÜZERİNE

RUHBANLIK ÜZERİNE

 

Birçok konunun afeti olduğu gibi, tabiat bilimleriyle uğraşanların bir kısmında ve dini bilgiler edinenlerin bazısında, kendilerini başkalarından çok üstün görme anlayışı, yani afeti vardır.

Fizik, kimya, biyoloji gibi fen bilimlerinde veya felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda bir takım araştırmalar yapan insanların bir kısmı, kendilerini seçkin olarak görmeye başlıyorlar.

Bir kişinin, kedinin karaciğerinin kendisini yenilemesi üzerine doktora tezi çalışması yaptığını düşünelim. Bu şahıs, araştırdığı konuyla ilgili olan az sayıdaki insan arasına girmiş olur. Eğer, kendi konusuyla ilgili az sayıda kişi arasına girmenin itibarlı konumunu taşıyamazsa, kendisine yeni tatmin yerleri arayabilir. Dar alandaki ihtisas bilgisinin etkisiyle, zamanla kendisini, kâinatın sırlarına vakıf olmakta olan bir insan gibi görmeye başlayabilir. Kedinin karaciğerinin çalışma sistemiyle karşılaştırmalar yaparak oluşturacağı örneklerle, çeşitli konular hakkında konuşmaya başlayabilir. Toplum, insan, evren gibi konular hakkında, kesinlik ifade eden söylemlerde bulunabilir. İşte bu durum, bilginin afetidir.

Bilimle ciddi anlamda uğraşan dâhi insanlar, bu durumlara düşmemek için gayret sarf ederler. Çünkü bu insanlar araştırdıkça, kâinattaki varlıklar hakkında ulaştıkları bilgilerin, bilmediklerinin yanında  “ çölde bir yol ağzı” kadar olduğunu anlarlar. Ama az bilenlerin çoğu, aksine çok şey bildiklerini zannedebilirler. Nitekim az şey bildiği için Tanrı’nın var olmadığını düşünenler, araştırmacı olan Darwin’i kendi düşüncelerine ortak ederek güç kazanmak isterler. Darwin’in “Türlerin Kökeni ve Doğal Seçilim” adlı eserini, Tanrı’nın olmadığına, doğa kanunlarının geçerli olduğuna işaret olarak algılarlar.  Bu nedenle, Darwin’e, Tanrı’nın varlığı hakkındaki düşüncesini sorarlar. Ama Darwin’in cevabı hiç hoşlarına gitmez. Çünkü Darwin’e göre, Tanrı hakkında fikir yürütmek, bir köpeğin, Newton’un zihni yapısı hakkında fikir yürütmesi ile aynı şeydir.

Darwin, bilmediklerinin ne kadar devasa çoklukta olduğunun farkında iken, bazı din adamları maalesef farkında değiller. Müslüman din adamlarının bazıları, biraz dini bilgiler öğrendikten sonra, eğer, Arap dili ve edebiyatı üzerine de bir şeyler öğrenirler ve eski İslâm âlimlerinin eserlerinden bazılarını okudular ise, artık kendilerini üst insan olarak görmeye başlamaları ihtimali artıyor. Kendilerini sadece nakli ilimlerde değil, akli ilimlerde de en önlerde görmeye başlıyorlar. Kendilerini dinleyecek bir çevre de bulduktan sonra, artık kendilerini, İslâm’ın en büyük dayanağı ve koruyucusu zannediyorlar. Kendilerinin cismani olmaktan çıktıklarına, ruhani olduklarına insanları inandırmaya çalışıyorlar. Bunun için, Hz. Muhammed’in sözü olduğunu iddia ettikleri hadisleri uyduruyorlar. Bazı Kur’an ayetlerini de, sanki kendilerini işaret ediyormuş gibi aktarıyorlar.

Aslında, İslâm’ın ilk dönemlerinde, bu şekilde kendilerine ruhaniyet yakıştıran bir anlayış yoktu. Bu anlayış, Katolik Kilisesinde vardı. Kilise çalışanları, kendilerini Tanrı’nın dünya üzerindeki halifelerinin sadece kendilerinin olduklarını düşünüyorlardı. Bu sebeple, kendilerini Tanrı’nın yerine koyarak, insanları günahlarından arındırdıklarını söyledikleri, günah çıkarma işlemini yapıyorlardı. Kilise çalışanlarına uygulanan evlenme yasaklarını da, cismaniyetten sıyrılıp, ruhaniyete yükseldiklerinin bir göstergesi olarak görüyorlardı. Onlardaki bu anlayış, Müslümanlara da sirayet etti. Hem Sünni anlayışta hem de Şia’da din adamlığı ve ruhaniyet makamları oluştu. Yahudilikteki hahamların, Hıristiyanlıktaki papazların, Müslümanlıktaki hocaların ve mollaların büyük çoğunluğu, insanlar ile Tanrı’nın arasına girdiler. Yüce Yaradan’ın adına hareket ettiklerinin izlenimini verdiler.

Hâlbuki ilâhi kaynaklı dinlerde, insan ile Tanrı arsında hiç kimse yoktur. Her insan kendinden sorumludur. Yüce Yaradan, her insanın duasına ayrı icabet eder. Ama icabet etmenin şartlarını da Kur’an’ında belirtir. Diliyle tövbe edenleri değil, ama tövbe ederek salih ameller işleyenler için bağışlayıcı olduğunu sıkça vurgular.

Benzer yanlış anlayış Hinduizm’deki brahmanların bir kısmında ve Budizm’deki rahiplerin bazısında da vardır. Ama bizim bu makalemizdeki ilgi alanımız, tek olan Tanrı ile ortak hareket ediyorlarmış intibaını veren ruhbanlık anlayışıdır.

Bu sitede yayınladığımız “Şefaat Konusu Üzerine” başlıklı makalemizde Kur’an’dan örnekler vererek konuyu irdelemiştik. Hz. Nuh, Yüce Yaradan’ın oluşturduğu büyük tufanda, oğlunu kurtarması için Allah’a dua etti. Hz. Peygamberin, oğlu için yaptığı duaya, Allah, ret cevabı verdi. Bunun üzerine Hz. Nuh şöyle dua etti: Hud Suresi 47: Nuh: “Ey Rabbim! Ben (ilmini) bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.”

Zumer Suresi 44: De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra hep döndürülüp O’na götürüleceksiniz.”

Yüce Yaradan, tufan oluşturduğu dönemdeki ve 950 yıl yaşattığı peygamberinin, oğlu için yaptığı duasına icabet etmezken, din adamlarının ruhbanlık anlayışı, Allah’a şirk koşmak ile aynı anlamı taşır. Her ferdin sorumluluğu ayrıdır ve kendisinindir.

Nur Suresi 24/54. “De ki: Allah’a itaat edin; Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendine yüklenen, sizin sorumluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen, sadece açık açık duyurmaktır.”

Bu yazımızı da, şefaat üzerine yazdığımız makalemizin sonunda yaptığımız dua ile bitirelim.

Allah’ım, bizlerin, (kullarının bazısından) şefaat beklentisiyle, gevşek davrananlardan olmayıp, Kur’an’ı anlamaya yönelerek, Kur’an’ı içselleştirebilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Bu yazı KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir